Paltosunu ödünç alan şair ihsan beklemez
“Belgelerin sorgulanmadan kabul edilmesi, görünürde Âkif’in mirasını zenginleştiriyor gibiyse de, uzun vadede tam aksi bir sonuç doğurur: Literatüre yanlış kayıtların girmesi! Bu da zamanla Âkif’in gerçek portresinin bulanıklaşmasına yol açar.”
“Ne lâzım bu nâ-hak yere iddia
Hata başka, hak başkadır daima!”
–Mehmet Âkif Ersoy,
“El-Hakku Ya’lû”
Ozan Kolbaş, Selçuk Türkiyat dergisinin Nisan 2026 tarihli 67. sayısında yayımlanan makalesinde,[*] şahsi arşivindeki belgenin Mehmed Âkif Ersoy’un el yazısıyla yazıldığını, bugüne dek bilinmeyen bir taziye mektubu olduğunu iddia etti. Yazara göre Âkif bu mektubu 5 Ocak 1915’te Teşkîlât-ı Mahsûsa’nın görevlendirmesiyle gittiği Berlin’den İstanbul’a, Süleyman Fâik Bey’in ailesine yolladı. Belgedeki beş beyitlik tarih manzumesinin altına düştüğü notla muhatabından “uygun bir hediye” istedi. Kolbaş bunu, Âkif’in bilinen istiğna mizacıyla çelişen ama dönemin ekonomik sıkıntısıyla açıklanabilecek tutum olarak yorumladı.
Bu iddiasını Fazıl Ayanoğlu arşivinden Necdet İşli’ye, ondan Ertuğrul Düzdağ’a uzanan bir aktarımla destekledi; söz konusu aktarıma göre Âkif benzer biçimde bir paşaya da methiye yazıp karşılığında ihsan beklemişti. İkinci olarak, belgedeki manzumenin Âkif’e ait olmadığını öne sürdü: Yazara göre, şiir aslında iki yıl önce vefat eden Cerrâhî şeyhi Mehmed Rızaeddin Yaşar Efendi için “Remzî” adlı bir şair tarafından yazılmış; Âkif bu şiiri bazı değişikliklerle uyarlamış ve Süleyman Fâik Bey’in ailesine sunmuştu.
“Akif’in 1933’te Mısır’da yayımladığı ve Şerif Muhiddin’e ithaf ettiği Safahat’ın yedinci cildi: “Gölgeler.” Şair, bu nüshayı eski diplomatlardan Fuad Selim Bey’e imzalamış.”
Murat Bardakçı, Habertürk, erişim tarihi: 6.6.2026
Kolbaş, manzumenin orijinal olmadığını “son derece açık” buldu ve Âkif’i intihal yaptığı gerekçesiyle suçlama yoluna gitti. Daha sonra Orhan Okay ve İbrahim Kavas gibi araştırmacıların Âkif’in istiğnasına dair verdiği hükümlerin belki de peşin hüküm sayılması gerektiğini savundu. Belgenin Âkif’i klasik dönemden Cumhuriyet’e uzanan hami-mahmi geleneğine bağladığını ve onun biyografik portresine yeni bir renk kattığını ileri sürdü.
Ne var ki, bu iddialar birçok açıdan teyide muhtaç durumda. Belgedeki imza, Akif’in kırk yıl boyunca istisnasız kullandığı “Mehmed Âkif” biçimine değil, hiç kullanmadığı “M. Âkif” kısaltmasına dayanıyor; el yazısı Akif’in bilinen yazılarıyla örtüşmüyor, manzumenin klasik Divan-Tasavvuf üslubu Safahat şairinin üslubuna tamamen yabancı. Bunlara ek olarak, belgenin provenansı hiç açıklanmamış, Berlin-İstanbul adres çelişkisi gibi tutarsızlıklar gözden kaçırılmış, Düzdağ tanıklığı ise aslında Âkif’e husumet besleyen bir isimden başlayıp dört kademeli bir sözlü aktarım üzerinden makaleye taşınmış.
Makale Âkif’e dair yerleşik kabulleri zorlayan, farklı bir iddia ortaya atmaktaysa da, hem belgenin sahiciliğinin sorgulanmaması hem de yorumlamadaki çeşitli hatalar bu iddianın yeniden değerlendirilmesini gerektiriyor.
Belgenin orijinal olduğunun peşinen kabul edilmesi
Yazar, belgenin “Mehmed Âkif’in bizzat el yazısıyla yazıldığı”nı şüpheye yer bırakmayacak kesinlikte söylüyor. Ne var ki, bu tespiti destekleyen herhangi bir analiz, uzman görüşü veya Âkif’in bilinen el yazılarıyla yapılmış karşılaştırma yazıda bulunmuyor. Şahsi arşivde olduğu söylenen, üzerinde başka bir aracı el dolaşıp dolaşmadığı bilinmeyen belgenin Âkif’in kaleminden çıktığını tespit etmenin yolu sadece belgenin altındaki imzaya güvenmek değildir.
Belgede dile getirilen iddia bilinen Âkif profiliyle tamamen çeliştiği için, yazarın burada daha ihtiyatlı davranması gerekirdi. Hiç değilse Âkif’in bilinen el yazısı örnekleriyle ve imzasıyla belgenin karşılaştırılması beklenirdi. Belgede yer alan şiirin büyük bir bölümünün başkasına ait olduğunun zımnen kabul edildiği bir metinde bu adımın atlanması çalışmanın temel zaafını teşkil ediyor. Şayet Âkif intihal yaptığı gerekçesiyle suçlanacaksa, burada daha dikkatli davranılması umulurdu.
Hangisi doğru: “Mehmed Âkif” mi, “M. Âkif” mi, “M. A.” mı?
Belgenin Âkif’e aidiyetine ilişkin en güçlü olumsuz delillerden biri, üzerindeki imzanın Âkif’in kendi imzasıyla uyuşmamasıdır. Mehmed Âkif, gerek Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlü’r-Reşâd sayfalarında yayımlanan yazılarında gerek özel mektuplarında istisnasız “Mehmed Âkif” biçimini kullanmıştı. “M. Âkif” yahut “M. A.” şeklindeki kısaltma onun yayımlanan eserlerinde görülmez. Bu, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından İstiklâl Marşı’nın kabulünün yüzüncü yılı dolayısıyla yayımlanan ve Âkif’in mektuplarına ilişkin en kapsamlı külliyat niteliğindeki; Necmettin Turinay, Mehmet Rüyan Soydan ve Selçuk Karakılıç tarafından hazırlanan Arkamda Serilmiş Yere Bir Mazi: Mehmet Akif’in Mektupları-1adlı eserle ve Âkif hakkındaki diğer çalışmalarla kolaylıkla teyit edilebilir.
Kolbaş’ın yayımladığı belgedeki Akif’e nispet edilen imza.
Akif’in kendi imzasının örnekleri. Akif’in imzalarını aldığım kaynak için bkz: Arkamda Serilmiş Yere Bir Mazi: Mehmet Akif’in Mektupları-1, TBMM, 2021. (Diğer resimler de aynı kaynaktan alınmıştır.)
Mehmet Akif’in fotoğrafı üzerinde bulunan imzası.
1894’ten 1936’ya uzanan kırk iki yıllık bir süreçte yazılmış onlarca mektubu içeren bu derlemenin tümünde, Akif istikrarlı biçimde “Mehmed Âkif” imzasını kullanıyor. Bunun istisnaları olabilir; fakat bahsedilen belgede iki ayrı yerde, şiirin altındaki “Nâzımı: M. Âkif” ve mektubun sonundaki “M. A.” ibarelerinde aynı kısaltmanın tekrarlanması bu durumun tesadüfiliğini güçleştirmekte.
Bir kişinin imza alışkanlığı, belge sahiciliğini test etmenin en köklü ölçütlerindendir. Yaklaşık kırk yıl yazıyla haşır neşir olan, yüzlerce yazı, mektup ve manzume yazan Akif’in imzasındaki bu denli tutarlığa rağmen, kendi adına izafe edilen tek bir belgede aniden farklı imza kullanma ihtimali son derece zayıftır.
Âkif’in Şerif Muhittin Targan’a gönderdiği mektup
[Mehmet Rüyan Soydan Arşivi]
Âkif’in yayımlanmış eserlerinde tıpkıbasımları yer alan el yazılı mektuplarındaki belirgin yazı karakteri, yayımlanan belgedeki el yazısıyla örtüşmüyor.
Âkif’in yazısı sola yatık bir eğim taşır; harfler arasındaki bağlantılar akıcı ve kesintisizdir; kalem baskıları doğaldır; kelime sonlarındaki kıvrımlar belirgindir.
“Mehmed Âkif’in birinci Safahat’ı yayımlandığında dostu Mithat Cemal’e yazarak verdiği meşhur kıtanın Âkif’in elyazısıyla yazılmış hali.
Tartışılan belgedeyse yazı daha dik, mekanik ve harf bağlantıları kopuk. Bu farklılıklar, basit ön gözlemle dahi, belgenin Âkif’in alışıldık yazı tarzıyla örtüşmediğine işaret ediyor.
Belgedeki imzanın da Âkif’in bilinen imzasıyla karşılaştırıldığında belirgin farklılıklar gösterdiği görülüyor. Âkif’in imzası özgün ve taklidi güç bir tuğra özelliği gösterir. Bu durumda, yayımlanan belgedeki imzanın taklit ürünü olduğu neredeyse açıktır. Bu konuda nihai yargıyı ancak el yazısı uzmanları verebilir; fakat çıplak gözle dahi makaledeki belgenin Âkif’in imza karakteriyle uyuşmadığı söylenebilir.
Belgede provenans bilgisinin bulunmaması
Tarihî belgelerde provenans, yani belgenin el değiştirme geçmişi, sahicilik değerlendirmesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Belge nereden gelmektedir? Daha önce hangi koleksiyonda bulunmuştur? Hangi yollarla mevcut sahibine ulaşmış ve “şahsi arşive” girmiştir. Yazar, belgenin yalnızca “şahsi arşivinde” bulunduğunu belirtiyor; bunun ötesinde herhangi bir provenans bilgisi sunmuyor. Bu durum, böylesine ciddi iddialar taşıyan bir belge açısından önemli eksiklik. Hiç değilse, yazarın belgenin sahte olmadığı hakkında okurları ikna etmesi, iddialarını da bundan sonra sıralaması beklenirdi.
“Damadı Ahmet Argon Bey’e”
[Mehmet Rüyan Soydan Arşivi]
Yukarıda sıralanan kanıtların yanında, belgenin sahiciliğine ilişkin doğrudan bir uzman değerlendirmesi de mevcut. Halihazırda Mehmed Âkif Ersoy külliyatını yayına hazırlayan Prof. Dr. Nâzım H. Polat ile bu yazının hazırlanması sürecinde özel olarak görüştüm. Polat söz konusu belgeyi inceleyerek iki temel hükme vardı: Birincisi, belgedeki imza Mehmed Âkif’e ait değil; ikincisi, manzumenin şiir tarzı Âkif’in bilinen üslubuyla bağdaşmıyor.
“Âkif’in Torunu Ferda Kadın’a hitaben yazdığı şiiri.”
Yazar, makalede yalnızca “M. Âkif” imzasından hareketle, belgenin Âkif tarafından yazıldığını düşünmüş; fakat belgenin doğru olmama ihtimalini hesaba katmamış. Dolayısıyla, imza Âkif’e ait değilse, belgenin Âkif tarafından yazıldığı iddiası bütün dayanağını kaybeder ve buna bağlı olarak Âkif’in biyografisine ilişkin bütün hükümler/iddialar da havada kalır.
Belgenin Akif’e ait olmadığı tartışması bir yana, makaledeki aktarımlarda ve yorumlarda da gözden uzak tutulamayacak tutarsızlıklar vardır. Bunlar belge “gerçekse” dahi, yazar tarafından belgenin doğru bir biçimde yorumlanıp yorumlanamadığını da ayrıca sorgulatır.
Berlin-İstanbul adresindeki çelişki
Yazar, belgenin Âkif’in Berlin’de bulunduğu sırada kaleme alındığını ve buradan İstanbul’a gönderildiğini iddia ediyor ama belgede Âkif’in adresi “Der-se’ādet Bāb-ı ʿĀli Cāddesi’nden” şeklinde gösterilmiş. Yani göndericinin adresi İstanbul’da. Yazışma usulünde verilen adres, doğası gereği gönderene aittir.
Yazar bu çelişkiyi, “Belki de hediyenin gönderilmesi istenen İstanbul adresine işaret etmektedir” şeklinde bir tahmine başvurarak açıklamaya çalışmaktaysa da, ne yazık ki bu yorum yeterince desteklenmemiş. Kaldı ki, Âkif, Berlin’deyken neden İstanbul’daki Sebîlü’r-Reşâd idarehanesini hediyenin gönderileceği yer olarak versin? Yazar buradaki mantıksal çelişkiyi tartışmadan geçmiş.
Şiirin aidiyetine dair sorunlar ve Remzî’nin kimliğinin belirsizliği
Yazarın üzerinde durduğu bir diğer husus, mektuptaki tarih manzumesinin, Cerrâhî şeyhi Mehmed Rızaeddin Yaşar Efendi için “Remzî” mahlaslı bir şair tarafından yazılmış manzumeden uyarlanarak oluşturulduğu iddiasıdır. Yazar, dipnotta Remzî’nin kimliğini tespit edemediğini açıkça kabul edip, Üsküdar Mevlevihanesi’nin son şeyhi Ahmed Remzi Akyürek ihtimalini gündeme getiriyor, fakat bu ihtimali yine kendi cümlesiyle zayıflatıyor: “Eğer öyleyse, Erenden şairin şeyhliğine neden hiç değinmemiştir?” Üstelik yazar, Akyürek’e ait defterleri taradığını, bu manzumeye rastlayamadığını belirtmekte, yakın dönemde aynı mahlası kullanan birkaç başka şairin daha bulunduğunu kaydetmektedir: Mustafa Remzî, Hasan Remzî, Kürkçüzâde Osman Remzî, Remzî.
Bütün bu belirsizliğe rağmen, makalede “Remzî’nin şiiri” ifadesi, sanki söz konusu manzumenin yazarı kesin biçimde tespit edilmiş gibi, büyük bir güvenle kullanılmakta. Bir intihal veya uyarlama iddiasının temelini oluşturan kaynak metnin yazarı belirsiz olduğunda, iddianın kuvveti de aynı oranda azalır. Yazarın belirsizlik durumunu dipnota gömüp metinde belirleyici bir tutum sergilemesi, akademik yazımın temel ilkeleriyle bağdaşmıyor.
Makalede Âkif’e isnat edilmeye çalışılan şiirin intihal ürünü olduğu kaydediliyor. Buna karşın Remzî’nin manzumesine ana kaynaktan değil, ikincil bir kaynak üzerinden ulaşılarak bu vargıya varılıyor. Manzumenin asıl kaynağı, Cerrâhî şeyhi Fahreddin Erenden’in Envâr-ı Hazret-i Pîr Nûreddîn Cerrâhî ve Tabakât-ı Cerrâhiyye adlı eseridir. Fakat yazar bu eserin kendisine değil, bu eseri inceleyen M. F. Dal’ın 2006 tarihli yüksek lisans tezine atıfla manzumeyi aktarıyor.
Bir intihal veya uyarlama iddiasında bulunulacaksa, mukayese edilen iki metnin de birincil kaynaktan kontrol edilmesi beklenir. Bir yüksek lisans tezinin aktarımına dayanarak Mehmed Âkif gibi milli bir şair hakkında “intihal” sınırına yaklaşan ve yer yer de intihali aşan iddialar üretmek için delillerin daha sağlam olması gerekirdi. Şayet böyle bir iddiada bulunulacaksa, Erenden’in eserine doğrudan ulaşılması ve manzumenin ya elyazmasının ya da matbu nüshasının doğrudan incelenmesi gerekirdi.
Âkif’in “intihal” yaptığı iddia edilen manzumenin tarih beytinin ilk mısrası şöyle: “İki şā’ir dédi ‘ġufrān’ ile ʿĀkif tārіḫ.” Yazar bu mısradaki “İki şâir dedi” ibaresinin “muğlak” olduğunu kabul edip, “Buradaki birinci şair kendisiyse ikincisi kimdir? Bu ibare acaba Remzî’ye mi işaret etmektedir, böylece şiire müştereklik mi kazandırılmıştır, yoksa ‘iki’ kelimesi sadece tarihin tutması için mi eklenmiştir?” sorularını sormakta.
Yazar bu soruları sadece sormakla yetinmiş ama en olası yorumu tartışmamış. Eğer “iki şair dedi” ibaresi, manzumenin başka bir şair (yani Remzî) tarafından önceden yazıldığına ve Âkif’in yalnızca “iki” rakamını eklediğine açıkça işaret ediyorsa, o takdirde Âkif’in burada bir intihal değil, açık bir atıf yaptığı sonucuna kolaylıkla ulaşılabilir. Bu durumda aynı manzume bir intihalin değil, açıkça ifade edilmiş bir uyarlamanın ürünü olur. Bu olasılık, makalenin temel iddiasını, yani Âkif’in başkasının şiirini sanki kendisinin yazdığı izlenimi vererek başkasına sunduğu iddiasını sarsar. Makalede bu ihtimal üzerinde hiç durulmamış; yorum daha çok intihal ihtimali etrafında şekillendirilmiş.
Yazar iki manzume arasındaki benzerliği “bir beyit ve birkaç kelime haricinde bire bir aynı” şeklinde nitelendiriyor. Oysa kendisi iki şiir arasındaki farkları sıraladığında şunlar görülüyor: Üçüncü beytin ilk mısrası tamamen farklı (Cerrâhî şeyhine atıftan Fâik Bey’e atfa dönüştürülmüş); Remzî’nin manzumesinde yer alan “kutb-ı zamân” beyti, Âkif’e isnat edilen versiyonunda yok; tarih beytinin ilk mısrası “iki” rakamının eklenmesiyle yeniden düzenlenmiş, aynı beytin ikinci mısrasındaki “merd-i Hudâ” tamlaması “merd-i güzin” şeklinde değiştirilmiş.
Beş beyitten oluşan bir manzumede en az iki beyitte köklü değişiklikler bulunması ve bir beytin tamamen çıkarılması, “bire bir aynı” şeklinde nitelendirilmeyi güçleştirmekte. Bu tarz nitelendirmelerin getirebileceği sorun şudur: “İntihal” ile “nazire” yahut “uyarlama” arasındaki kavramsal sınırı belirleyen, tam da bu tür nicel ve nitel ayrımlardır. Yazar bu sınırı net biçimde çizmediği için, iddia, olduğundan daha güçlü bir biçimde dile getirilmiş. Ayrıca, klasik şiir geleneğinde nazire, tahmis, taştir gibi pratiklerin olduğu, yani başka bir şairin manzumesinden yola çıkarak yeni manzumeler üretmenin meşru bir edebi form olduğu hatırlandığında, makaledeki çerçevenin yetersizliği bir kez daha belirginleşiyor.
Söz konusu manzumenin Âkif’e izafe edilmesindeki bir başka temel sorun, manzumenin üslup özelliklerinin Âkif’in kırk yılı aşkın şairlik hayatında geliştirdiği şiir üslubuyla uyuşmamasıdır. Onun şair tavrı tutarlı bir bütünlük sergiler: Aruzu konuşma dilinin ritmiyle bütünleştiren dramatik anlatı şiiri, vaaz tonlu sosyal-dinî manzumeler, gündelik hayattan alınmış sahneler, modern dinî düşünüşün şiirsel ifadesi. Bu profil, Safahat’ın yedi kitabında hemen hemen korunmuş. Âkif’in bilinen şiir yazım tarzı bu çerçevenin dışına neredeyse çıkmamış.
Buna karşılık, makalede tartışılan manzume, üslup ve form bakımından bambaşka bir geleneğe yaslanıyor. Beş beyitten oluşan bu metin klasik bir tarih düşürme manzumesidir; kullanılan kavramlar da bu geleneğe aittir: “kutb-ı zamân”, “merd-i Hudâ”, “merd-i güzin”, “şeyh-i ârif”, “vâris-i sırr-ı bâhir.” Bu tabirler doğrudan tasavvuf terminolojisine ait olup, bir velinin manevi makamlarını ifade eder. Söz dağarcığı, şiirsel mantık ve form Âkif’in bilinen şair sesinden tamamen uzaktır.
Zaten Âkif, bu tür klasik tarih düşürme geleneğine, yakın çevresinden vefat edenler için dahi başvurmamıştır. Âkif’in Safahat’ta yer alan mersiye nitelikli manzumeleri de klasik tarih düşürme tarzında değildir. Dolayısıyla, o Berlin’deyken vefat eden, uzaktan tanıdığı bir şahıs için klasik Divan geleneğiyle beş beyitlik bir tarih manzumesi yazmaya yönelmesi, her açıdan zor savunulabilir bir iddiadır.
Burada, üst üste binen üslup uyumsuzlukları şu sonucu doğuruyor. Belge hem imza hem üslup bakımından Âkif’in bilinen profilinden iki sapma göstermekte. Bu sapmaların aynı belgede toplanması, belgenin Âkif’e aidiyeti konusundaki şüpheleri daha da artırıyor.
Yazar makalenin bir yerinde şu itirafı dile getiriyor: “Âkif’in bu mektubu kime yazıp gönderdiği ve kimden karşılık beklediği açık değildir. Muhatabın Cemal Bey olması ihtimali yüksekse de, bu zatın ölüm yılına ulaşılamadığı için taziyetnâmenin yazıldığı tarihte yaşayıp yaşamadığı ve bu nedenle ona gönderilip gönderilmediği şimdilik muğlaktır.” Buna karşın aynı makalede, “Âkif’in hami-mahmi ilişkisi noktasında geleneğe bağlandığı” ve onun bilinen biyografik portresine “yeni bir renk kattığı” gibi sonuç hükümleri savurulmakta.
Mektubun muhatabı, gerçekten gönderilip gönderilmediği, gönderildiyse hediyenin alınıp alınmadığı, alındıysa Âkif’in bunu nasıl karşıladığı tamamen meçhulken, yalnızca bir taslak veya yazı parçasından hareketle Âkif’in yaşam tarzına, mizacına ve ahlaki tercihlerine ilişkin (Mehmet Akif’e “boynu bükük bir şair” isnadına varana kadar) sonuçlara ulaşmak, mevcut delillerin taşıdığından daha aşırı bir yorum gibi görünmekte.
Tek bir belge, üstelik sahiciliği şüpheli tek bir belge üzerinden bu denli geniş kapsamlı biyografik revizyona girişmek, akademik mantığın temel ilkesi olan delil-iddia orantısını ihlal eder. Yazarın, eleştirdiği önceki çalışmaları “veri eksikliğine bağlı peşin hüküm” olarak nitelendirmesi de ironiktir; zira kendi de iddiasını tek bir belge üzerine inşa ettiğine göre, aynı eleştiri kolaylıkla kendisine de yöneltilebilir.
Patronaj çerçevesinin yanlış uygulanması
Makalenin teorik çerçevesini oluşturan “şair-hami” ilişkisi, Fuzûlî’nin Kanunî’ye seslenişinden Tanzimat dönemi şairlerinin Mabeyn-i Hümâyûn’a sundukları manzumelere; oradan Necip Fazıl, Peyami Safa gibi Cumhuriyet dönemi yazarlarının Adnan Menderes’e yazdıkları yardım taleplerine uzanan geniş bir tarihsel çerçevede ele alınıyor. Ne var ki, bu örneklerin tümü süregiden ilişkilerdir: Bir hamiye bağlanmak, ondan düzenli destek almak, onun çevresine girmek söz konusudur.
Âkif’in bir defaya mahsus kaleme aldığı bir taziye manzumesi karşılığında bir hediye beklemesi; ki eğer durum gerçekten böyleyse, farklı bir kategoriye girer. Bu sistematik bir patronaj ilişkisi değil, dönemin tarih manzumesi geleneği içinde sıradan kabul edilen bir pratik olarak değerlendirilebilir. Bu iki durum kavramsal olarak farklıdır ve aynı kategoride ele alınmaları, yazarın çerçeve kurarken yaptığı kategorik bir hatadır.
Yazar, makalenin sonunda, “Âkif’in Remzî’nin şiirinden nasıl haberdar olduğu ve üstün şairlik kudretiyle orijinal bir şiir kaleme almak dururken neden böylesi bir yolu tercih ettiği sorusu ise şimdilik cevapsızdır” demekte. Bu cümlede dile getirilen hayret görünüşte bir eleştiriyse de, aslında farkına varılmamış bir ön kabul gibidir: Âkif bu uyarlamayı bilerek ve isteyerek yapmıştır. Halbuki belgenin Âkif’e aidiyeti zaten kanıtlanmadığına göre, bu ön kabulün kendisi sorgulanmaya muhtaçtır. Yazar, varlığını ispatlayamadığı bir durumun (Âkif’in başkasının şiirini ödünç alıp uyarlaması) gerekçelerini araştırmaya yönelmekte; ki bu, faraziyenin kendisini sınamak yerine onun varlığını delil sayarak ilerlemek anlamına gelir.
Düzdağ tanıklığının asıl bağlamı: Bir kaynak eleştirisi
Yazar makalenin ana iddialarından birini destekleyen başka bir belgenin varlığından bahsediyor ve bu belgedeki bilgiyi M. Ertuğrul Düzdağ’ın görüşü gibi sunuyor. Yazar bu bilgi sayesinde, “Âkif’in, yoksulluk döneminde, yazdığı şiirler karşılığında çeşitli kişilerden ihsan beklediği, hatta para istediği” iddiasının “daha rahat söylenebilir” olduğunu belirtiyor. Ne var ki, bu tanıklığın asıl kaynağına ve içeriğine yakından bakıldığında, makaledeki sunumun metnin gerçek bağlamından büyük ölçüde koparıldığı görülüyor.
Aktarımın bir başka kritik halkası, Düzdağ’ın söylediklerinin gerçek niteliğidir. İşli’nin aktardığı kadarıyla bu konuşma şu şekilde geçmiş: İşli, Fazıl Bey’in anlattıklarını Düzdağ’a iletmiş; ancak kendi ifadesiyle “Tarihini bilmiyordum tabii, tarih de veremedim” diyerek belgenin tarihini Düzdağ’a aktaramadığını itiraf ediyor. Düzdağ ise bu eksik bilgi üzerine şu yorumda bulunmuş: “Âkif, Sebilürreşad’ı çıkartırken çok şey hâle geldi, çok parasızlık çekip böyle fakr u zarurete düştüğü anlar oldu. O anlardan biridir o... Herhalde Âkif mecbur kalmış bunu istemeye.”
Bu ifadeler iki bakımdan kritik öneme sahip. Birincisi, İşli’nin Düzdağ’a iletmek üzere elinde olmayan bir bilgiyi açıkça itiraf etmesi, kaynak zincirinin daha en başından kayıp tek veriye dayandığını gösteriyor. İkincisi, Düzdağ’ın bu bilgi eksikliği içinde verdiği yanıtın tespit değil, tahmin olduğu açıkça bellidir; “herhalde” sözcüğü, bu tahminin niteliğini doğrudan ifade ediyor.
İşli’nin tarih bilgisini verememesi ile Düzdağ’ın “herhalde” diyerek ihtimalli konuşması aynı noktaya işaret ediyor: ortada kesin bilgi değil, eksik veriler üzerinden kurulmuş bir yorum vardır. Oysa makalede Düzdağ’ın bu tahmini yerleşik tespit gibi sunuluyor. Bu durum kaynak silsilesinin daha en başta zayıfladığını gösteriyor: İşli’nin elinde nesnel olarak incelenebilecek bir belge değil, husumet sahibi birinin ifadeleri vardır.
Makalede atıf yapılan bu kaynak, M. S. Küçüker’in 2024 yılında yayımladığı bir YouTube sözlü tarih görüşmesidir. Söz konusu görüşmede Necdet İşli konuşuyor. İşli’nin anlattığı hikâyeye dikkatle bakıldığında, makaledeki Düzdağ tanıklığının aslında dört kademeli bir aktarım zincirinin son halkası olduğu görülür: 1. Fazıl Ayanoğlu, arşivinde bulduğunu söylediği bir mektubu çevresine anlatır. 2. İşli bu anlatımları dinler, fakat kendi ifadesiyle, mektubu bizzat görmemiştir. 3. İşli duyduklarını M. Ertuğrul Düzdağ’a iletir; Düzdağ da belgeyi görmeksizin bir tahminde bulunur. 4. İşli tüm bu konuşmaları yıllar sonra bir YouTube görüşmesinde aktarır. Yazar bu görüşmeyi kaynak göstererek Düzdağ’ın “görüşünü” bir iddianın dayanağı haline getiriyor. Yani bu görüşmede anlatılanlar yazar tarafından bilerek ya da bilmeyerek tahrif ediliyor. Dolayısıyla, doğrudan belgeye dayanmayan, birkaç aşamalı sözlü aktarımlardan oluşan bu tür tanıklıkların ihtiyatla kullanılması gerekirdi.
İşli’nin görüşmedeki ifadeleri, Fazıl Bey’in Mehmed Âkif’e karşı tutumunu son derece açık biçimde ortaya koyuyor. İşli’nin aktardığına göre, Fazıl Bey, Âkif hakkında son derece sert ifadeler kullanmakta; onu “pis herif”, “namussuz herif”, “ahlaksız” gibi sözlerle anmakta. Hatta İşli’nin ifadesiyle, Ayanoğlu, “Akif dendi mi çıldırırdı”. Dahası, İşli bu husumetin nedenini de açıklıyor: Fazıl Bey, İslam Eserleri Müzesi’ndeki hocası Konyalı Hocazade Abdülkadir Erdoğan ve İbnülemin Mahmut Kemal İnal çevresinden geliyor. İşli’nin ifadesiyle, bu çevre, “Abdülhamit’le ilgili hani İttihat ve Terakki bağlantıları felan böyle bir siyasi ayrı görüş içindeler. Âkif’e muarızlar”.
Bu bağlamda makalenin atıf yaptığı kaynağın tarafsız bir tanıklık olmadığı; aksine, açık bir siyasi husumetten kaynaklanan ve “kan davası” boyutuna varan bir tutumun neticesi olduğu kolaylıkla anlaşılıyor. Bir kaynağın tarafsız olmaması kesin bir biçimde değersiz olduğu anlamına gelmez; ne var ki, o kaynağın husumet bağlamının açıkça belirtilmesi ve bilgilerin bu süzgeçten geçirilerek değerlendirilmesi gerekir. Makalede bu durum görmezden gelinmiş; kaynak tarafsız bir tanıklık gibi gösterilmiş.
Burada üzerinde durulması gereken önemli bir çelişki bulunuyor. Eğer Fazıl Ayanoğlu, Âkif’e karşı bu denli derin husumet besliyorsa ve elinde Âkif’in “ahlaksızlığını” ispatlayacağını düşündüğü bir belge varsa, bu belgeyi geniş çevrelere yaymak, yayımlamak, hiç değilse kopyasını dağıtmak onun çıkarına olurdu; çünkü İşli’nin anlattığına göre, “her yerde Akif’i kötülüyordu”. Husumet sahibi bir kişi için belge, husumetini meşrulaştıran kuvvetli bir delil olurdu.
Oysa Fazıl Bey’in tutumu tam tersidir: Belgeyi yayımlamak yerine arşivinde saklamış, yalnızca yakın sohbetlerinde dedikodu malzemesi olarak kullanmış. Bu davranış tarzı iki muhtemel durumdan birine işaret etmekte: Ya Fazıl Bey belgenin sahiciliğinden kendisi de tam emin değildi ve bu nedenle onu ortaya çıkaramıyordu ya da belgenin sahici olmadığını biliyor, bu yüzden onu bir yayında kullanmaktan kaçınıyordu. Her iki ihtimalde de, belgenin akademik bir çalışmada doğrudan ve güçlü bir kanıt olarak kullanılması son derece güç görünüyor.
Altın varaklı mektup ile yoksulluk tezi arasındaki çelişki
Düzdağ’ın “fakr u zarûrete düşmüş Âkif” tahmini, İşli’nin aynı görüşmede aktardığı somut detaylarla doğrudan çelişiyor. İşli, paşaya yazılan methiye mektubunun “altın varaklı, böyle yazıyla” gönderildiğini açıkça söylüyor. Altın varaklı kâğıt, dönemin pahalı ve özel siparişle hazırlanan lüks malzemelerindendir. Bu malzemeyi kullanan kişi, en azından bu masrafı karşılayabilecek kadar ekonomik açıdan güçlü olmalıdır. Burada açık bir mantıksal çelişki vardır.
Sefalet içindeki bir kişi, bir paşaya altın varaklı kâğıtla mektup yazmaz; çünkü o malzemeyi temin edebilmek başlı başına ekonomik olanağa işaret eder. Tersi de doğrudur: Eğer kişi o malzemeyi temin edebiliyorsa, o anki sıkıntısı “fakr u zaruret” düzeyinde değildir. Düzdağ’ın “yoksullukta para istemek” tahmini, İşli’nin aynı anlatım içinde aktardığı bu somut ayrıntıyla bağdaşmaz. Kendi içinde tutarsızlık taşıyan bir belgenin doğrudan kanıt olarak kullanılması başlı başına bir sorundur.
Çift katmanlı belirsizliğin birbirini destekleme operasyonu
Yukarıda ortaya konan farklılıklar, makalenin temelinde yatan, çok daha derin bir dayanak hatasına işaret ediyor. Bu hata, iki ayrı şüpheli kaynağın birbirine destek olarak sunulması yoluyla, görünürde bir kanıt zinciri inşa etmekte.
Yazar bir yandan kendi şahsi arşivinde bulunan belgenin Mehmed Âkif’e aidiyetini ve içerdiği hediye talebinin gerçekliğini desteklemek üzere Düzdağ tanıklığını, “Âkif’in başka bir bağlamda da hediye istediği bilgisinin var olduğu” şeklinde kullanıyor. Öte yandan, Düzdağ tanıklığında atıfta bulunulan belge, Fazıl Ayanoğlu’nun arşivinde bulunduğu iddia edilen, ancak bugüne dek hiç kimse tarafından doğrudan görülememiş, varlığı yalnızca İşli’nin sözlü aktarımına ve Düzdağ’ın bunun üzerine yürüttüğü tahmine dayanan bir belgedir. Yani bu birinci belgenin varlığı dahi bağımsız olarak doğrulanamamış durumda.
Ortaya çıkan tablo özetle şudur: Sahiciliği şüpheli bir belge (yazarın arşivindeki taziye mektubu), varlığı sözlü tanıklığa dayanan başka bir şüpheli belge (Ayanoğlu arşivindeki olduğu söylenen, ancak henüz ortada olmayan methiye mektubu) ile desteklenmeye çalışılmakta. Bir başka deyişle: Ayanoğlu’nda olduğu iddia edilen ama ortada olmayan belge birinci sırada, yazarın elindeki sahiciliği kanıtlanmamış belgeyse ikinci sıradadır. Bu iki şüpheli kaynak, birbirini doğrulamak üzere yan yana getiriliyor.
Akademik kaynak kullanımı açısından bu durum ciddi sorunlar barındırmakta; zira iki belirsizliğin yan yana gelmesi kesinlik üretmez. Bağımsız olarak doğrulanamayan iki kaynağın birbirine yaslanarak güçlü bir kanıt zinciri oluşturduğu izlenimi yaratılması başlı başına bir yanılgı ve yanıltmadır. İki bağımsız ve sağlam kaynağın birbirini desteklemesi iddianın kuvvetini artırırken, iki şüpheli kaynağın birbirini “desteklemesi” yalnızca aynı belirsizliğin iki kez tekrarlanması anlamına gelir. Sıfır ile sıfırın toplamı sıfırdır.
Başlık ile sonuç arasındaki uyumsuzluk
Makalenin başlığında “aidiyeti şüpheli tarih manzumesi” ifadesi kullanılmış. Bu ifade, akademik açıdan ihtiyatlı, sorgulayıcı bir çerçeveleme sağlar; başlık, okurda “bu konunun henüz kesinleşmediği” beklentisini uyandırır. Ne var ki, sonuç bölümünde yazar çok daha net bir dile geçiyor: “Şiir doğrudan Âkif’e ait olmayıp Süleyman Fâik Bey’in ölümünden iki sene evvel vefat eden Cerrâhî şeyhi Mehmed Rızaeddin Efendi için Remzî tarafından yazılmış; Âkif tarafından bazı değişiklikler neticesinde Fâik Bey’in ailesine sunulmuştur.”
Yine sonuçta manzumenin “orijinal olmadığı son derece açık” hükmü veriliyor; başlıktaki ihtiyat, sonuç bölümüne gelindiğinde tamamen terk ediliyor. Bu da makalenin kendi içinde tutarlı bir duruş sergilemediğini gösteriyor.
Makalenin genelinde yazar son derece ihtiyatlı ve bununla birlikte cevabı verilememiş sorular soruyor; şu ifadeler metinde sıkça karşımıza çıkıyor: “Buradaki birinci şair kendisiyse ikincisi kimdir?”, “muğlaktır”, “belirlenememektedir”, “tespit edilememiştir”, “açık değildir”, “şimdilik cevapsızdır”, “ulaşılamamıştır”, “belli değildir”, “bilinmemektedir.” Bu ifadeler, yazarın belgeye ilişkin temel soruların yanıtsız kaldığının açık itirafıdır.
Metinde cevapsız bırakılan soruların önemli bir kısmı, makalenin temel iddialarını doğrudan etkileyen sorulardır: Mektup kime gönderildi? Hangi adresten yazıldı? Hangi tarihte yazıldı? Muhatap bu mektubu aldı mı? Hediye talep edildi mi; edildiyse karşılık görüldü mü? Remzî kimdir? Tüm bu sorulara metin boyunca “belli değil”, “muğlak”, “tespit edilemedi” yanıtları veriliyor.
Sonuç bölümüne gelindiğinde ise yazar bambaşka bir üsluba geçiyor. Burada artık sorular yok; net/peşin hükümler var: “Şiir Âkif’e ait değildir”, “Âkif tarafından bazı değişiklikler neticesinde sunulmuştur”, “Hami-mahmi ilişkisi noktasında geleneğe bağlandığı görülmektedir”, “Biyografik portresine yeni bir renk katmıştır.” Metinde “muğlak” denen şey sonuçta aniden “açık” hale geliyor. Yazı boyunca “belirlenememiş” olan, sonuçta “belirlenmiş gibi” sunuluyor. Bu ifade değişiminin gerekçesi okuyucuya hiçbir şekilde açıklanmıyor.
Eğer metnin genelindeki ihtiyat sonuç bölümünde yerini kesin hükümlere bırakıyorsa, bu dönüşümü meşrulaştıracak yeni bir kanıt veya yeni bir akıl yürütme sunulmalıdır. Makaledeyse böyle bir geçiş gerekçesi bulunmuyor ve yazar kendi metninde itiraf ettiği belirsizlikleri makalenin sonunda görmezden gelerek doğrudan kesin hükümlere yöneliyor. Dolayısıyla, sonuç bölümünde ulaşılan kesinlik derecesi, metnin önceki tartışmalarıyla örtüşmüyor.
“Peşin hüküm” suçlamasının bumerang etkisi
Yazar sonuç bölümünde Mehmed Âkif’in istiğnasına ve menfaat kaygısından uzak duruşuna dair Orhan Okay, İbrahim Kavas gibi araştırmacıların verdiği yargıların “belki de eldeki veri eksikliğine bağlı peşin hükümler” olarak değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürüyor. Oysa söz konusu araştırmacıların ulaştığı kanaatler Âkif’in yaşamı boyunca kaleme aldığı eserler, mektuplar, yakın çevresinin tanıklıkları ve kapsamlı arşiv çalışmaları üzerine inşa edilmiştir.
Peşin hüküm, tanım gereği, yeterli kanıt elde edilmeden verilmiş yargı demek. Bu tanım çerçevesinden bakıldığında karşımıza şu iki manzara çıkıyor: Bir yanda Orhan Okay’ın yargısı vardır; onlarca yıllık Âkif çalışmaları, Âkif’in eserlerinin taranması, mektuplarının incelenmesi, döneminin tanıklıklarının değerlendirilmesi sonucunda varılmış kapsamlı bir kanaat. Öte yanda yazarın yargısı vardır; sahiciliği doğrulanmamış, imzası Âkif’in imzasına uymayan, el yazısı örnekleri karşılaştırılmamış, provenansı belirtilmemiş, üslup uyumsuzluğu gösteren tek bir belge üzerinden varılmış kanaat.
Bu karşılaştırma, “peşin hüküm” eleştirisinin hangi tarafa daha kolay uygulanabileceği sorusunu beraberinde getiriyor. Bu durum, yazarın eleştirdiği metodolojik problemi kendi argümantasyonu içerisinde yeniden üretmesi; başka bir ifadeyle, bizzat sergilediği yaklaşımı karşı tarafa atfetmesi sonucunu doğuruyor.
Asıl peşin hüküm, doğruluğu kesinleşmemiş tek bir belgeden hareketle, bir şahsiyetin biyografisini yeniden yazmaya girişmektir. Köklü, çok kaynaklı, uzun yıllara yayılan araştırmalar sonucu varılmış kanaatleri “veri eksikliği” gerekçesiyle peşin hüküm sayan yazar, kendi tezinin de tek bir belgeye, sahiciliği bile kanıtlanmamış tek bir belgeye dayandığını düşünmüyor; düşünse de görmezden geliyor.
Bir akademisyen için, “Âkif’in bilinmedik bir mektubunu buldum” demek, doğrulama yükümlülüğüyle birlikte gelir. Bu yükümlülük yerine getirilmeden, üstelik önceki araştırmacılar “peşin hükümlü” sayılarak kesin hükümlere geçilmesi, akademik tartışmanın sağlıklı işleyişi bakımından bazı sorunlar doğurur. Mevcut makale bu bakımdan münferit bir vaka olmaktan çok, daha geniş bir metodolojik ihtiyatsızlığın somut yansıması olarak okunabilir.
Genel değerlendirme
Yukarıda ortaya konan eleştirel mülahazalar, ele alınan makalenin metodolojik, olgusal, mantıksal ve kaynak kullanımı açısından ciddi sorunlar barındırdığını gösteriyor. Bu sorunlar tek tek değil, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, makalenin temel iddiası olan “söz konusu belge Mehmed Âkif tarafından kaleme alınmıştır ve onun biyografik portresine yeni bir renk katmaktadır” tezini kanıtlayamadığını ortaya çıkarıyor.
Belgenin sahiciliği konusunda kritik şüpheler var: Belgede Âkif’in kırk yılı aşkın yayın hayatında istisnasız sürdürdüğü “Mehmed Âkif” imzasının yerine “M. Âkif” kısaltması kullanılmış. El yazısı karakteristikleri, bilinen Âkif yazılarındaki akıcılık, eğim, kalem baskısı gibi özelliklerden farklılaşmakta. Belgenin provenansına ilişkin hiçbir bilgi sunulmamış; hiçbir paleografik veya bilirkişi raporuna da yer verilmemiş. Sadece belgedeki imzadan hareketle, bu Âkif’in denerek geçilmiş.
Şiirin aidiyeti meselesinde de ciddi metodolojik sorunlar var: “Remzî” mahlasının kime ait olduğu belirsizken, “Remzî’nin şiiri” ifadesi büyük bir güvenle kullanılmış; karşılaştırma birincil kaynak yerine bir yüksek lisans tezi üzerinden yapılmış; “iki şâir dedi” gibi belge içi kritik bir ipucunun en doğal yorumu (Âkif’in açık atıf yaptığı yorumu) gerektiği gibi tartışılmamış; “bire bir aynı” nitelendirmesinin gerçek farklılıkları gözden kaçırılmış; bir Cerrâhî şeyhi için yazılmış tasavvufi bir mersiyenin sıradan bir kişiye uyarlanmasının pratik mantığı sorgulanmamış.
Argümantasyon düzeyinde, tek bir belgeden yola çıkılarak köklü bir biyografik revizyona girişilmesi, muhatap belirsizken güçlü çıkarımlar yapılması, patronaj çerçevesinin kategorik olarak yanlış uygulanması, dönemin tarih manzumesi geleneğinin görmezden gelinmesi, ekonomik sıkıntı iddiasında döngüsel akıl yürütme gibi sorunlar da bulunmakta.
Belki de en çarpıcı bulgulardan biri, makalenin merkezî argümanlarından birini destekleyen Düzdağ tanıklığının asıl bağlamının makaledeki sunumdan tamamen farklı olduğudur. Söz konusu tanıklık, husumet sahibi birinden başlayan, mektubu görmediğini açıkça itiraf eden başka birine geçen, tarihini ve içeriğini bilmediğini söyleyerek tahmin yürüten bir uzman üzerinden YouTube görüşmesine intikal eden, sonunda akademik makaleye taşınan dört kademeli bir aktarım. Üstelik bu aktarımdaki belge içsel olarak da çelişkiler (yoksulluk tezi, altın varaklı kâğıt, vs.) barındırmakta.
Mevcut bulgular ışığında, çalışmanın temel öncülü ikna ediciliğini büyük ölçüde kaybetmiştir. Sahiciliği uzman görüşüyle reddedilmiş bir belge üzerine inşa edilmiş çalışmanın revize edilerek düzeltilmesi mümkün değildir; zira makalenin sunduğu tüm yorumlar, çıkarımlar ve sonuç hükümleri sahiciliği doğrulanmamış bir öncüle dayanmakta. Belge Âkif’e ait değilse, ne “Berlin’den yazılmış bir taziye mektubu” ne “patronaj ilişkisine girmiş bir şair” ne de “intihal edilen bir tarih manzumesi” söz konusudur. Bu kavramların hiçbiri dayanak bulamayacağı gibi, bunlardan türetilmiş biyografik revizyonun da hükmü kalmamakta.
Bu durumda, akademik literatürde tartışmalı bir kaydın yerleşik hale gelmemesi için, çalışmanın yeniden değerlendirmeye tabi tutulmasının gerekli olduğu düşünülmekte. Nitekim makalenin yayımlandığı dergi COPE, DOAJ, OASPA ve WAME ilkelerini benimsediğini “Etik İlkeler ve Yayın Politikası”nda açıkça beyan ediyor ve bir çalışmanın temel bulgularının güvenilirliğini ciddi biçimde etkileyen durumlarda editoryal müdahalenin gerekli olduğunu belirtiyor. Söz konusu makalede sorun küçük bir hata, bir rakam yanlışı veya bir atıf eksikliği değil; makalenin tüm iddialarının dayandığı belgenin sahiciliğinin reddedilmesidir.
Bütün bu eleştirilerin sonunda altını çizmek istediğim bir yer daha var: Mehmed Âkif gibi adının geçtiği her yerde karakteriyle, ödün vermez kişiliğiyle anılan birine ait olduğu öne sürülen belgenin sorgulanmadan kabul edilmesi, çoğu zaman bilinçli bir kasıttan değil, böyle bir şahsiyete dair yeni bulguya ulaşma arzusunun yarattığı kabul eğiliminden kaynaklanır. Bu duygu kendi başına insani ve hatta motive edici olabilir; ne var ki, Âkif’in büyüklüğü, kendisine atfedilecek her belge için en titiz akademik sınamayı bizzat zorunlu kılmaktadır.
Belgelerin sorgulanmadan kabul edilmesi, görünürde Âkif’in mirasını zenginleştiriyor gibiyse de, uzun vadede tam aksi bir sonuç doğurur: Literatüre yanlış kayıtların girmesi! Bu da zamanla Âkif’in gerçek portresinin bulanıklaşmasına yol açar. Bu eleştirel mülahazaların asıl kaygısı budur. Söz konusu çalışmanın yazarının ve makalenin yayımlandığı derginin, bu yazıda dile getirilen sorunları akademik camianın beklediği titizlikle değerlendireceği, gerekli düzeltici adımları atarak hem kendi araştırma çizgisinin sürekliliğini koruyacağı hem de Âkif literatürüne yapılacak doğru katkıların yolunu açacağı umulur.
KAYNAKLAR
Murat Bardakçı, “Mehmed Akif yılına ufak bir katkı: Peygamber torununun ABD Başkanı’nın oğluna yazdığı Mehmed Akif mektubu”, 14.11.2021.
Melih Sâdık Küçüker, “Necdet İşli ile Sözlü Tarih Görüşmesi”. YouTube, 08 Ağustos 2024, dakika: 1:06:08-1:10:20.
Necmettin Turinay, Mehmet Rüyan Soydan, Selçuk Karakılıç, Arkamda Serilmiş Yere Bir Mazi-Mehmet Akif’in Mektupları-1. Türkiye Büyük Millet Meclisi Yayınları, Ankara, 2021.
[*] Ozan Kolbaş, "Atıyye-i Münâsibeye Mukâbil Neşîde-i Târîhiyye: Mehmed Âkif Ersoy’un Yayımlanmamış Taziye Mektubu ve Aidiyeti Şüpheli Tarih Manzumesi", Selçuk Türkiyat, DergiPark, Nisan 2026
Önceki Yazı
Ruhu kaçan sinema
“Nedense bütün karakterler, bir destanda olabileceği gibi tek boyutlu kalmış filmde. Oysa bir destanı bugün yeniden anlatmanın anlamı, ona çağımızın ruhunu katabilmektir.”
Sonraki Yazı
Haftanın vitrini – 33
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Alelade Bir Cinayet / Bizum Rize / Hangi Liberal Demokrasi / Hayata Dair Şeyler / İkinci Beden / Medusa’nın Gözleri / Savaş / Sınıfı Anlamak / Tanpınar’ı Okudukça Okuyorum / Uyuyan Hatıralar