Türkiye’de Batılılaşma meselesi çoğu zaman bir imaj sorunu olarak ele alınır ve bu durum edebiyatımızda da sık sık yankı bulur. Şüphesiz konunun genelde öz ve biçim karşıtlığı eksenine sıkışmasının tarihsel sebepleri var: Osmanlı İmparatorluğu’nun içine düştüğü şartların zorunlu bir sonucu olarak Batı’ya yapılan yürüyüş zamanla ivme kazanmış ve yaşanan hızlı değişim bitmek bilmeyen pusula ve hiza ayarı tartışmalarını da beraberinde getirmiş. Meselenin siyasi, sosyal ve kültürel pek çok boyutu bulunuyor ve bu yüzden, Türkiye’de görüntü ve kimlik konusu ya da aslında nereye ait olduğumuz sorusu hiç gündemden düşmez.
Frak ve Centilmen
Küçük ve şimdi biraz gerilerde kalmış (ama ne demiştik: görevimiz, hatırlatmak!) bir politika/magazin örneği üzerinden söyleyecek olursak, önceki cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün (Batı’ya yaptığı) bir dış gezide frak giymesi basında çok yankı bulmuş, her kesimin bu duruma kendi çizgisine göre sembolik anlamlar yüklemesine sebep olmuştu. Gül’ün içinden geldiği gelenek, doğal olarak, İngiltere Kraliçesi’nin yanında frakla poz veren bir cumhurbaşkanı görüntüsünü yadırgamıştı. Öyle ki, bu fotoğraf kimilerine göre benliğimizden vazgeçmenin ya da özümüzü kaybetmenin (bugün moda olmuş deyimle söylersek) cisimleşmiş haliydi. Fakat tam aksi yönde düşünenler de yok değildi; onlar fotoğrafı olumluyor, durumu aslında haz etmedikleri bir politik çizgi için normalleşme adımı olarak görüyorlardı. O kadar ki, Milli Görüş geleneğinden, yani dansa, şapkaya veya diyelim, saygı duruşlarına tarihsel olarak alerji duyan bir çizgiden gelen bir politikacının üstünde frak olduğu halde Batı sahnesine çıkması, biraz dikkatle bakıldığında, aslında Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Cumhuriyet’in başarısıydı!
Dış görünüm, şekil, başkasını taklit etmek, kendi kimliğini inkâr etmek ya da öze dönüş… Dönemin ve bugünün edebiyatçılarına da alan açan hassas, verimli konular. Tanzimat’tan bu yana sıklıkla işlenen bu mevzuda edebiyatçılarımızın genel eğilimi, sorunu bir denge kurma veya çizgiyi aşma / aşmama meselesi olarak görmek olmuş. Çok büyük bir külliyat oluşturan bu literatürün az bilinen ve nispeten kısa bir örneği de Kara Kitap’ın içindeki “Bedii Usta’nın Evlatları” adlı bölümdür:
Ötekilerin dünyası
Kısaca hatırlatmak gerekirse: Romanın içinde köşe yazarı Celal’in makalelerinden biri olarak kotarılan metin bir marangoz olan Bedii Usta’yı ve onun Saray’dan gelen talep ve teşvik üzerine yaptığı insan mankenlerini konu eder. Bedii Usta’nın alçı, ahşap, balmumu, ceylan ve deve derisi kullanarak yaptığı mankenler “Üç yüz yıl önce İtalyan ve İspanyol gemilerine kök söktüren leventlerimizin” haşmetini olduğu gibi yansıtmakta ve görenlerin ağzını açık bırakmaktadır. Ne var ki, bir süre sonra bu mankenler, daha doğrusu bu üretim, dönemin şeyhülislamının ve din adamlarının tepkisini çeker ve Bedii Usta ‘eserlerini’ evinin bodrum katında ama sadece kendisi için yapmaya devam eder. Usta için uzun bir inziva dönemi başlamıştır.
Cumhuriyetle birlikte yeni bir dönem başladığında Beyoğlu’ndaki dükkânların vitrinlerinde Avrupa’dan getirilen mankenleri gören Bedii Usta bundan kendine de bir pay çıkarır ve, haklı olarak, ‘evlatlarının’ da artık gün yüzüne çıkabileceğini düşünür. Esnaftan birkaç kişiyi mankenleri görmesi için evinin altındaki bodrum katına davet eder. Fakat aldığı tepki beklediğinden çok farklıdır: Bu yarı karanlık mahzende mankenlerin arasında –elinde poşetle yaşlı bir amca, dikiş diken kızlar, yan yan yürüyen kabadayılar– dolaşan bir mağaza sahibi Bedii Usta’yı şaşırtan bir şey söyler: Bu mankenler fazlaca Türk görünmektedirler! Yani, burada, sessizlik içinde bekleyen mankenler ve onların temsil ettiği yaşam fazla bizdendir, bizim gibidir. Dolayısıyla bu Avrupai mağazaların potansiyel müşterileri için cazip bir tarafları yoktur. Bedii Usta hayalinin izinden ısrarla gider ama her gelen vitrinci veya hazır giyimci onu sürekli düş kırıklığına uğratır:
Daha veciz konuşmayı seven bir dükkân sahibi müşterilerinin bir elbiseyi değil aslında bir hayali satın aldıklarını açıklamış. O elbiseyi giyen ‘ötekiler’ gibi olabilme hayaliymiş asıl satın almak istedikleri.
Kendim olmalıyım
Orhan Pamuk’un çok net bir biçimde ve hiçbir sarkmaya, fazlalığa yer bırakmadan yazdığı “Bedii Usta’nın Evlatları” aslında hâlâ hayatımızda olan bir ikilemi anlatmaktadır. Anlatıcı Celal’in de bizzat gidip gördüğü (Bedii Usta’nın oğlu götürmüştür onu oraya, gazeteye kadar gelip ünlü köşe yazarı Celal’i bu tuhaf dünyaya çeken de odur zaten) mankenler bu atölyede manken gibi değil kanlı canlı birer insan gibidirler. Köşe yazarı Celal Salik gördüğü manzara karşısında ürperir: “…bir kısmı o anda bana dayanılmaz gelen bir varoluşla dışarıdaki hayata sanki meydan okuyordu…”
“Bedii Usta’nın Evlatları” adlı bu bölümde Pamuk’un pek sevdiği ve Kara Kitap’ın geneline de yayılmış olan ‘kendi olmak, başkasının yerine geçmek’ gibi izlekler işlenir. Romanın bölümlerinden birine de adını veren (Kendim Olmalıyım) bu yakıcı ve çekici konu bu pasajda toplumsal bir boyuta taşınmıştır.
Kıyafet, alfabe, yazı ve sosyal hayat gibi alanlarda radikal değişimler geçiren bir ülkede bu konuların edebiyatçıları da cezbetmesi kaçınılmazdır, zira söz konusu durum, arada sıkışmış, sürekli kendini arayan bir insan tipi de yaratmıştır. Kurmaca bir karakter olan Bedii Usta, kafayı en az iki yüzyıldır Doğu ve Batı arasında bir sentez yakalamaya takmış bir ülkede bu sıkışmışlığın edebiyat dünyasındaki yansıması olarak tanımlanabilir. Onun eseri, ürettiği yapıt aslında bir Batı formudur, çok da başarılıdır ama onu sunduğu toplum, bu yapıta pek yüz vermez – ironik olarak, tam da bu başarıdan dolayı!
Ölümüne kadarki on beş yıl da bu korkunç hayallerin ete kemiğe büründüğü ve hepsi birer sanat şaheseri olan yüz elliden fazla manken yapmış. Gazetemize kadar gelip beni babasının yeraltındaki atölyesine götüren oğlu bana bu mankenleri tek tek gösteriyor ve bizleri ‘bizler’ yapan ‘özümüzün’ bu tuhaf ve tozlu eserlerin içine gömüldüğünü söylüyordu.
Kıyafetler değil, jestler
Bedii Usta, oğlunun anlattığına göre, o yıllarda bir milletin hayat tarzını, tarihini, teknolojisini, kültürünü, sanat ve edebiyatını değiştirebileceğini anlarmış, ama jestlerini değiştirebileceğine asla ihtimal vermezmiş. Yaşanan ve kaçınılmaz gibi görünen değişimi de sinema sanatının gelişmesine, ecnebi filmlerin yaygınlaşmasına bağlıyormuş. Filmlerdeki tüm o yakışıklı jönler ve çekici kadınlar kahkaha atışları, fincan tutuşları ve baş sallayışlarıyla perdenin bu tarafına yapmacık bir dünya dayatıyorlarmış ve Bedii Usta saflığını kaybetmiş bu melez hareketlere tahammül edemiyormuş.
Ne denebilir: İyi ki bugün televizyon dizilerimizi ve sosyal medyayı görmemiş Bedii Ustamız!