• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Bir kadın edebiyatı var mıdır?

“Pek çok sanatçı ve sanat eleştirmeni, kadın duyarlığını tümüyle inşa edilmiş bir olgu olarak gördüklerinden 'kadın edebiyatı' gibi bir tasnifin doğru olmadığını savunmaktadır.”

John William Godward, Sappho’nun Günü, 1904

NİLÜFER KUZU

@e-posta

DENEME

25 Haziran 2026

PAYLAŞ

Yunan edebiyatının en güzel aşk şiirleri yirmi altı yüzyıl önce bir kadın şair, Midillili Sappho tarafından yazılmıştır. Yazarların kadın olması temel alındığında, Marie de France’tan Doris Lessing’e, Sei Şonagan’dan Simone de Beauvoir’a, Madame de La Fayette’ten Virginia Woolf’a kadar bir “kadın edebiyatı”nın gelişimi kolayca izlenebilir. Aynı biçimde, geniş “feminist” alanın sınırlarını belirlemek de kolaylaşır; kibar ve devrimci, komüncü ve Avrupa ve ABD’nin 1970’li yılların militan kadınları, çizgi dışı konumlarının zorlanmasıyla yazıyı kavgalarının bir silahı olarak görerek, arkalarında katı ve belli bir görüşü yansıtan, bağlanmacı (angaje) metinler bıraktılar.

Ancak bir “kadın edebiyatı”ndan söz edildiğinde, bir “erkek edebiyatı”ndan (ki bu hiç kimsenin aklına gelmemiştir) söz edildiğinden daha mı ileri gidilmiş olur? Kadın edebiyatı dünyası içinde yalnız feminist hareketle ilgilenildiğinde, kadın edebiyatıyla militanlığı özdeşleştirme riski yok mudur? Bu yaklaşım tarihî açıdan haklı olmadığı gibi, estetik olarak da yavanlaştırıcıdır.

Aslında sorgulanmak istenen şey başkadır: Eski çağlardan beri bütün “kadın yazarların” dokuyup durdukları, kesintisiz ve hâlâ tamamlanmamış o kumaşta, yerin ve tarihin ister istemez getirdiği farklılıkların ötesinde, kadın yazarların eserlerinde işlenen ortak temaların ve ortak yapıların bulunup bulunmadığını bilmek söz konusudur.

“Kadın yazarlar” arasındaki farkları açığa çıkarabilecek ölçütler aranmaktadır; yapılmak istenen, metin konusunda erkeklere has ayrıcalıkları ele geçirmiş olanlarla (bu tercihin, bazı dönemlerde bir özgürlük eylemi sayıldığını da unutulmadan), farklı bir ses çıkarmaya çalışanları ayırt edebilmektedir. Bu farklı ses, sürekli kendini arayan ve yazıdan geçici bir tutarlılık istemediği için çoğu zaman inkâr edilen bir kadın öznenin “benci” sesidir; imkânsız bir bütünlüğü ötekinden bekleyen, tamamlanmış bir bedenin isteklerine kulak kesilmiş, gergin ve tutkulu bir ses ve nihayet, geçmişin ve çocukluğun sesi, insanın içinin sesi.

Her milletin, her coğrafyanın ve iklimin kendine has bir kadını ve o coğrafya erkeklerinin de kendilerine has bir kadın anlayışı vardır. Henüz İslamiyet’i kabul eden Türkler kadına karşı Arap ve İran toplumlarından farklı yaklaşımlarını sürdürmüşler, ancak Türk toplumunda yerleşik hayata geçilmesi ve erkek egemenliğinin kurulmasıyla birlikte yaşanan kültür farklarının da etkisiyle kadının konumu zaman içinde değişmeye başlamış ve bu durum yazılan edebi eserlere yansımıştır.

Mehmet Kaplan’a göre Türk edebiyatında kadın, “İslamiyet’ten önce ve göçebelik devrinde”, “yerleşik medeniyete ve İslam kültür çevresine dahil olduktan sonra”, “Batı medeniyeti etkisi altına girdikten sonra” olmak üzere üç açıdan değerlendirilir. İslamiyet’ten önce ve göçebelik devrinde kadın, bu devrin ideal erkek tipi olan “alp” tipine yaklaşır. Erkek gibi o da ata biner, ok atar, kılıç kullanır ve gerektiğinde düşmanla kahramanca savaşır. Kadın aşk ve haz konusu olmaz. Kadının kendisi de erkeğe karşı bir aşk tavrı takınmaz. Yerleşik medeniyete ve İslâmi kültür çevresine dahil olduktan sonra, kadın erkekten daha pasif bir karakter gösterir. Toprak ve din, insanları kendilerinden üstün tabiat ve tabiatüstü kuvvetlere bağlar. Bu devirde kadının kahramanca vasıflarını kaybederek bir aşk ve haz konusu olduğu görülür. Batı medeniyetinin etkisi altına girdikten sonra, önce edebiyatta, sonra hayatta beşeri hakları savunulur ve tamamıyla erkekle aynı seviyede bir duruma getirilir.

Kadın yazarlar

Yazmak tarihte hiçbir yazar için aynı anlamı taşımamışsa da, kadın yazarlar için bu söylenen daha da doğrudur: Batılı ülkelerde kadınlara tarihin her döneminde aynı ölçüde yazma hakkı tanınmamıştır ve özellikle bundan ötürü metinlerinin doğası oldukça değişmiştir.

Christine de Pisan'ı (1363 - 1430) erkek öğrencilerine ders verirken göstenen gravür.

Ortaçağ ile 16. yüzyıl arasında saray idealinden destek alan, Rönesans dönemindeyse yeni Aydınlanma ve Yunan-Roma Antikçağı’na dönüş heyecanından yararlanan kadın yazarların sayısı hiç de az değildi. XII. yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da lais’ler yazan Marie de France’dan, dul ve üç çocuk annesi kadın olan Christine de Pisan’a, kadın yazarların “izlediği yol” açıkça görülebilir. Christine de Pisan, ailesinin geçimini sağlamak için lirik ve didaktik eserler, bir siyasi metin (Le Livre du Corps de Policie, “Polis Örgütünün Kitabı”), pek çok aşk konulu şiir (Cent Ballades d’Amant et de Dame, “Seven ve Sevilen İçin Yüz Balad”) yazmıştır; ayrıca aktüaliteyle de ilgilenmiştir. Venedik’te doğan De Pisan çocuk yaşta Fransa’ya taşınmış ve saray astronomu olan babası sayesinde Fransa Kralı V. Charles’ın entelektüel çevresinde büyümüştür. Babasının ölümünün ardından, mirasından pay alamayınca on beş yaşında evlenmiş, ancak yirmi beş yaşındayken eşini kaybetmiştir. Ekonomik ve hukuki güvencelerden yoksun kalması De Pisan’ı kaleme sarılmaya itmiş; ailesini geçindirmek amacıyla başlayan yazarlık serüveni zamanla mücadeleye dönüşmüştür. Simone de Beauvoir, Christine de Pisan’dan, “Cinsini savunmak için kalemini kullanan ilk kadın” diye bahsetmiştir. De Pisan, Roman de la Rose (“Gülün Romanı”) tartışmasında taraf olmuştur. 1405’te yazdığı “Kadınlar Şehri” adlı kitabını, kadın düşmanı ifadelerle dolu bu romana karşı yazdığı söylenebilir.

Lyon’lu kadın şairler Pernette du Guillet ve Louise Labé ile (Sonnets, “Sonneler”, 1555), Navarra kraliçesi Marguerite d’Angoléme’in The Heptaméron (1559) adlı eserleri, kadın edebiyatının canlılığının kanıtıdır. Burjuva kadın yazarlara, mutsuz sevdalarına ancak yazıda çare bulan kültürlü ve hayal kırıklığına uğramış kadınlar örnek oluştururken, bazı soylu kadınlar da boş zamanlarını yazmakla geçirirler: XVII. yüzyılın büyük kadın yazarları, Madeleine de Scudéry, Madam De La Fayette gibi.

Bu arada, birkaç istisna dışında bütün kadın yazarlar, erkekler gibi yazdılar. Bununla birlikte, o zamanlar erkeklerin küçümsediği türde (roman) eserler vererek ün kazandılar. Şüphesiz eserlerine, hayata başka yollarla da aktif olarak katılma imkânına sahip olan erkeklerden çok daha fazla kendilerinden bir şeyler kattılar. Zamanlarındaki kadın “talepleri”nin bazılarını dile getirdiler. Louise Labé[1] sevilmekten çok sevmeyi, artık edilgen bir durumda kalmayıp etkin olmayı ister; kadınların kültür edinmesinden ve eğitim görmelerinden yanadır.

Lady Winchilsea

Kadınların konumu karşısında Lady Winchilsea’nın öfkeyle haykırdığı şu dizelerini okumak bile yeterli:

Nasıl da düşmüşüz! O yersiz töreler uğruna,

Ve Doğa’dan çok Eğitim’in ahmakları yoluyla;

Yoksun bırakılmışız aklın tüm gelişiminden,

Tatsız tuzsuz olmamızmış tasarlanıp beklenen;

Ve biri uçmak istese diğerlerinden yükseğe,

Daha içten bir heves ve tutkunun itişiyle,

Karşı hizip hâlâ öylesine güçlü ki yolunda,

Başarma umutları ağır basamaz korkulara.[2]

Kadınların yazdıkları zaman özgürlüklerini talep etmeye başlamaları için tarihin başka tartışmalarını da beklemek gerekir: Madame de Staël’in (onun farklılığı, kadın olmasından çok, siyasi kişiliğindendir) veya George Sand’ın durumu budur. Fransız Devrimi kadınları az çok özgürleştirmişken, Napolyon yasalarıyla tamamen yok sayılmışlardır. Modern kadının bilinci, Simone de Beauvoir’ın en bilinen sözü, “Kadın doğulmaz, kadın olunur”un daha iyi anlaşılmasını sağlayacak böyle bir temelin üzerinde doğmuştur. Bununla birlikte, 19. yüzyıla gelindiğinde bile kadın eserlerinin estetik farklılıkları hâlâ pek cılızdır: Marceline Desbordes-Valmore’un lirizmi, romantizminkinden farklılıklar, Flora Tristan’dan Séverine’e ütopyacı sosyalistlerin, daha sonra da Louise Michel gibi komüncülerin mücadelesinde görülecektir.

18. yüzyılın geç dönemlerinde kadınlar arasında kendini gösteren aşırı zihinsel faaliyet –konuşmalar, toplantılar, Shakespeare hakkında yazılan denemeler, klasiklerin tercüme edilmesi– kadınların yazarak para kazanabileceği yönündeki somut gerçeğe dayanıyordu.[3]

Cassandra Austen, Jane Austen'ın portresi, 1810 civarı.

Fakat kadın yazarların yaşadığı birçok zorluluğun yanı sıra, bazılarının çalışma odası bile yoktu. “Gurur ve Önyargı'nın yazarı Jane Austen, ayrı bir çalışma odası olmayan bir yazardır. Yeğeni, “Bütün bunları başarabilmesi şaşırtıcıydı,” diye yazar anılarında, “çünkü çekileceği ayrı bir çalışma odası yoktu ve işin çoğu ortak oturma odasında, her türlü gündelik aksamaya maruz kalarak yapılmış olmalıydı. Hizmetkârlarda, ziyaretçilerde ya da kendi ailesi dışında herhangi birilerinde uğraşının ne olduğuna dair şüphe uyandırmamaya dikkat ederdi.”[4]

Jane Austen müsveddelerini saklar ya da üzerlerini bir kurutma kâğıdıyla örterdi. Eserlerinin birçoğunu ismini gizleyerek yayınlamış olan Austen, İngiliz edebiyatının en güçlü kadın yazarlarından biridir. Kadın yazarlar tarihin her döneminde yer almakla birlikte, 19. yüzyıldan itibaren “kadın edebiyatçılar” sınıfı yaratacak denli büyüyüp güçlenmişlerdir. Örneğin Jane Austen ve Fatma Âliye, iki ayrı kıtada doğmuş, iki ayrı medeniyet dairesinde yetişmiş ve birbirinden farklı devirlerde yaşamış olmakla beraber, ortak noktaları kendi ülkelerinin ilk kadın romancıları olmalarıdır.

Nükhet Esen, Fatma Âliye’nin ilk Türk romancısı olarak anılmasını şöyle açıklar:

Fatma Âliye’nin 1891’de yayımlanan ilk romanı Muhadarat’tan önce, 1877’de Zafer Hanım’ın Aşk-ı Vatan adlı romanı yayımlanmıştır. Fakat bu, yazarın tek romanıdır. Oysa Fatma Âliye beş roman yazmış, çeşitli makale ve çevirileriyle zamanında ilk kadın romancı olarak tanınmıştır. İlk Türk romanı Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ın yazarı Şemsettin Sami de başka roman yazmadığı için, ilk Türk romancısı Ahmet Mithat anılır. Bunun gibi, şu andaki bilgilerimizin ışığında roman yazan ilk Türk kadını Zafer Hanım’dır, ama Fatma Âliye’yi ilk Türk romancısı olarak anmak gene de yerindedir.

Ne var ki, Fatma Âliye bu coğrafyanın kadın ve özgürlük konusunda düşünen, çözümler üreten ilk kadın yazarı olsa da, maalesef vefasızlık onu da unutturmaya yüz tutmuştur. Turhan Tan şöyle diyordu:

Sayısı henüz çoğalmaya başlayan münevver Türk kadınlarının en değerlilerinden biri idi. Çünkü Fatma Âliye peçenin Türk kadın yüzünü karanlıklarda bıraktığı devirde bilgi güneşinden nur alarak aydın yaşamış bir çehre idi.[5]

Fatma Âliye ve Jane Austen iyi eğitim görmüşlerdir ve her ikisinin de pek çok eseri bulunmaktadır.[6]

Bir kavga edebiyatı

Edebiyat tarihinin –ve kısaca tarihin– gerçekleri, ilk yaklaşımda, bizi kadın edebiyatıyla kavga edebiyatını özdeşleştirmeye yönelir. Aslında estetik özellikle betimlenemediğinden, bu edebiyata özel konuları saptamak zorunda kalınmıştır. Ortaçağ’dan beri yazan kadınlar arzularını dile getirmiş, aşk tutkusunda etken olmak istemiş ve kadının bağımsızlığını savunmuşlardır. Zarif, kibar ve soylu kadınların öncülük ettiği edebiyat akımının, öncelikle bir kabul görme kavgası olduğu bilinmektedir.

19. yüzyılda Avrupa’da kadın militanlığının doğuşuna tanık oluruz: Kadın-mesih beklentisinde mistik feminizm hareketi, kadın dergilerinin ortaya çıkışı, işçilerin ve kadınların özgürleşmesini savunan Fransız Flora Tristan’ın kişiliği, feminist savaşımı sürekli toplumsal kavgaya dönüştürür ve feminist metinler birbirinden ayrılmaz hale gelir.

Kavga edebiyatı ve edebiyat arasındaki uyuşmazlığı çözme işi belki de 20. yüzyıla düşmüştür, çünkü kavga edebiyatı kodlanmış konular, biçimler (yergi, deneme, siyasi söylevler) halinde bir ton gerektirmektedir. Kadın yazarlar yüzyılın başından beri bunu bilmektedir ve ihanet etmemişlerdir. 1950’li yıllarda, daha sonra da 1970’li yıllarda ezilen bir azınlık olarak, yeryüzündeki bütün sömürülenlerle ve baskı altındakilerle dayanışmalarını ilan etmekle işe başlamışlardır. Nasıl bir “zencilik” varsa, “kadınlık” da vardır. Yok sayılmalarını edebiyat yoluyla dile getirmişlerdir.

Simone de Beauvoir’a göre, kadınlar ve zenciler birbirine benzer:

Kadınların durumuyla zencilerinki arasında büyük benzerlikler vardır; birinciler de, ikinciler de bugün aynı baba koruyuculuğundan yavaş yavaş sıyrılmaktadırlar ve eskiden efendileri olan toplumsal tabaka onları ‘yerlerinde’ yani kendisinin onlar için seçtiği yerde tutmaya çabalamaktadır; her ikisi de, az ya da çok içtenlikle, bilinçsiz, çocuksu, güler yüzlü, ‘iyi zenci’ye, yazgısına boyun eğmiş zenci’ye ve ‘sahici’ kadına, yani hoppa, çocuksu, sorumsuz, erkeğe bağlı kadına övgüler yağdırmaktadır.[7]
(...)
Nasıl ki Amerika’da zenci sorunu değil, bir beyaz sorunu varsa; nasıl ki ‘Yahudi düşmanlığı’ bir Yahudi sorunu olmayıp bizim sorunumuzsa; aynı biçimde, kadın sorunu da öteden beri erkek sorunu olagelmiştir.[8]

Çifte standardın, eşitsizliğin olduğu dünyada, feminizm üstünlüğe ve imtiyaza karşı olan bir görüştür. Ziya Gökalp, Türkiye’de böyle anlaşılmadığını düşünüyordu. Gökalp’e göre, “karşılıklı erdemlilik” ve “feminizm” Avrupa medeniyetini aile konusunda karakterize eden iki unsur: Birinci durum değerlendirmesinde feminizminin erkeğe karşı imtiyaz ve üstünlüktür. İkinci durum ise, “bunun aksine kadının hukuk açısından erkeğe eşit olmasıdır”. Gökalp, Türkiye’de birinci durumun feminizm zannedildiği, gerçek anlamda feminizmin hukuki özellik taşıdığının henüz anlaşılmadığı kanısındadır. Ona göre feminizm, “kadının aile hukukunda, meslek ve vatandaşlık hukukunda erkeğe eşit olması demektir”. Ziya Gökalp’e göre, kadın erkek kadar şahsiyet sahibi olmaya çalışmalı, fakat erkek gibi benliğine esir olmamalıdır. Erkeğe vatandaşlık ve meslek ahlakı yönünden benzemelidir. Gökalp, fiziksel tutkularında aşırı olan erkeği cinsel ahlak ve aile ahlakı yönünden kadının altında görür ve bu alanlarda kadının erkeğe benzemek yerine, onu kendisine benzetmeye çalışması gerektiğini söyler.[9]

Köyde kadın olmak

Simone de Beauvoir, 1946.

Simone de Beauvoir, Fransa’daki kadın düşmanlığına da değinerek Fransız köylü kadınlarının yaşadığı zorluktan bahsediyor:

Her şeyden önce, evlilik kadının omzuna erkeğinkilerden daha büyük yük bindirmektedir. Hele de Fransa’da kadın düşmanlığı öylesine köklüdür ki, bir erkek, öteden beri kadının yaptığı işlere ortak olduğu an erkekliğini yitireceğine inanır.

Fransa’da köylü kadınlar üretime katılan kadınların çoğunluğunu oluşturur ve genellikle evlidirler. Gerçekten de, evlenmemiş bir kız çoğu kez ya babasının, ya erkek, ya da kız kardeşinin evinde hizmetçilik eder; ancak bir erkeğin boyunduruğuna girmeye razı olduğu zaman bir evin hanımı olabilir; töre ve gelenekler ona bölgelere göre değişen görevler yükler: Normandiya’da kadın yemeğe başkanlık ederken, Korsikalı kadın, erkeklerle aynı sofraya bile oturamaz; bütün bunlara rağmen, ev iktisadındaki önemli rollerden biri kendisine düştüğü için, erkeğin sorumluluklarına ortaktır; çıkarını da, malını mülkünü de paylaşır, saygı görür ve çoğunlukla evi o yönetir; durumu eski tarım topluluklarındakine benzer. Genellikle kocası kadar, hatta ondan daha çok etkisi vardır; ama içinde yaşadığı somut koşullar çok daha ağırdır.[10]

Kadınca yazmak

Kate Millett

Kadınlar farklılıklarının reddiyle bu farklılığa sahip çıkma arasında gidip gelmişlerdir. İkinci seçim baskın çıkmıştır: olağandışı kişilerle –Doris Lessing ve Virginia Woolf’la– başlayan, siyasi tercihlerini açıkça ortaya koymuş kadınlar (Simone de Beauvoir, 1970’lerin feministleri ve Kate Millett gibi Amerikalılar) tarafından aydınlatılan bir yol yavaş yavaş ortaya çıkmıştır. Böylelikle kadınlar gerçekten “başka” olan bir yerden, Freud’un onlara bıraktığı meşhur “kara kıta”dan söz edebilmişlerdir. Siyasetin, psikanalizin ve dilbiliminin kıyılarında, kendilerini ifade edecek kelimeleri arayarak ve bu amaçla “dil hırsızlığı”na çıkarak bir edebi alan yaratmışlardır. Eski öncülerinin erkek kelimeleriyle söylediklerini zannettiklerini, onlar kadın kelimeleriyle söylemeyi denemişlerdir: Feminist kavganın her şeyden önce bir dil kavgası olması boşuna değildir; kadınlar erkek-merkezciliği yargılarken söz-merkezcilikle karşılaşmışlardır. Söylemin evreni aynı zamanda Baba’nın, Düzen’in, Yasa’nın, Anlam’ın evreniydi. Vazgeçişler, sürgünler ve yasalarla dokunmuş bir içselliğin ürkütücü keşiflerini adlandırmak için Woolf’un yaptığı zahmetli çalışma bu açıdan örnek oluşturmaktadır. Kadın edebiyatı, tam da “kadınca yazmak nedir?” sorusuna cevap verdiği zaman var olmuştur. Zira kadınca yazmak, hep yokluğu adlandırmaya girişmektir.

O ataerkil toplumun ortasında, bütün o eleştirilerin karşısında, ürküp çekinmeden her şeye kendi gördükleri şekliyle sımsıkı tutunabilmek nasıl bir deha, nasıl bir dürüstlük gerektiriyor olmalıydı. Bunu sadece Jane Austen ve Emily Brontё yaptı. Bu onların göğsünde bir madalya, belki de en değerlisi. Erkeklerin yazdığı gibi değil, kadınların yazdığı gibi yazdı onlar. O dönemde roman yazan belki bin kadın arasında yalnız onlar, o ezeli ve ebedi terbiyecisinin ‘bunu yaz, şunu düşün’ nevinden bitmez tükenmez uyarılarına hiç mi hiç kulak asmadılar…[11]

Virginia Woolf

Kadın yazarların eserlerinde farklı bir kadın imgesi ortaya koyup koymadıkları hem feminist eleştirmenler hem de feminist olmayan eleştirmenler tarafından irdelenmiştir. Pek çok sanatçı ve sanat eleştirmeni, kadın duyarlığını tümüyle inşa edilmiş bir olgu olarak gördüklerinden ve edebiyatın da herhangi bir cinsiyetin veya sınıfın egemenliğinde bulunamayacak olmasından dolayı, “kadın edebiyatı” gibi bir tasnifin doğru olmadığını/olmayacağını savunmaktadır. Edebiyatın kendi içindeki parçalanmışlık hali, cinsiyet odaklı farklı yaklaşımları besleyecek bir durum olarak karşımıza çıkar. Buna rağmen, kadın edebiyatı ifadesi –tartışmaların odağında yer alsa da– feminist eleştirmenlerin tanımladığı ve anlam kazandırdığı bir kavram olarak karşımızda durmaktadır. Alman yazar Ulla Hahn, kadın edebiyatı ifadesinin ilk kez 19. yüzyılda erkekler tarafından ortaya atıldığını belirtir. Ancak pek çok kadın yazar, edebiyatın belirli bir cinsiyetin veya sınıfın egemenliğinde olmadığını savunmuştur. İngiliz yazar Virginia Woolf bu görüşü benimseyen yazarlardan biridir.

Amerikalı feminist eleştirmen Elaine Showalter feminist edebiyatının 1840’dan itibaren üç aşamalı olarak geliştiğini ifade eder. 1840-1880 dönemi, kadın yazarların erkek yazarları taklit ettikleri dönemdir. Bu dönemde kadın yazarlar, erkek yazarların kadınlar hakkında geliştirdikleri yaklaşımı kabullenirler. 1880-1920 aralığındaysa erkeklerin taklit edilmesinden vazgeçilir ve kadınlara özgü ayrımcılığın ortadan kaldırılması için mücadeleye girişilir. 1920 sonrası ise edebi eserlerin ortaya çıkmasında takınılan tepkisel yaklaşımların sona erdiği dönemdir. Bu dönemde kadına yönelik ve kadınlar için yeni ve özgün bir dil oluşmaya başlar. Woolf eline kalemi aldığında ilk iş olarak erkeklerin yarattığı imgelerle mücadele ettiğini söyler.

“Kadın olmak,” der Kierkegaard, “öylesine garip, karışık, karmaşık bir şeydir ki, hiçbir yüklem onu tek başına anlatamadığı gibi, kullanılacak çeşitli yüklemler bir tek kadının kaldıramayacağı kadar çelişir.”

 

 

NOTLAR

[1] Necmiye Alpay, “Unutmak ve Unutulmazlık Arasında” (K24) adlı, Loise Labé ile Türkan İldeniz arasında benzerlik kurduğu yazısında, şöyle diyor:

“Louise Labé ile Türkan İldeniz iki noktada daha benzeşiyor. (…) Bunlardan birincisi, Labé ile İldeniz’in şiirlerinde konuşan kadınların toplumsal cinsiyeti sorgulamakla kalmayıp o sorgulamanın ayrılmaz bir bileşeni olarak cinselliği ve arzuyu da bütün problemleriyle birlikte açıkça üstlenebilmiş olmalarıdır.

(…) Labé ve İldeniz arasındaki ikinci benzerlik, kitaplarının kelimenin tam anlamıyla parladığı ve belirli çevrelerle sınırlı da olsa hararetli övgülerle karşılandığı bir dönemin ardından uzun yıllar sönük kalmaları, hatta unutulmalarıdır.”

[2] Virgina Woolf, Kendine Ait Bir Oda, s. 66.

[3] a.g.e., s. 72.

[4] a.g.e., s. 75.

[5] Senem Timuroğlu, Kanatlanmış Kadınlar: Osmanlı ve Avrupalı Kadın Yazarların Dostluğu, İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.

[6] Jane Austen ve Fatma Âliye’nin edebi yakınlığını ve farklılıkları ortaya koyan ilk akademik çalışma: Ahmet Karayonca, (2019) “Fatma Âliye Hanım’ın ‘Muhadarat’ ve Jane Austen’in ‘Mansfield Park’ Adlı Romanlarının Karşılaştırmalı İncelemesi”, Uluslararası Beşeri Bilimler Dergisi, cilt 5, sayı 11, s. 810-822.

[7] Kadın “İkinci Cins” Genç Kızlık Çağı, s. 26.

[8] a.g.e., s. 138.

[9] Türk Ahlakı, İstanbul : Bilgeoğuz

[10] "İki Cins” Genç Kızlık Çağı

[11] Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda, s. 83.

YARARLANDIĞIM MAKALELER

Goncagül, Azize (2021). Üç Kadın Yazarın Romanında Kadın Tipi: Halide Nusret Zorlutuna-Şukûfe Nihal Başar-Kerime Nadir Azrak, Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı (Yüksek Lisans Tezi), Şanlıurfa.

Görhan, Cemile (2025). Jane Austen ve Fatma Âliye’nin Romanlarının “Aşk” İzleği Etrafında Karşılaştırılması . İstanbul : Erdem İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi S.89.

Nas Kazan, Şevkiye (2021). Dede Korkut’tan Klasik Türk Edebiyatına Kadın (Cilt 4). Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları Dergisi [ESTAT] (Şubat), 164-195.

Nas Kılınç, Janset (2025). İki Dudak Arasında Bir Kadınlar Kenti: Cristine De Pisan ve Luce Irigaray’da Dişil Yazı. Bursa Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi 24 (2), 657-678.

Şengül, Mehmet Bakır (2016). Kadın Edebiyatı: Bir Varoluş Mücadelesi. JASS 44 (Mart, 2016):203-211.

Yazarın Tüm Yazıları
  • feminizm
  • kadın edebiyatı
  • kadın yazarlar

Önceki Yazı

DENEME

Gökyüzü Düşerken:

Çocukluğun cennetinden faşizmin cehennemine

“Mazzetti’nin anlattığı trajedi, geçmişte kalmış bir felaketin tanıklığından fazlası. Şimdinin savaşından geçmişin savaşına baktığımızda, Gökyüzü Düşerken insanlığın en büyük ahlaki çelişkilerinden birini de hatırlatıyor.”

ÖYKÜ GİZEM GÖKGÜL

Sonraki Yazı

DENEME

Estetik Devrimin Başlangıcında

Manzaranın Zamanı

“Estetik devrim koşullarında yetişen, trajik, romantik, avangart  sanatkâr dışarıdakine, manzaraya yakalanmaz; ona meraklı bakışıyla analitik bir bütün gibi yaklaşır.”

ÖZGÜR TABUROĞLU
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist