• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Bereketli Vadinin Tembelleri’nden yapay zekâ çağına reddiye:

Eylemsizliğin estetiği ve aylaklığın politiği

“Cossery’nin karakterleri tembelliği seçmişti. Gelecekte ise milyonlarca insan, yapay zekâ yüzünden tembelliğe (çalışmama özgürlüğüne değil, çalışamama zorunluluğuna) mahkûm edilebilir.”

Albert Cossery

ÖYKÜ GİZEM GÖKGÜL

@e-posta

DENEME

4 Haziran 2026

PAYLAŞ

Bereketli Vadinin Tembelleri (Les fainéants dans la vallée fertile) modern insanın anlam dünyasını üzerine kurduğu temel putlardan biri olan üretkenlik fetişizmine bir itiraz. Gürültülü kalabalıktan uzakta, kendi dingin, ağır ve neredeyse kutsal döngüsüne çekilen baba, amca ve üç oğuldan oluşan, aylak bir ailenin hikâyesini aktarırken; okuru Mısır’ın sıcak ve ağır havasında, eylemsizliğin bir yaşam biçiminden ziyade varoluşsal bir direniş olarak örgütlendiği bir eve davet ediyor. Bu açıdan roman, tembelliği, verimli bir coğrafyada canlı bir atalet pratiği sahneleyerek hem estetik bir biçim hem de radikal bir politik deneyim olarak tartışmaya açıyor.

Romanda biçimle içerik muazzam bir uyum içinde. Eser, konu edindiği tembelliği metnin ritmine, cümle yapısına ve anlatı tekniğine de taşıyor. Dil minimal; tekrarlar, basit sahne düzenleri ve durağan diyaloglar anlatımın temposunu kasten yavaşlatıyor. Bu anlatım ekonomisi, okuru modern dünyanın hızından koparıp karakterlerin uykulu ve yarı bilinçli evrenine hapsediyor. Nitekim eser hızlı bir kurguya veya karmaşık entrikalara yaslansaydı kendi felsefesiyle çelişirdi, çünkü romanın fikri kadar ritmi de yavaşlık üzerine kurulu. Eser “nasıl anlatıldığı” ile “ne anlatıldığı” arasındaki mesafeyi azaltmayı deneyerek, okurun sayfalar arasında yolculuk yaparken karakterlerin uyku vadisinde soluklandığını hissedebileceği alanlar açıyor; adeta uykunun diliyle yazıyor. Bu noktada yazar toplumsal değer yargılarını tersyüz ediyor. Modern toplumda aylaklık bir rezalet gibi algılanıyor; bu evdeyse, asıl çalışmak aile şerefine sürülmüş bir leke, bir utanç kaynağı olarak görülüyor. Günümüzün “hustle culture” diye adlandırılan uzun saatler çalışma kültürünün hâkim olduğu bir dünyada başarı hikâyesi olarak pazarlanan (hatta sosyal medyada tepki çeken Insider yöneticisinin röportajını hatırlarsak, on sekiz saatlik çalışmanın bir ütopya gibi sunulabildiği) çok çalışma disiplini, bu vadi sakinlerinin gözünde insan onuruna aykırı bir sapma, ahlaki bir çöküş olabilirdi ancak. En küçük oğul Serag’ın çalışmak için duyduğu romantik arzuyu aile üyeleri bir sapkınlık veya bir ihanet gibi karşılıyor. Sabahın köründe kalkıp işe gitme fikri onlar için manevi bir sefaleti simgeliyor.

Albert Cossery
Bereketli Vadinin Tembelleri
çev. Gürkan Çimen
Sel Yayıncılık
Ekim 2025
152 s.

Eserdeki bu yoğun ironi ve abartı, metni keskin bir hicve yaklaştırıyor. Karakterlerin neredeyse yirmi dört saat uyumaları ve sadece yemek yemek için uyanmaları, eylemsizliğin ulaştığı absürt zirveyi gösteriyor. Ailenin aşka, arzuya ve evliliğe bakışı da bu atalet filtresinden geçiyor. Ortanca oğul Refik, sevdiği kadından sadece aşkın getireceği hareketlilikten ve düzenin (uyku düzeninin) bozulmasından korktuğu için vazgeçebiliyor. Refik, kadını sevmesine rağmen, aşkın talep edeceği harekete geçme zorunluğunu bir külfet olarak görüyor. Onun için en yüce değer huzur; aşk ise huzurlu uyku okyanusuna atılmış, dalgalar yaratan, koca bir taş gibi. Bu tür bir feragat, aşkın bile sosyal bir mesaiye ve bir eylem yükümlülüğüne dönüştüğü modern dünyada arzusuzluğun saf zaferi olarak görülebilir. Babanın evlenme isteğini, oğulları eve girecek bir kadının yaratacağı gürültü, akraba ziyaretleri ve hayatın ritmindeki hızlanma gibi ihtimaller nedeniyle bir tehdit olarak algılıyor. Cossery aşk, cinsellik ve hırs gibi insani temel güdülerin bile tembelliğin kütleçekimi karşısında nasıl yenildiğini göstererek, eylemsizliği kozmik bir durağanlık seviyesine taşıyor. Ancak burada ince bir ayrım yapmak gerekiyor: Cossery’nin karakterleri, hayatta kalma kaygısı gütmeyen, imtiyazlı bir azınlığın temsilcileri gibi görünse de, aslında modernitenin “hiper-üretkenlik” çılgınlığına karşı tutulmuş, absürt bir ayna. Bu aile, her ânımızı bir “proje”ye dönüştüren modern performans köleliğine karşı bir reductio ad absurdum(saçmaya indirgeme) pratiği. Onların aşırı eylemsizliği, sıradan insanın “yaşamak için çalışmak” ile “çalışmak için yaşamak” arasındaki ince çizgiyi nasıl kaybettiğini gösteren edebi bir deney gibi; sanki bizim aşırı eylemliliğimizin ne kadar gülünç olduğunu yüzümüze vurarak bizimle dalga geçiyor.

Serag’ın romanın ilk bölümünde karşılaştığı yoksul, kimsesiz ve evsiz çocuk için çalışmak, “kaybedecek zamanı olmayan” bir kölelik haliyken; Serag için çalışmak, hayatın boşluğunu dolduracak heyecanlı bir macera. Serag’ın bir türlü açılmayan bir fabrikada çalışmayı tercih etmesinin ardındaki nedenin fabrikanın evine yakınlığı olması ve çocuk nelere göğüs germişken Serag’ın sırf yoruldu diye kapıldığı çocuksu ağlama krizi, ailenin ataletinin onun ruhuna ne kadar derin işlediğini gösteriyor. O, fabrikada çalışma hayaliyle bir anlam kurmaya çalışırken; kafasını sokacağı bir evi bile olmayıp bir “kasa”da yaşayan ama onu da kaptıran çocuk, Serag’ın bu romantik işçilik hevesiyle haklı olarak dalga geçiyor. Serag’ın karşılaştığı çocuğun kuş avlaması ise, romanın felsefi zeminini bir anlamda tembelliğin konforundan emeğin ontolojik şiddetine taşıyor. Serag sapanıyla kuş avlayan çocukta “çalışıp didinen ve av olan insanlığın tüm işaretlerini” görürken aslında sarsıcı bir keşif yapıyor: İnsanı acımasız kılan, hayatta kalmak için didinmek zorunda oluşu. Çocuğun kuşları sevip beslemek için değil, satmak için avlaması, Serag’ın zihnindeki dünyayı bir anda altüst ediyor. Kuş avlamanın bir oyundan ziyade geçim kavgası olduğunu anladığında yaşadığı şaşkınlık, çalışmaya duyduğu özlemin ne kadar köksüz olduğunu açığa çıkarıyor. Cossery burada mülksüzlüğün yarattığı acımasız coşkuyla tuzu kuru aylaklığın yarattığı steril varoluş arasındaki derin uçurumu betimliyor. Bu sahne bir anlamda çalışmanın insanı hırçınlaştırdığını ve çalışmamanın dünyadaki yıkıma ortak olmamanın pasif bir yolu olabileceğini sezdiriyor. Cossery bu karşılaşma üzerinden okura şu can yakıcı soruyu miras bırakıyor: Neden hayatta kalabilmek için bu kadar vahşi şartlarda ve haysiyet kırıcı bir tempoda çalışmak zorundayız?

Cossery’nin 1964’te yayımlanan romanı, Paul Lafargue’ün 1883 tarihli devrimci risalesi Tembellik Hakkı[1] ile fikir düzeyinde kaçınılmaz bir akrabalık kuruyor. Lafargue, burjuvazinin işçi sınıfına dayattığı “çalışma hakkı” kavramını bir zihinsel bozukluk olarak niteliyor ve makineleşmenin insanı özgürleştirmesi gerektiğini savunuyor. Ancak Lafargue ile Cossery arasında ince bir ayrım var: Lafargue politik ve ekonomik bir düzlemde hak talep ederken; Cossery bu hakkın halihazırda kullanıldığı, mikro düzeyde bir temsil sunuyor. Lafargue’ün metni bir manifestoyken, Cossery’ninki ise o manifestonun ete kemiğe bürünmüş hali. Cossery’nin kahramanları, bırakın sistemin hak tanımasını beklemelerini veya sistemi terk etmelerini; hiçbir zaman sistemin bir parçası olmadan, kendi bereketli vadilerinde yaşayıp gidiyor. Buradaki politik duruş, sistemin dışına sızan bir eylemsizlik. Üretimin ve tüketimin anlamsız döngüsünü reddederek, kapitalizmin –şimdilik– en büyük silahı olan insan emeğini elinden alıyorlar.

Bu noktada karşımıza şu soru çıkıyor: İnsanın değeri sadece ürettiği veya topluma sunduğu faydayla mı ölçülür? Karakterler aileden zengin olduklarından çalışmıyor olabilir ama onların adlarını çıkaracak dedikodulara konu olan aylaklıkları, mülkiyetin ve statünün getirdiği saygınlığı da boşa düşürüyor; geriye sadece “var olmanın” başlı başına bir onur olabileceği fikri kalıyor. Mesele ekmek parası kazanmak değil, ruhu sömüren amansız verimlilik baskısı. Cossery de okura mutlak eylemsizliği bir hayat reçetesi olarak sunmakla ilgilenmiyor; insanın sadece ürettiği değer kadar var olduğu fikrinin ne kadar hastalıklı olduğunu hatırlatmayı deniyor. Aile üyelerinin tuzu kuru olabilir fakat onların asıl reddettiği şey, modernitenin insanı bir performans makinesine indirgeyen, her boş ânı bir suçluluk duygusuna dönüştüren “yararlı” olma baskısı.

İlk bakışta tematik açıdan edebi akrabaları olarak Ivan Gonçarov’un Oblomov’u ve Herman Melville’in Kâtip Bartleby’si düşünülebilir. Oblomov karakteri bir tür depresyon ve karar verememe felci geçiriyor gibi; o, harekete geçemediği için acı çekiyor. Oysa Cossery’nin kahramanları hallerinden son derece memnun. Bartleby’nin “Yapmamayı tercih ederim” (I would prefer not to) cümlesi, Cossery’nin yarattığı dünyanın mottosu olabilir. Ancak Cossery’nin karakterleri Bartleby gibi kederli değil; onlar daha hedonist, daha Akdenizli bir neşeyle hiçliğe sarılıyor.

Yapay zekânın ve otomasyonun emeğin anlamını kökten sarstığı günümüzden bakınca, roman farklı bir boyut kazanıyor. David Graeber, Tırışkadan İşler[2] kitabında kapitalizmin teknolojik gelişmeye rağmen neden bizi daha az çalıştırmadığını sorgular. Graeber’a göre sistem, boş zamanı olan, mutlu bir nüfusun tehlikeli olduğunu fark ettiğinden, toplumsal faydası olmayan “tırışkadan işler” (bullshit jobs) icat etmiştir. Romandaki ailenin eylemsizliği, Graeber’ın işaret ettiği kontrol mekanizmasına indirilmiş bir darbe olarak görülebilir. Çünkü meşgul insan itaatkâr insandır; hem isyan edip eyleme geçecek zamanı bulamaz hem de kendi düzeninin bozulmasıyla daha olumsuz şartlara sahip olmaktan korkar. Sistemin emekçileri “iş yığıcılar” ve “infazcılar” olarak birbirine kırdırdığı, herkesi bir hınç rejimine hapsettiği bir dünyada, Cossery’nin tembelleri, taşıdıkları risk nedeniyle sistemin kâbusu olamaz mı? Denetlenemeyen ve meşgul edilemeyen bir zihin. Cossery’nin kahramanları ne vahşi sömürüyü ne de bu “-mış gibi yapma” azabını kabul ediyor. İşi yokken bile işi varmış gibi görünen modern beyaz yakalı, Graeber’ın bahsettiği tinsel yarayı derinleştirirken; Cossery’nin kahramanlarının uykusu, modern plazaların sahte meşguliyetine karşı radikal bir dürüstlük ve atalet hamlesi olarak yükseliyor.

Graeber’ın işaret ettiği yapay meşguliyet rejimi günümüzde şirketlerin teknoloji söyleminde açıkça görünür hale geliyor. Son günlerde San Francisco ve New York sokaklarındaki dev bilbordlarda yapay zekâ girişimi Artisan’ın, üzerinde “İnsanları işe almayı bırakın” yazan ve insanlar yerine yapay zekâ satış temsilcisi Ava’nın işe alınmasını öneren reklamları epey tepki çekti. İlk bakışta bir bilimkurgu distopyasından fırlamış gibi duran slogan, bir anlamda Cossery’nin kahramanlarının elli yıl önce sezdiği o anlamsız döngünün itirafı gibi. Şirket, gelen tepkilere karşı kendisini şu minvalde bir argümanla savunuyor:

İnsan işe almayı bırakın derken aslında insanlardan değil, bir iş kategorisinden bahsediyoruz; insanın ruhunu tüketen o anlamsız e-posta yığınlarından ve şablonlaştırmadan. [3]

Bu savunma, Graeber’ın “tırışkadan işler” tanımının karşılığı. Şirketin kurucularına göre, haftada sekiz yüz kez aynı giriş cümlesini yazıp yabancılara göndermek ve reddedilmek, insanı “tüketen” bir mesai biçimi. Onlara göre yapay zekâ, “insan için hiçbir zaman iyi olmamış” olan angarya işleri üstlenerek insanı özgürleştirmeli. Burada Cossery’nin Bereketli Vadi’sine çıkan yeni bir yol ayrımı var. Artisan, yapay zekânın insanı öğüten işleri üstlenmesi gerektiğini, insanların ise “bağ kurma” gibi gerçekten insani kasları çalıştırması gerektiğini savunuyor. Gelgelelim, reklamın toplumda yarattığı asıl duygu, yerini/işini kaybetme korkusunun tetiklediği bir öfke. Çünkü sistem insanlara boş zaman vaat ederken, aynı zamanda onları değersiz gördüğü işlere mahkûm ederek hayatta tutuyor.

Artisan’ın vizyonu şaşırtıcı bir şekilde Lafargue’ün tembellik hakkına ve Cossery’nin huzurlu ataletine ekonomik bir çözüm önerisiyle bağlanıyor: Sadece hayatta kalma düzeyinde değil, gerçek bir evrensel temel gelire ihtiyacımız olacak; öyle ki, hiç kimse sadece kirasını ödemek için kendisini tüketen bir işi kabul etmek zorunda kalmasın. Bu, yapay zekânın verimlilik artışını şirketlerin kâr hırsına değil, insanların üç-dört günlük çalışma haftalarına ve “daha az çalışıp daha çok yaşamasına” devretme çağrısı.

Ancak burada karanlık bir paradoks ortaya çıkıyor. Cossery’nin karakterleri tembelliği seçmişti. Gelecekte ise milyonlarca insan, yapay zekâ yüzünden tembelliğe (çalışmama özgürlüğüne değil, çalışamama zorunluluğuna) mahkûm edilebilir. Kapitalist düzenin insan emeğine ihtiyaç duymadığı bir senaryoda, “iş yoksa aş yok” düsturu bir imha aracına dönüşebilir. Dünya kaynakları azalırken ve mülkiyet belirli ellerde toplanırken, çalışmak isteyip de çalışamayan kitleler “harcanabilir” veya “fuzuli” olarak görülebilir. Bu durumda tembellik seçilmiş bir estetik duruş olmaktan çıkıp ekonomik dışlanmanın adı haline gelebilir ve bir hayatta kalma krizine evrilebilir.

Albert Cossery (1913-2008)

Yine de, teknolojiyi Cossery’nin merceğiyle yeniden okumak yeni bir ufuk açabilir mi? Belki teknoloji bize bu aile gibi mutlak bir atalet vaat etmiyor fakat “zamanın iadesini” vaat edebilir; bizi “tırışkadan işlerden” ve Graeber’ın tarif ettiği o ruhu hırpalayan, neredeyse psikolojik şiddet uygulayan mesailerden kurtararak hayatımızın kontrolünü elimize verebilir. Değer, vahşi bir performans grafiğinde değil; insanın nihayet makineleşmiş tempodan sıyrılıp kendi yaratıcı ataletine döndüğü noktada başlayabilir.

Durumun manevi boyutu ise derin bir kimlik krizini beraberinde getirebilir. Yapay zekâ insanın işini elinden alırken, aynı zamanda insanın kendini tanımlama biçimini de elinden alıyor. Modern insan genelde, “Ne iş yapıyorsun?” sorusuna verdiği yanıtla var oluyor. Bu yanıtı yapay zekâ geçersiz kılarsa, insanlık boşluğa düşebilir. Cossery de tam bu noktada bir çıkış yolu sunuyor. Sistem bizi “işe yaramaz” ilan ederek dışlıyorsa, bizim de sistemin dar “faydalılık” tanımını reddetmemiz gerekmez mi? Dışlananlar kendi öz değerlerini üretkenlik ve performans üzerinden tanımlamayı bıraktığında, sistemin onlar üzerindeki manevi tahakkümü de sona erebilir. Vahşi çalışma hayatının dışında da yaratılabilecek bir anlam dünyası mümkün.

Yapay zekâ çağında teknoloji zamanı ve emeği yeniden dizayn ederken, ya tembelliği herkese bir hak olarak sunan eşitlikçi politikalar inşa edeceğiz ya da tembelliğin sadece seçkinlere mahsus bir lüks olarak kalıp toplumsal adaletsizlikleri derinleştirmesine seyirci kalacağız. Nitekim yapay zekânın her şeyi halledebileceği geleceğin dünyasında, evrensel bir temel gelir veya kaynakların adil dağılımı sağlanamazsa, tembellik bir ayrıcalık haline gelebilir. Ancak toplumsal bir dönüşüm gerçekleşirse, o zaman tembellik kolektif bir hakka dönüşebilir. İnsanlık kendi değerini makinelerin yapamadığı şeylerde yani tefekkürde, sanatta, (belki uykuda değil ama) rüyada ve hayalde aramaya başladığında, mecburi aylaklığın karanlık depresyonundan çıkıp profesyonel aylaklığın bilgeliğine erebilir.

Okura düşen bir sorumluluktan söz edilebilirse; tembelliği bir kusur veya erdem olarak yaftalamaktan vazgeçip onu estetik deneyime, bireysel seçime ve toplumsal sorumluluğa dair birbirini tamamlayan bir tartışma zemini olarak görmek olabilir. Cossery’nin uyku vadisi, Lafargue’ün kolektif mücadeleye taşan devrimci vizyonu ve yapay zekânın yükselişi arasında bir köprü kurmadan, geleceğin insanı için adil ve güvenilir bir yol haritası çizmek hayli zor görünüyor.

 

 

NOTLAR

[1] Paul Lafargue, Tembellik Hakkı, çev. Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, İstanbul, Mayıs 2019.

[2] David Graeber, Tırışkadan İşler, çev. Burak Esen, Everest Yayınları, İstanbul, Temmuz 2025.

[3] Jaspar Jarmichael-Jack, "Why we put 'stop hiring humans' on billboards and what it actually means", Artisan.co

Yazarın Tüm Yazıları
  • Albert Cossery
  • Bereketli Vadinin Tembelleri
  • david graeber
  • Paul Lafargue
  • Tembellik Hakkı
  • Tırışkadan İşler

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Masallar ve modern çocukluk:

Kurtlar sokaklarda gezerken

Kurtlar bugün hâlâ sokaklarda geziyor; kötü kalpli cadılar, canavarlar, devler ve ejderhalar her yerde. Çocuk tüm o kötülüklerle, karanlıkla, zulümle, korkuyla, hainlikle daha en başından, kendi iç dünyasında masallar yardımıyla savaşmalı.

GİZEM ARMAN

Sonraki Yazı

DENEME

Anne Rabe’nin mutluluk ihtimali

“Başkarakterin travmalarını içinde olduğu toplumdan ayrı anlatamayacağına inanan birinin anlatısı bu. Rabe’nin öfkesinin Stine’e geçmiş olması kaçınılmaz. Ve bu öfke henüz uysallaşmamış, belki uysallaşması gerekmeyen bir öfke.”

ÖZCAN YILMAZ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist