Cem Akaş'la söyleşi:
Sözcüklerin Anlamı ve bölünmüş gerçekçilik
“Türkiye’de ve dünyada 'aslında' neler olduğunu bizim bilmemize imkân yok artık – eskiden de yoktu belki ama bilgileri ve yorumları çatıştırmak hâlâ mümkündü – artık değil ve her şey bilgi müsilajıyla kaplı.”
Cem Akaş
Sözcüklerin Anlamı, bir “bölünmüş gerçekçilik” örneği. Bölünmüş gerçekçiliği internette aradığımda, yerli kaynaklarda elle tutulur bir şey bulamadım. Şansımı bir de –kitabın ruhuna uygun biçimde– ChatGPT’de denedim. O, sorumu şöyle cevapladı: “Tek ve ortak bir gerçeklik algısı yerine, aynı olayın veya dünyanın farklı bireyler/gruplar tarafından bambaşka biçimlerde algılanması ve yaşanması durumunu anlatan bir kavramdır.” Oysa gerek Sözcüklerin Anlamı’nı okuduğumuzda gerekse kitabın sonundaki makaleye baktığımızda, bölünmüş gerçekçiliğin bu tanımdan çok daha farklı bir kavram olduğunu anlayabiliyoruz. Henüz kitabı okumayanlar için biraz bölünmüş gerçekçilikten bahsedelim mi?
İşte yapay zekâya güvenmemek için bir neden daha. İşin doğrusu, “bölünmüş gerçekçilik” (interrupted realism) kavramı özellikle edebiyatta ve sinemada analitik bir araç olarak kullanılabilir gibi geliyor bana; zaten kavram olarak da, uygulaması olarak da ilk örneği bu kitapta ortaya çıkıyor – makalede de görüldüğü gibi, dünyada da interrupted realism tanımlaması daha önce kullanılmış ama analitik bir çerçeve çizilmemiş; bu tarzın örneği olarak bir roman yazılmamış. Kısaca, yaşam akışıyla medya akışının üst üste binmişliğinden yola çıkıyor kavram. Yaşadığımız her an, medya akışında duyduğumuz, izlediğimiz, okuduğumuz şeylerle bölünüyor ve bu yeni ontolojimize dönüştü – böyle yaşıyoruz artık. Bu bölünmüşlüğü bir roman yapısına nasıl yansıtırız? Sözcüklerin Anlamı bu sorunun yanıtlarından biri.
Kitap “Dyson öleli birkaç ay, elektrikler geleli birkaç gün olmuştu”yla açılıyor. Dünyayı etkisi altına alan üç günlük elektrik kesintisinin sonrasındayız. Duru ve Demir’in yolları kesişiyor ve aşk başlıyor. Ben bu noktada size şunu sormak istiyorum: Kitabın fikri nasıl oluştu? Önce bölünmüş gerçekçilikle ilgili bir şeyler yazma fikri mi gelişti, yoksa Duru ve Demir’in hikâyesi kafanızda şekillenirken bölünmüş gerçekçilik hikâyeye dahil mi oldu?
Roman fikri önce geldi. Bölünmüş anlatım fikri bir gece uykuya dalmadan hemen önce parladı kafamda; romanın konusuyla, arka plandaki gelişmelerle çok da organik bir uyumu olduğunu gördüm. Metni yazmayı bitirdiğimde “bölünmüş gerçekçilik” benim için yalnızca arka kapakta kullanılabilecek bir ibareydi, fakat düşününce bu konu hakkında parodi bir makale yazma fikri beni çok sardı.
Sözcüklerin Anlamı’nda Duru ve Demir ana karakterlerimiz. Kitapta kendilerine özgü bir dil geliştiriyorlar. Son sayfalara yaklaştığımızda bu dildeki kelimelerin anlamlarını “Aşk Sözlüğü”nde veriyorsunuz bize. Bu sözlükte “keyif, aşk, okumak, gebelik” gibi kelimelerin yanı sıra bir de “boykot, otonom, müdahale, ayrışma, makam, sahtekârlık” gibi kelimelere rastlıyoruz. Adı aşk olan bir sözlükte bu kelimelerin neden var olduğunu, neden var olmak zorunda kaldığını konuşalım mı?
Hiç böyle düşünmemiştim. “Aşk Sözlüğü”ndeki eşleşmeleri tamamen serbest çağrışımla belirlemeye çalıştım – “teslimat” yerine ne desinler diye kendime sorduğumda ilk aklıma gelen “güherçile” oldu, “röntgen” dediğimde aklıma ilk gelen “kırlent”ti. Demek ki bilinçaltından sızan birşeyler var.
Sözcüklerin Anlamı’nın künye sayfasında şöyle bir cümle var: “Bu kitapta yazarın yazım tercihleri uygulanmıştır.” Okuduğumda, bu cümlenin yazılma nedenini uzun uzun düşündüm. O cümlenin künyeye yazılma nedeninden ve kitaba nasıl dahil olduğundan bahsedebilir miyiz biraz?
Yazarlar da, yayıncılar da “Bu nasıl yazılıyor?” sorusuyla günlük mesailerinin olağan bir parçası olarak karşı karşıya kalıyor Türkçede, çünkü bazı konularda ciddi bir gri alan var; dil otoritesi sayacağımız kişi ve kurumlar da hem birbirleriyle hem de zaman içinde kendi kendileriyle çelişiyor. Mesela “pantalon.” Ben ilkokuldayken TDK yazım kılavuzu bu sözcüğü böyle yazdırıyordu, şimdi “pantolon” olarak yazdırıyor, oysa doğrusu “pantalon”, çünkü bu giysiyi giyen bir Ortaçağ tiyatro karakterinin adından geliyor. Yine TDK “sağol”un “sağ ol” olarak yazılmasını istiyor; bambaşka şeyler. “Birşey”le “bir şey”in farklı olduğunu bilmiyor. Ben de bu gibi konularda körü körüne TDK’nın son baskısına bağlı kalmak ve her yeni baskıda ona göre değişmektense, kendi mantığıma göre bir doğru bulup ona bağlı kalmayı yeğledim. Onun dışında bir de “şapka” meselem var. Ben “şapka” kullanmıyorum, çünkü bunun telaffuza yönelik bir işaret olduğunu ve yerinin sözlük olduğunu düşünüyorum, bu konuda epey bir yazım ve polemiğim var. Bütün bu kişisel tercihleri okura bir şekilde söylemek gerekiyor; aksi halde “Bu ne biçim editörlük!” e-mail’lerinden ve sosyal medya yorumlarından kurtulmak mümkün olmuyor.
Kitabın gelişme bölümü boyunca Duru ve Demir’in “Aşk Sözlüğü”nden birçok kelimeye rastlıyoruz. Öyle ki, bu kelimeleri sadece karakterlerin diyaloglarında vermiyorsunuz bize; anlatıcıyı okuduğumuz kısımlarda da görüyoruz. Bu kelimelere rastladığım ilk anlarda çok kez durdum ve o kelimenin neyin yerine geldiğini düşündüm. Nihayet “Aşk Sözlüğü”nü keşfettiğimde sözlüğe baktım ve en sonunda da kelimeleri kanıksadım. Sonra şunu düşündüm, tıpkı hikâyeyi bölen imgeler, videolar, gönderiler ve şarkı parçaları gibi, bu kelimeler de gerçekliğimizi bölmek için orada duruyor olabilirler mi? Ne dersiniz bu söylediğime?
Aslında “İçindekiler” listesini romanın başına bu şaşkınlıkları engellemek için koydum ama o sayfalar hep hızlı geçilir. Çok doğru bir gözlem. “Aşk Sözlüğü”nün bir işlevi Duru’yla Demir’in içinde yaşadığı fanusu daha da daraltmaksa, bir diğer işlevi de anlatı akışını bölmek, okuru hikâyeden koparmak, bir kez daha dikkatini dağıtmak.
Kitabın adından da bahsetmek isterim. Adının Sözcüklerin Anlamı olmasına nasıl karar verdiniz?
İlk bakışta aşk oldu. Bu adın kitap içinde oldukça geniş bir gönderme hinterlandı var zaten; sadece “Aşk Sözlüğü” bağlamında değil, ama böyle karar vermedim; kitabı yazmaya oturduğumda adı belliydi. Bana “Ağustosta Işık” kadar güzel göründü ve hiç “Başka ne olabilir?” diye düşünmedim.
Daha evvel de söylediğim gibi, Duru ve Demir’in hikâyesi sürekli dış gerçekliklerle bölünüyor kitap boyunca. Bazen siyasi bir tweet’e, bazen gülümsediğimiz bir videoya, bazen dinlediğimiz şarkılara rastlıyoruz. Bu bölünmeler ne zaman, nasıl gerçekleşecek ve nasıl bir içerikle bölüneceğiz, belirsiz. Gerçek yaşama çok yakın bir form bu. Ama tabii ben şunu merak ediyorum; hikâyeye bu imgeleri dahil ederken, dahil olacak içeriklerle ilgili sizin belli bir izleğiniz var mıydı, yoksa rastgele mi yerleştiler?
Medya akışındaki metinlere, fotoğraflara, kısa videolara sonradan çalıştım; önce Duru’yla Demir’i yazdım. Ana hikâye ortaya çıkınca ona paralel ya da tam tersine tezat parçalar yazdım, ilgisiz parçalar yazdım, bazılarını doğrudan sosyal medyadan buldum. “Manava, kasaba, bakkala daha çok verirdim” diyen Emine Nine’nin videosu gerçek örneğin. Bunları yerleştirirken çeşitli kıstaslarım oldu ama burada saymayayım; bir-iki istisnası var ama genelde anlatı akışıyla denk gelmemesine dikkat ettim.
Sözcüklerin Anlamı’nda hikâyeyi bölen cümleleri okumadan geçebilir ve Duru ile Demir’i okumaya devam edebiliriz ama yapmıyoruz. İstisnasız biçimde ara cümleleri de okumaya devam ediyor ve sonrasında hikâyeyi bıraktığımız yerden kolayca yakalamakta da zorluk yaşamıyoruz. Bu noktada bu imgeleri, sosyal medya akışlarını, videoları, vs. ana hikâyeden özellikle bağımsız tuttuğunuzu ve bize bölünmek ya da bölünmemek arasında bir tercih sunduğunuzu düşünebilir miyiz?
Bu tercih gerçek hayatta da var ve giderek daha az kullanıyoruz. Hayatın akışıyla medyanın akışı hâlâ ayrı, ama bunun çok uzun süreceğini sanmıyorum; bir gün dönüp bakacağız ve bu dönemdeki bölünmüşlüğü özleyeceğiz belki de.
Duru, Türkçe okunan ezanın plağını arıyor kitabın belli bir noktasına kadar. Tasarladığı geçmiş panoramasının bir tamamlayıcısı olduğunu düşünüyor çünkü. Bir yandan Duru’nun geçmişi inşa ettiği atölyesini, öbür yandan insanlığın teknolojiyle savaşını, veyahut teknolojinin silah olduğu bir mücadeleyi okuyoruz. Bu noktada geçmiş ve gelecek kitabın diyalektiği olarak okunabilir mi?
Önemli bir soru. 21. yüzyıl Türkiyesi de “Cumhuriyet”e dahil; 20. yüzyıl Türkiyesi’nin iç diyalektiğinden ortaya çıktı. Bunu kabul etmek istemeyen, kabul edemeyen çok büyük bir kitle var; geleceğe direnmekten başka bir anlamı yok bunun. Duru da bence kendi fanusunda böyle bir direniş bonzaisi yetiştiriyor – annesinin ve ninesinin Türkiye’sini simgeleyen, naif ve nostaljik ama nesnel temelleri hiç de iyi oturtulmamış bir bonzai.
Kitabın sonlarına geldiğimizde tekniğiniz değişiyor ve artık –elbette teknolojiyle yaşadığımız sıkıntıdan dolayı– hikâyemiz başka şeylerle, daha evvel varlığından haberdar olmadığımız ya da kısa bir an sonra ana karakterlerin hayatından çıkacak insanlarla bölünüyor. Bu kısımda kurmacanın içinde olan insanlara hikâyede görev atfetmeye çabaladığımı ve bulamayınca bu sonuca vardığımı söylemem gerekir. Bu savım doğru mu, yoksa kitabın son sayfalarındaki kafe, komşu, vs. ilişkileri başka bir amacı mı işaret ediyor?
Güzel bir saptama. Aslında romanın daha erken aşamalarında da bu tür yan karakter hikâyecikleri var ama burada sözünü ettiğiniz iki hikâyeciğin işlevi, kaçınılmaz sonu yine bir dikkat dağıtma hamlesiyle geciktirmek. Biraz daha yakından bakalım – bu benim SSK (Son Saniye Kapısı) dediğim bir yöntem; başka romanlarımda da (mesela 7) kullandım; karaktere kaderinden son bir kaçış fırsatı sunuyorum. Duru fanus dışına uzanma fırsatlarının ikisinden de kaçıyor; kaçmasa, angaje olsa belki anlatı bambaşka bir yere gidecek. Tıpkı uçakta İlahiyat Fakülteli kızlardan kaçıp kulaklıklarını takması ve “Non, je ne regrette rien” dinlemesi gibi. Dünyada ve ülkede olanlar kendisini etkilemeyecekmiş gibi bir tavırla bütün romanın içinden süzülen, ama bizzat kendi başına neler gelebileceğini de hiç tartamayan, trajik bir karakter Duru benim gözümde.
Duru’nun kitapta şöyle bir cümlesi var: “Anlamadığım o kadar çok şey haşlıyorum ki[*] artık, gerçekten ne olup bitiyor dünyada en ufak bir fikrim yok.” Bu cümle beni kitabın arka kapağındaki başka bir cümleye götürdü: “… okurun dikkatini dağıtarak amacına ulaşan benzersiz bir roman.” Burada olan şey, aslında tam olarak yaşadığımız gerçeklikler değil mi? Yaşamlarımızda da o kadar çok şey okuyoruz ama her şeyi o kadar az anlıyoruz ki, dikkatimiz dağıtılıyor ve neler olup bittiğini kavrayamıyoruz. Ne dersiniz bununla ilgili?
Doğru saptama. Türkiye’de ve dünyada “aslında” neler olduğunu bizim bilmemize imkân yok artık – eskiden de yoktu belki ama bir yerlerden hep bir ipucu çıkıyordu, onlara ulaşabiliyorduk, bilgileri ve yorumları çatıştırmak hâlâ mümkündü – artık değil ve her şey bilgi müsilajıyla kaplı.
Siz distopya, bölünmüş gerçekçilik veyahut Zamanın En Kısa Hali’nde olduğu gibi, kendi tabirinizle “fraktal geometriyi yazınsal dile dönüştürdüğünüz” ve hatta epizodik belleğe odaklandığınız, farklı türlerde okumalar sunuyorsunuz okurlarınıza. Bu noktada Genel Yayın Yönetmeni Cem Akaş’a sormak istiyorum; bu tarz deneysel kitapları yayımlamaya karar vermek zor mu? Kendi kitaplarınız da dahil olmak üzere belli çekinceleriniz oluyor mu?
Pir aşkına yapılan bir yayıncılık türü bu; satmayacağı baştan belli çünkü. Burada kültürel iklimimizin fazlasıyla çoraklaştığını kabul etmek gerekir. Ben otuz yılı aşkın bir süredir yayıncılık yapıyorum; okur profilinin çok değiştiğini net olarak söyleyebilirim. Bunun dil ve edebiyat eğitiminin kalitesiyle birebir bağlantılı olduğunu düşünüyorum; okurun “edebi heyecan”ının çok köreltildiğini görüyorum. “Duygulanmak” için kitap okuyan okur her zaman vardı ve elbette tümüyle geçerli bir neden bu, ama ondan fazlasını bekleyen ve bulduğunda heyecanlanan, hafifsenmeyecek bir kitle de vardı. Çok daha kısıtlı olanaklarla dünya edebiyatındaki yenilikçi yazarları da izliyorlardı. Bunu yakınmak için söylemiyorum – bütün dünyada ve bütün sanat dallarında gözlemlenebilecek bir marjinalleşme bu.
Sözcüklerin Anlamı’nı yazarken nasıl okumalar yaptınız?
Yapay zekâ ve Ortadoğu politikaları üzerine epeyce okudum.
Son olarak sorularıma verdiğiniz yanıtlar için teşekkür ederken, Y’deki, Zamanın En Kısa Hali’ndeki, Sözcüklerin Anlamı’ndaki ve diğer kitaplarınızdaki erkek karakterlerinizin patriyarkayla taban tabana zıt oluşunu çok sevdiğimi söylemek ve Ofelya’daki şu cümleyi size sormak istiyorum:
– Erkekle kadının yaptığı bir şeyin saygınlığından neden yalnızca kadın mesul tutulsun?
– Bir gün gelir, belki tutulmaz.
Sizce o günler geldi mi, yoksa daha çok var mı?
Sorunuzun kendisi yeterli bir yanıt ne yazık ki…
[*] Aşk Sözlüğü / Haşlamak: Okumak