Volkan Hacıoğlu ile söyleşi:
Şiire çırak olmak
“Muammer Hacıoğlu’nun kimliği bazen üzerimde bir gölge gibi yükseliyordu. Yakın ve uzak çevremin benden beklentileri, 'onun gibi' muhalif bir yaşamın ve şiirin yoluydu.”
Volkan Hacıoğlu
Okurunuzun gizli aristokrat şiir stilini öğrenmek için hangi okuldan mezun olacağını düşünüyorsunuz? Yakın bir kronolojide şiirde bir kırılma noktası yaşayacağınız görüşündeyim. Bu, şiirinizin negatif bir evrilmeye döneceği anlamı taşımıyor. Fakat negatif kırılma noktası insanı yeni bir şiire doğru yolcular. İçtenlikle şunu öğrenmek istiyorum: Poetik anlamda bu kırılma noktasını ne zaman yaşayacaksınız ve şiirinizi ne zaman değiştireceksiniz?
Öncelikle klasik aristokrasiden ziyade modern meritokrasinin poetika estetiğine daha yakın durduğumu belirtmek isterim. Tabii burada aristokrat ifadesini bir metafor olarak kullandığınızı da gözden kaçırmamak gerekir. O nedenle, aynı metafordan hareketle, okul kavramını da daha figüratif bir düzleme taşıyabiliriz. Bazen aklıma ufak tefek aforizmalar gelir. Bunları hemen bir yere not alırım. Gündelik hayatın akışı içerisinde yaşantımızı kurarken ve/veya kurgularken kendimize birtakım sözler veririz. Bu sözleri bazen tutarız, bazen de tutamayız. Kişinin –şair olsun olmasın– kendisiyle yaptığı tartışma çoğu zaman sessiz bir muharebedir. Benim ‘okul’ anlayışım kişinin kendi estetik yaşantısıdır. Bu yaşantı içerisinde gerçekliğin sanatsal yansıtma biçimlerini öğrenir. İnsan bedenen büyüdükçe giysileri kendisine nasıl dar gelmeye başlarsa, duygu ve düşünce olarak büyüyen zihne de insanlar ve mekânlar dar gelmeye başlar. O zaman bahsettiğimiz o estetik yaşantının okulundan ve kendi varoluş ekolümüzün eski versiyonundan ‘mezun’ oluruz. Uzak ve yakın çevremizi tam olarak değiştirmesek de, ona yeni gözlerle bakmayı ve onu yeni bir bakış açısıyla görmeyi öğreniriz. Bu mezuniyet bazen sözünü ettiğiniz negatif bir kırılma noktasına da tekabül edebilir. Gündelik hayat ile estetik yaşantıyı birbirinden ayıran ince çizgi büyük kırılmalara uğrayabilir. Böyle bir durum gerçekleştiğinde şair kendini yeniden icat eder. Siz de bu süreci sorunuzda “Negatif kırılma noktası insanı yeni bir şiire doğru yolcu eder” cümlesiyle zaten ifade etmişsiniz. Bu kırılma noktasını ne zaman yaşayacağımı tam olarak bilmiyorum. Fakat sezgilerim hayatın herhangi bir safhasında böyle bir durumla karşılaşabileceğimi söylüyor. Gündelik hayatın sıradanlığı ile estetik yaşantının gelişigüzel akışı içerisinde bir yerde, duygusal ve düşünsel fay hatları bir gün kırıldığında yeni bir poetika estetiğinin de spiritüel derinliklerden gün yüzüne çıkacağını söyleyebilirim.
Uzak okuyucunun usta bir kalp kırıcı olduğunu siz de düşünüyor musunuz?
Uzaklık zamansal olabileceği gibi mekânsal da olabilir. Baudelaire’in Kötülük Çiçekleri’nin açılış şiirinin bu varsayımsal (hipotetik) uzak okur’a ithaf edilmesi de tesadüf eseri değildir. Şiirin meşhur final dizeleri Sait Maden çevirisiyle hafızama kazınmıştır: “İkiyüzlü okur, –benzerim, –kardeşim, sen!” Baudelaire’in ikiyüzlülükle itham ettiği okur aslında şairin bir tür alter egosudur. Uzak okur, çağlar ve mesafeler ötesinden de olsa, elbette kalp kırıcıdır! Şair her şeyden ve herkesten önce kendi kalbini kırar. İçinde bir ses sonsuzluktan tınılar getirirken, varoluşun korkunç hiçliği de ruhunda yankılanır. Çağımızda artık organik zekânın dışında ve ötesinde gelişen bir yapay zekâ gerçeğiyle de karşı karşıyayız. Yapay zekâ ile organik zekânın karşılıklı etkileşiminden doğacak yeni duygu ve düşünce alanları bugün belki hiç bilmediğimiz ‘kırık kalp’ sendromlarına yol açacaktır. Her şairin ve her okurun kendi hayatının Psikoloji 101 dersinden mezun olması gerektiğini bir önceki soruyla bağlantılı olarak belirtebilirim. Edip Cansever’in Alev’e mektuplarında bunun somut örneğini görüyoruz. Montmartre’da Paris metrosunun Guy Môquet istasyonunda eskizleri üzerinde çalıştığım ve henüz hiçbir yerde yayımlanmamış yeni şiirlerimden birinin manüskrisinde şöyle bir pasaj geçiyor:
[. . .]
Ve Edip Cansever, Alev’e bir mektup daha yazar.
Bugün olsa ona hiç tereddüt etmeden
Kaygılı bağlanma teşhisi koyar psikologlar.
Eski nevrozlar, nerde o eski nevrozlar?
Eski nevrozlar bugünün panik atakları,
Anksiyete nöbetleri, Lacan’a göre Aşk
Neydi? Arzuların maskeli balosu muydu?
Prens Hamlet, diyor Sigmund Freud
Şayet hak ettiğini bulursa kırbaçlanmaktan
Kurtulabilecek biri olup olmadığını
Sorduğunda haklı değil miydi?[1]
[. . .]
Paris, Montmartre,
Eylül 2025
Şiirinizin bir oluğu Anglosakson tarzı taşırken, bir oluğu da Birinci Yeni’den itibaren –modern Türkçenin yaratıcısı Nâzım Hikmet’i de atlamadan– Türk Cumhuriyet edebiyatı tedrisatından geliyor. Ne dersiniz?
Bu iki tez için de doğru bir saptamada bulunduğunuzu söyleyebilirim. Şiirle olan bağım, şair ve yazar çevresiyle erken yaşta tanışmış olmamdan dolayı daha organik bir yapı kazandı. Fazıl Hüznü Dağlarca, Attilâ İlhan gibi Türk şiirine yön vermiş şairlerin şiir kitaplarını imzalı olarak okumak, onlarla uzun süren dostluk ve arkadaşlık ilişkileri içerisinde olmak bana çok şey kazandırmıştır. Anglosakson stilini de çeviriyle olan yakın ilgime borçluyum. Şiire başladığım yıllarda hareketli bir şiir ve çeviri ortamı vardı. Orhan Veli, Cemal Süreya, Melih Cevdet Anday gibi şairler çeviri kültürümüzü ve kütüphanemizi zaten zenginleştirmişlerdi. Örneğin, Edgar Allan Poe’nun “Annabel Lee” şiirini Anday çevirisiyle okumanın ayrıcalığını hisseden bir kuşaktan gelmekten de memnuniyet duyuyorum. Nâzım Hikmet külliyatını aynı şevkle, erken yaşlarda okumuş olmam da Türkçenin sırlarını çözmemi kolaylaştırmıştır. Kişi, şair kimliğinden önce bu tür bir kültür ortamında yetiştiğinde, tercüme bahsinde ve hususunda ister istemez bir hassasiyet geliştiriyor. Yabancı dillere olan ilgim de şiir ve çeviri bağlamında erken yaşlarda yoğunlaştı.
On yedi yaşımda Londra’da, İngiliz bir ailenin yanında kaldım. Müteveffa İngiliz Mrs. Violet Grant’in kişisel tarihimde özel bir yeri vardır. Londra’nın Kingsbury bölgesindeki iki katlı klasik İngiliz evinin kapısını ilk çaldığım günü, aradan otuz sene geçmesine rağmen daha dün gibi hatırlıyorum. Hava her zamanki gibi yağmurluydu. Tenha caddede yürürken kendi ayak seslerimi duyuyordum. Kırmızı tuğlalı duvarın ortasındaki kapıyı çaldıktan birkaç dakika sonra demir kilit gıcırtıyla açıldı. Parlak gri gözleri, dağınık kıvırcık saçları ve kelimeleri dilinde yuvarlayan o inanılmaz “mahallî” İngilizcesiyle beni karşıladığı gün aramızda herhangi bir samimiyet oluşacağına dair hiçbir emare yoktu. İsmimi telaffuz edemediği için “Volkan” yerine “Walter” diyordu. Benim odam üst kattaydı. Okuldan gelir gelmez asırlık meskenin dar ahşap merdivenlerinden hemen yukarı çıkar, üstümü değiştirirdim. Bayan Grant’in alt kattan gelen sesi ve o sesin sihirli tınısı hâlâ kulaklarımdadır:
“Walter! Walter! Your dinner is on the table!”
(“Akşam yemeğin hazır.”)
Akşam yemeğini soğutmamam gerektiğini kendine özgü İngiliz üslubuyla ve sesine ahenk katarak söylerdi. Ben aşağıya inene kadar, aynı cümleyi her seferinde giderek artan yüksek ses tonuyla ve bir anne edasıyla defalarca tekrarlardı. Akşam yemeğinden sonra hayatının dramatik hikâyesini anlatırdı. İlk günler o otantik İngilizceden hiçbir şey anlamıyordum. Bunu kendisine söylediğimde o harika kahkahalarından birini atarak, “Dinlemiyorsun ki!” diyordu. Gözkapaklarım ağırlaşıp uykum gelmeye başladığında, beni “biraz daha dondurma” ile şakayla kandırıp anlatmaya devam ederdi. Uykulu bilinçaltıma o gerçek İngilizce her gece öyle bir işledi ki, birkaç hafta sonra söylediklerini çok rahat anlamaya başladım. İngilizce konuşmam da şahane bir akışkanlık kazanmıştı. Tam bir mucizeydi! Sabahları buzdolabından süt kutusunu çıkarıp yarıya kadar dolu çay kupasına döktüğünü gördüğümde şaşırmıştım. İngilizlerin meşhur sütlü çayıyla onun sayesinde tanışmış oldum. Bazı günler okuldan geldiğimde Bayan Grant’in bir kâğıt parçasına yazarak bıraktığı notu masanın üzerinde bulurdum:
“Gone over the road. Won’t be long!”
Pratik zekâsıyla İngilizceyi yapmacıksız (unaffected), en doğal haliyle konuşur ve yazardı. Havada uçan sinekten bahsederken cümlesine “He don’t” diye başlardı. Gramer komiserleri misali “He don’t yanlış! ‘Does’ gelince ‘S’ kaçar. ‘S’ gelince ‘Does’ kaçar” demek gibi ukalalıklarım olmadı. Ayrıca havada uçan sineğin erkek olduğunu nereden biliyordu? Hiç sormadım. İngilizcenin en doğal halini kendisinden öğrendiğim Violet Grant, Spice Girls’den birinin babasıyla ahbaptı. Müzisyenlerin, ressamların, şairlerin, tiyatrocuların, edebiyatçıların ve daha birçok sanatçının uğrak yeri olan evinde şiir, müzik ve muhtelif sanat mevzuları üzerine İngilizlerin “table talk” dedikleri (ki Coleridge’in de bu isimde bir eseri vardır) güzel sofra sohbetlerimiz olurdu. Tilkilerin ve sincapların dolaştığı, yemyeşil biçilmiş otlarla kaplı arka bahçede sessiz ve uzun ikindi vakitlerini Charles Dickens ve Shakespeare okumaları yaparak geçirirdik. Oxford Caddesi üzerindeki Londra kitapçılarından her gün yeni kitaplar alırdım. Türkiye’ye döndüğümde telefonla konuşmaya devam ettik. Beni merak ederdi. Günaşırı arardı. Çocuklarından yana yüzü gülmemişti, belki de o yüzden beni çocuğu gibi sevmişti. Bir keresinde yine bir telefon konuşması sırasında kendisini özleyip özlemediğimi sordu. Ben de “Occasionally” dedim. Üzüldü. Aslında iyi bir şey söylediğimi zannediyordum. Kelimelere duygusal anlamlar yüklemeye o zaman başladım.
Bugün üniversitede İngilizce ders anlatırken, uluslararası konferanslarda konuşma yaparken dinleyicilerin ağzımdan çıktığını duydukları sesin arkasında çocukluk kahramanım Violet Grant’in o kendine has, orijinal İngiliz nidası yankılanır:
“Walter! Walter! Your dinner is on the table!”
Ve masanın üzerinde artık olmayan hüzünlü bir not gelir aklıma:
“Gone over the road. Won’t be long!”
Fotoğrafın altında on yedi yaşın el yazısıyla yazılmış kısa bir şiir biraz solgun olsa da hâlâ okunur:
“Resimlerde kalır
Hep bir parçamız.”
Bir iktisat doçenti olarak, iktisat teorilerinin şiirinize ne gibi katkıları oldu?
Adam Smith ve Karl Marx’tan başlamak üzere klasik iktisat kitaplarını okurken, içlerinden büyük bir şiirin sesinin geçtiğini duyardım. Bu şiir, insanın gündelik hayat içerisinde varoluş koşullarının maddi yasalarını metaforlarla açıklayan bilimsel bir söylemle sarmalanmıştı. Alfred Marshall’ın İktisadın Prensipleri (1890) adlı kitabının açılış cümlesi, kendi Türkçe çevirimle hâlâ aklımdadır: “Ekonomi bilimi, gündelik iş yaşamı içerisinde insanı inceler.” Bu cümleyi ilk okuduğumda bana çok şiirsel gelmişti. Şiir de gündelik yaşantı içerisinde insanı inceleyen bir şey olmalıydı. Elbette bilimsel metinlerin diliyle şiir dili arasındaki temel fark her zaman varlığını koruyacaktır. Fakat teğet noktaları yeni söylemler için daima bir ipucu bırakır. Bir metafor ve imge olarak yukarıda bahsettiğimiz ‘okul’dan mezun olmak için Psikoloji 101 dersinin yanı sıra Ekonomi 101 dersi de şiir müfredatında zorunlu olmalı diye düşünüyorum. Nâzım Hikmet’in 1923 tarihli “Şair” adlı şiirinde geçen bir mısra da aynı duruma işaret etmektedir:
“Şairim
Bir yıl yağan yağmur kadar şiir yazdım.
Fakat asıl
şaheserime
başlamak için
Hafızı Kapital olmayı bekliyorum.”
Nâzım Hikmet’in henüz yirmi bir yaşındayken yazdığı bu şiirde bahsettiği ‘Kapital’, Karl Marx’ın Das Kapital adlı kitabıdır. Bugün kaç şair şiir serüveninde kendi şaheserine başlamak için Hafızı Kapital olmayı beklemektedir? Böyle bir bilinci yirmi bir yaşında kazanmış olduğunu bilmek, Nâzım Hikmet poetikasının evrensel arka planını anlamak için önemlidir. Uluslararası bir bilimsel konferansta Macar Marksist estetik teorisyeni György Lukács ile girdiği tartışma da Nâzım Hikmet’in estetik bilgisinin derinliğine ve bilimsel yanının sağlamlığına işaret eder. Das Kapital adlı eserinde metaların metamorfozunu formlar felsefesiyle açıklayan Alman iktisatçı, sosyolog ve filozof Karl Marx, ironik bir ifadeyle şöyle der:
Açıktır ki, metalar pazara kendi başlarına gidemezler ve kendi hesaplarına değişim yapamazlar. Bu yüzden, aynı zamanda sahipleri olan koruyucularını da tanımamız gerekir. Metalar şeylerdir; bunun için de insana karşı direnme güçleri yoktur. Böyle yumuşak başlı olmasalar bile, insanoğlu zora başvurabilir; bir başka deyişle, insan bunlara zorla sahip olabilir.[2]
Das Kapital okumalarımın şiirime olan katkıları ve etkileri, 2024 yılında yayımlanan Senyör'ün Son Saati adlı şiir kitabımda somut olarak ortaya çıktı. Kitaba adını veren şiir, poetik bir Das Kapital okuması üzerine kurulu. Marx’ın artı-değer kavramını kuramsal düzlemden pratik hayata aktardığı alegorik hikâye, aynı zamanda işçilerin on altı saatlik iş gününden sekiz saatlik iş gününe geçilmesi için verdikleri mücadelenin tarihsel zeminini oluşturuyor. Poetik planda alternatif bir Das Kapital okuması, şiirde “Senyör’ün Son Saati”ni Shakespeare’in “Venüs ile Adonis” adlı şiirinden esinlenen metaforik yorumla sürek avında ölümü çağrıştıran farklı bir şekilde düşünmemize yol açıyor. Şiirde geçen “hayalet kelime” (ghost word) kavramı, sözlüklerde herhangi bir dizgi hatasından dolayı yer alarak yanlış bir şekilde referans gösterildiği halde, gerçekte var olmayan fakat sırf o sayede itibar kazanıp dolaşıma giren kelimeleri ifade etmek için, ilk defa 19. yüzyılda İngiliz filoloji profesörü Walter William Skeat tarafından kullanılmıştır. Gerçek şiir aslında bu türden hayalet kelimelerle kurulur. Diğer bir anlatımla, ‘hayalet kelimeler’ gerçek şiirin kurucu öğeleridir. Estetik yanılsamanın hakikat bahsinde, şiirin kendine has hayalet kelimeleri vardır. Sözlük anlamları haricinde, sadece bir şiirde geçtikleri için itibar kazanan hayalet kelimeler estetik hakikati dile getirirler.
Çok zaman önce –çok zaman önce dediysem ‘90’larda– Tarık Günersel, “Edebiyat ortamı hoyrattır” demişti. Bu, kulağıma küpe oldu. Yine o dönemin deyimiyle genç kalbimden “kötülük ritimleri” geçti. Siz Muammer Hacıoğlu’nun kitapları arasında doğmuş ve bayrak yarışını ondan devralan bir şair ve bir kültür insanı olarak geçmişi ve şimdiki zamanı karşılaştırdığınızda açık bir ifadeyle bu “kötülük ritmini” ya da “hoyratlığı” nasıl değerlendiriyorsunuz? Başınıza neler geldi?
Devraldığım miras bir yanıyla çalışmalarıma şevk kazandırırken, diğer bir yanıyla da omuzlarıma büyük bir sorumluluk yüklüyordu. Muhalif bir duruşa sahip olan Muammer Hacıoğlu’nun kimliği bazen üzerimde bir gölge gibi yükseliyordu. Yakın ve uzak çevremin benden beklentileri, “onun gibi” muhalif bir yaşamın ve şiirin yoluydu. Harold Bloom’un kavramsallaştırdığı Etkilenme Endişesi’ni, Auden’ın Anksiyete Çağı’ndan geçerek göğüsledim. Aslında “onun gibi” bir şiir yazmayacağımı daha başından beri biliyordum. Babam hayattayken de bazen estetik tartışmalarımız olurdu. Sorunuzda “bayrak yarışını ondan devralan bir şair olarak” diyorsunuz. Bu bayrak yarışında kulvar değiştirdiğimi, daha doğrusu baştan beri farklı bir kulvarda koştuğumu düşünüyorum. Başıma neler geldiği konusundaysa, fazla “şikâyet” ettiğim bir şey olmadığını söyleyebilirim. Yürüdüğüm yolda karşıma çıkacak zorlukları baştan kabul etmiştim. Daha yirmili yaşlarımın başlarında şair olarak kabul görmüştüm. Birtakım ‘çevrelerin’ ve ‘çetelerin’ bilerek veya bilmeyerek dışında kalmış olmam, sözünü ettiğiniz kötülük ritminden beni korumuş olabilir. Bu nedenle, sezgisel olarak varlıklarını bir şekilde algılamama karşın, kötülük ritimlerini doğrudan hissetmemiş olabilirim.
Hüsnü
Dağlarca
Bu konuyla ilgili bir anımı paylaşmak istiyorum. Yıllar önce bir gün ev telefonum çaldı. O zamanlar henüz 17-18 yaşlarındaydım. Telefonu açtım. Fazıl Hüsnü Dağlarca, derinlerden gelen karakterli bilge sesiyle, “Volkan,” dedi, “bana kendi şiirinden bir dize oku”. Bir an duraksadım. “Şair adamın aklında bir dizesi olmaz mı?” diye sordu. Anlaşılan o ki, Dağlarca ‘şair’ olduğuma bir şekilde kanaat getirmişti. Belki de o sıralar dergilerde yeni yeni yayımlanmaya başlayan şiirlerimi okumuştu. Fakat daha önce ona hiçbir şiirimi kendim okumadığım için, bir de benim sesimden duymak istemiş olmalıydı. Aklımda dizeler vardı elbette. Hemen birini okudum: “O karanlık ki uyku üzre sonsuzdu an.” Yanında başka bir şair vardı. Okuduğum dizeyi ona tekrarladı ve “İşte bak, adam şair” diye ekledi. Sonra bana, “Şiiri bırakma” dedi ve telefonu kapattı. Hayatımda yaşadığım en ilginç ve en güzel diyaloglardan biriydi. Bir daha görüşemedik. Bana ‘şair’ sıfatını ilk atfeden Fazıl Hüsnü Dağlarca’dır. Ondan bana kalan en büyük miras, “şiiri bırakma” sözü oldu. Bu sözü tutmak boynumun borcu.
Şiire çırak olmakla ilgili başka bir anım daha var. Cahide Sonku son yıllarında bir süre bizim evde kalmıştı. Çok küçüktüm, çekinirdim kendisinden. 27 Aralık 1919, Ölümsüz Cahide’nin doğum günü. 2019’da ‘Cahide Sonku 100 Yaşında’ diye çeşitli etkinlikler yapılsa, belgeseller gösterilse, diye bir temennimi paylaşmıştım. Düşünüyorum da, ne güzel bir tesadüfmüş böyle büyük bir aktrisle aynı evde kalmak! 1980-81. Dört ya da beş yaşındaydım. Her şey ne kadar anlamlıydı! Sabahları erkenden kalkar, babamın takım elbisesini kuru temizleyiciden alırdım. Taksi çağırmaya giderken mahallenin bütün çocuklarını toplardım. Eve gelene kadar arka sokaklarda bir tur atardık. Sokağa çıkma yasağında devriye gezen askerleri görünce apartman boşluklarına saklanırdık. Şiire çırak olmak kolay değildi. Şimdi bakıyorum da, iki haftada şöhret olan şairlere şaşırıyorum.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra şiirde ve edebiyatta büyük bir kopuş yaşandı. Bambaşka bir şiir ve edebiyat ortamı gelişti. Tarık Günersel’in ‘90’larda sözünü ettiği “hoyrat edebiyat ortamı”nın temelleri 1980 darbesiyle atılmıştı! Muammer Hacıoğlu, 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında şiir yazmadı. Bu muhalif bir tavırdı, bir duruştu. Defalarca gözaltına alındı. Selimiye Kışlası’nda hapis yattı. Şiir serüveni, ilk kitabı Altın Mısralar’ın çıktığı 1969’dan, son kitabı Ateş Benzin Emiyor’un yayımlandığı 1979 tarihine kadar 24-34 yaşları arasındaki toplam on senelik bir dönemi kapsar. Bu kısa zamanda şiirleri; aralarında Yılmaz Güney, Kadir İnanır, Kartal Tibet, Cüneyt Arkın gibi Türk sinemasının önde gelen ikonik isimlerinin oynadığı kült filmlerde ve radyolarda okunarak ana akım edebiyat ve sinema literatürüne girmiş ve kültür tarihinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. 1980 sonrasında, Behçet Necatigil’in Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü’ndeki Muammer Hacıoğlu maddesinin, Necatigil’in ölümünden sonra onun iradesi dışında bir müdahaleyle çıkarılması, kötülük ritimlerinin sanırım en belirgin göstergesidir. Necatigil’in ölümünden sonra sözlüğe yapılan müdahaleleri geçersiz sayan Yapı Kredi Yayınları, 2016 yılında, eserin Necatigil’in sağlığında yayımlanan 1978 tarihli orijinal son baskısını nihai versiyon olarak kabul eden tıpkıbasımıyla birlikte açıklayıcı bir not yayımladı. Bu dönemin sosyo-ekonomik koşullarını ve siyasi iklimini göz ardı ederek yapılan her türlü yorum ve değerlendirmeyle birlikte gelişen “tasfiye hamlesi” yanlış olacaktır. Benim şiirimse bambaşka bir mecradan yoluna devam etti. Muammer Hacıoğlu’nun muhalif duruşunu bir sistem eleştirisi olarak kendi poetikamda dönüştürüp estetik boyuta taşıdım.
Bir ayağınız Avrupa’da olduğu için, o coğrafyadaki ve ülkemizdeki şiir ve edebiyat ortamını kıyaslar mısınız? Avrupa’da neler oluyor? Zira ülkemizde konservatif, denetleyici, neredeyse bir ‘açık arama enstitüsü’ne dönüşen edebiyat ortamı ilişkileri ve katman katman kanon yapısı var. Kuzeydeki soğuk ülke Birleşik Krallık’ta, Paris’te, hatta Slav ırkının yaşadığı Balkanlar’da neler oluyor? Davranış biçimleri nasıl? Şiire bakış açıları ne yönde? Şairler telifleriyle geçinebiliyor mu? Çeviri hakkında ne düşünüyorlar? Ve bu topraklardaki eksikliklerle güncel durum denir?
Avrupa’daki şiir ortamıyla, birçok iletişim ağının yanı sıra festivaller sayesinde temas kuruyorum. En son, Romanya’nın kültür başkenti Yaş (Iaşi) şehrinde, 11-18 Mayıs 2025 tarihlerinde düzenlenen dünyaca ünlü şiir festivaline Romanya hükümetinin davetlisi olarak, 12 ülkeden tanınmış 70 şair arasında Türkiye’yi temsilen katıldım. Ülkelerin tanıtımı için bu tür kültür etkinlikleri önem taşımaktadır. Yaş şehri kültür başkenti olmasının yanı sıra, aynı zamanda akademik hayatın yoğun olduğu bir üniversite kenti. Şehrin üniversitelerinde ve liselerinde de şiir okumaları yaptık. Şiir festivalinin ikinci günü, 12 Mayıs 2025 tarihinde Rumen şair Vasile Alecsandri’nin ismini taşıyan okulda, Türk şairlerden yaptığı önemli çevirilerle şiirimizin önde gelen isimlerinin Romanya’da tanınmasını sağlayan Bükreşli şair Niculina Oprea’nın Rumenceye çevirdiği “Arkadya Oteli” adlı şiirimi okuduktan sonra, söyleşi sırasında kolej öğrencilerinin, “Mutluluk nedir?” sorusu üzerine biraz düşündüm. Abidin Dino, Nâzım Hikmet’e mutluluğun resmini yapabildi mi? Rumen öğrenciler gerçekten çok zeki ve çalışkanlar. Şiir ve felsefe üzerine düşünüyorlar. Önemli sanatsal ve estetik sorunlar hakkında kafa yoruyorlar.
Türkiye’den Volkan Hacıoğlu, Litvanya’dan Jurga Žąsinaitė ile Eminescu şiirleri seslendirdik. “Romanya’nın Lord Byron’u” olarak tanımlanan Mihai Eminescu’nun gazetecilik faaliyetinden ve 1877-1883 yılları arasında Timpul dergisinde editörlük yaptığından, Şubat 1880’den Aralık 1881’e kadar da gazetenin baş editörlüğünde görev yaptığından haberimiz yoktu. 14 Mayıs Çarşamba günü, Eminescu’nun Copou Parkı’ndaki anıtının önünde, şair Maria Ivanov bizlere Romanya’daki Timpul dergisinin yeni bir sayısının Moldova Cumhuriyeti’ndeki baskısını sundu. Bu dergi, 1876’da kurulan ve onun devamı niteliğinde olan tarihî derginin adını taşıyor ve Mayıs 2021’de Kişinev’de Mihai Vacariu, Dumitru Crudu ve Adriana Nazarciuc’in katılımıyla, o zamanlar sadece StarNet’ten baskı parası alarak, Alexandru Machedon, Aurelia Salicov ile birlikte yayın hayatına başladı.
Derginin genel yayın yönetmeni Dumitru Crudu’nun rehberliğinde izlediği yolu Maria bizlere anlattı. Yayın kurulunu nasıl oluşturduklarını ve her birinin dergiyi yakında okula başlayacak olan çocukları olarak gördüklerini söyledi. Dergi ekibi oldukça renkli bir kadroya sahip: Genel yayın yönetmeni Dumitru Crudu, editör-stilist Fulga Poiată, muhasebeci Liliana Ivanov, editörlük genel sekreteri Augustina Visan, teknik editör Teo Pricop, sosyal medya yöneticisi Valeria Saculțanu.
Yatay bir hiyerarşiye göre şekillenen Timpul dergisini Maria bizlere adeta bir genel yayın yönetmeni edasıyla sundu. Bu durumu, 2022 yılından bu yana derginin sayfalarında Ukrayna savaşını konu alan şiirleriyle yer alan ve derginin tüm etkinliklerine katılan şair Radmila Popovici de doğruladı.
On yıl önce 2015’de Paul Valéry’nin doğum yeri olan Fransa’nın Sète kasabasında düzenlenen Akdeniz’in Akdeniz’de Yaşayan Sesleri (Voix Vives de Méditerranée en Méditerranée) adlı uluslararası şiir festivaline konuk olmuştum. Fransa’da da çok hareketli bir şiir ortamı var. 2025 yılının eylül ayında, Paris seyahatim sırasında Ressamlar Tepesi olarak bilinen Montmartre semtindeki kitapçıları gezerken, bir sahafta rastladığım Fransızca bir antoloji dikkatimi çekti. Ramsay Yayınları’ndan çıkan 1977 tarihli kitabın eskimiş siyah bez cildinin üzerinde, George Schehadé isminin hemen altında majiskül harflerle “ANTHOLOGIE DU VERS UNIQUE” yazıyordu. Lübnan asıllı Fransız şair ve piyes yazarı Schehadé’nin ismi, şiire meraklı olmayan okurlara ilk başta aşina gelmeyebilir. Şairin yaşamöyküsüne baktığımızda, ilk şiirlerini Saint-John Perse’ün Commerce dergisinde yayımladığını görürüz. Avrupa’ya 1933’teki ilk seyahatinde Max Jacob ve Jules Superville ile tanışmıştır.
Schehadé’nin hazırladığı antolojiyi karıştırmaya başladığımda, her sayfaya özenle yerleştirilmiş Fransızca dizelerle karşılaştım. Antolojinin adından da anlaşılacağı üzere, kendine has mısralar bütün bir sol sayfanın (verso) altında ve sağ sayfanın (recto) üstünde, sırayla okunurken zikzak çizecek şekilde duruyordu. Her mısranın ilk harfi büyük puntolarla basılmıştı. O gün kitabı sahaftan satın alıp Paris’te kaldığım ve Schehadé’nin de mezarının bulunduğu Montmartre Mezarlığı manzaralı evde okumaya başladım. Dizelerin kendilerine özgü yalınlıkları ve sayfa üzerindeki yankıları, okuma edimine içinden (bağlamından) kopup geldikleri şiirlerden daha başka bir tını katıyordu. Antolojiyi okuduktan sonra aklıma bir müzik terimi olan ‘Yüksek Oktavlar’ düşüncesi geldi. Okuduğum dizelerin müzikaliteleri, ait oldukları şiirlerdeki yüksek oktavları temsil ediyordu. Schehadé’nin aklında antolojiyi hazırlarken büyük bir ihtimalle yüksek oktavlar yoktu. Fakat onun antoloji ekseninde gerçekleştirdiği şiir girişimi daha başka çalışmalara ilham verecek türdendi.
Sizin deyiminizle kuzeydeki soğuk ülke Birleşik Krallık’ta şiir yeni ivmelenmeler yakalıyor. Robin Barrat’ın kendi şiirlerimin de yer aldığı tematik antolojilerini ve Poetry for Mental Health dergisini takip ediyorum. İngiltere’de Essex Üniversitesi’nde hukuk alanında doktora çalışması yapan Furkan Çirkin’in editörlüğünü yaptığı ve 2013 yılında yayın hayatına başlayan Yelkensiz şiir dergisi, 2026 yılından itibaren bir konuk jüriyle birlikte Yelkensiz Şiir Ödülü verecek. 2026 yılının konuk jüriliğini ben yapacağım. Bu format da İngiltere’ye özgü bir durum. Tek şiire tek bir jüri tarafından verilen bir ödül. Yine irtibatta olunan kanallar aracılığıyla, ödül alan şiirin yabancı dillere çevrilmesi amacıyla, başta Londra merkezli “Poetry Translation Centre” ve İtalya ile Portekiz’de irtibatta olunan kuruluşlar olmak üzere, dünyanın farklı yerlerinde görünürlük kazanması için bir süreç başlatılacak.
Şairler elbette telifleriyle geçinemiyorlar. Şiir piyasa ilişkilerinin dışında kaldıkça –ki öyle olması daha doğru– bu durum maalesef değişmeyecektir. Türkiye’de de uluslararası festivaller giderek gelişiyor. 1-4 Haziran 2023 tarihinde Haydar Ergülen’in direktörlüğünde düzenlenen 11. Uluslararası Eskişehir Şiir Festivali’ne katıldım. Bu festival bile tek başına Türkiye’yi uluslararası platformlara taşımaya yeter diye düşünüyorum. Haydar Ergülen bu festivali çok profesyonel bir şekilde sürdürüyor.
Şiirinizde alan sosyolojisinin eksikliğini hissettiniz mi? Sokağın, çarşının, pazarın ve ötekilerin sesini tornavidanızla şiirinize neden atmadığınızı net bir eleştiriyle sormak istiyorum. Bu eksiklikleri bir kırılma noktasında giderebilecek misiniz? Ötekilerin acılarını hücre hücre şiirle nasıl hafifletebilirsiniz?
Şiirimde alan sosyolojisinin eksikliğini düşündüğümde aklımda hep Puşkin’in meşhur anekdotu dolaşıyor: Puşkin yeni bir şiire başlamadan önce çarşı pazar dolaşır, halk arasındaki konuşmaları dinlermiş. Sokağın, çarşının, pazarın ve ötekilerin sesini şiirime taşımak konusunda farklı estetik bakış açıları geliştirmeyi düşünüyorum. Mor Taka dergisinde yayımlanan “Lombard Caddesi” adlı şiirimde bunun bir örneğini verdim. Bu şiirde Brüksel’in tarihî Büyük Pazar Meydanı’nı (Grote Markt), Biracılar Caddesi’ni (Rue de Brasseurs), Paul Verlaine’in Arthur Rimbaud’yu revolverle bileğinden yaraladığı sokağın turistik keşmekeşini şiire taşıdım. Şiirde salt realitenin yanı sıra tarihsel ve güncel olguları/olayları birleştiren ve sanat potasında eriten gerçeküstü sahneleri daha çok seviyorum. Yukarıda sözünü ettiğim Montmartre’da, Paris metrosunun Guy Môquet istasyonunda eskizleri üzerinde çalıştığım ve henüz hiçbir yerde yayımlanmamış yeni şiirlerimden birinin manüskrisi de böyle bir arka plan üzerine kurulu. Yeni kırılma noktaları her şairin kişisel yaşantısında elbette yeni şiir anlayışlarına yol açar. Ötekilerin acılarını hafifletebilmenin en sanatsal yolu sosyal gerçeğe empatiyle yaklaşmaktır.
NOTLAR
[1] Sigmund Freud’un Alman yazar Arnold Zwieg’a yazdığı 1936 tarihli mektuptan alıntılanarak Türkçeye mısra formunda uyarlanan satırlar.
[2] Karl Marx, “Değişim”, Das Kapital (I. Cilt, I. Kitap, I. Kısım, II. Bölüm), çev. Alaattin Bilgi, Sol Yayınları, Kasım 1993 (4. baskı), s. 99.
Önceki Yazı
Savaş Üstüne Savaş:
Ne uğruna savaştığını unutma
“Paul Thomas Anderson’ın son filmi hem faşizme 'Hiçbir yere gitmiyoruz' diyen bir uyarı hem de zorbalara karşı mücadele eden herkesin 5, 10 veya 50 sene sonra izleyip 'Savaştık, savaşıyoruz, savaşacağız' diyebileceği bir direniş güncesi.”