• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Varoluş ve ekmek – I:

“Bizim burada biri daha yazıyordu”

Kendi kitaplarını kendi basıp dağıtımını yine kendisi yapan yazarlara ithafen...

MIHEMED ŞARMAN

@e-posta

DENEME

12 Şubat 2026

PAYLAŞ

Bir zamanlar –günümüzde tek tük– taşra diyeceğim uzak ilçeler, kasabalar, adı kent, kendisi ilçelerinden hallice şehirlerimizde kendi kitaplarını kendi basıp dağıtımını yine kendisi yapan yazarlar vardı.[1] Yıllardır bu kitaplarla her karşılaştığımda satın alır, büyük bir ilgiyle okur –bilhassa biyografilerini– kitaplığımda kendilerine ayrılmış rafa koyarım. Şimdiye dek topladıklarım, “koleksiyon” kelimesinin içini dolduracak yekûna ulaşmıştır. Kitaplığımın bir köşesinde özenle sakladığım bu kitaplara gözüm her iliştiğinde müelliflerine bir gün ulaşacağımı düşünür, o gün gelene kadar kendileriyle hayali uzun söyleşiler yaparım.

Bilmem, sizin de kitaplığınızda ya da evinizin bir köşesinde, gözden düşmüş sınava hazırlık kitapları arasında, kötü baskılı, tüm niyetini iddialı adlarıyla ele veren bu kitaplardan biri ya da birkaçı var mı? Belki bu yazı münasebetiyle hep bakılmak ve çağrılmak istenen yüzlerine bir dönüp bakarsınız diye umut ediyorum. Ben nedense bu kitapların daha çok kahve fincanlarının, pek kullanılmayan pırıl pırıl tabak takımlarının ve ağzı nadir açılan cilt cilt ansiklopedilerin bulunduğu eski zaman vitrinlerine yakıştığını düşünürüm. Yerini de, manasını da burada bulur diye düşünmek isterim. Belki onlarla ilk karşılaşmam bu vitrinlerde olduğu içindir, belki de bu kitaplar ve vitrindeki diğer şeyler bir tür işlevsizlik ve beyhudelik üzerinde birbirine bağlandığı için. Kapağı pek açılmadan ya da hatır için alınıp şöyle bir göz atıldıktan sonra tozlu raflarda unutulan mezkûr kitapların kaderleri pek parlak olmaz. Tıpkı müellifleri gibi: Doğup büyüdüğü yerin sınırları içerisinde bir ömür bekleyip sonra yitip giderken son durakları bir sahaf dükkânının en kuytu köşesi olur çoğunlukla.

Unutulup gidilen kitaplarına karşılık, bu kitapların müellifleri yaşadıkları yerin tanınmış simalarıdır. Hem nasıl tanınmasın o simalar; ki zaten tanınmak için boyuna devinip dururlar. Şöhretleri şehrin resmî erkânıyla –Vali, Kaymakam, Belediye Başkanı, Mebus, vs.– yarışır durumdadır; bu da onlar için kâfidir. Kelimenin tam anlamıyla meşhur olmasalar da, meşhur olma niyeti ve gayreti bu insanların vitrinidir ve bu yolda yürümek bile başlı başına bir varlık nedenidir. Bu yüzden tüm tuşlara birden bastıkları da olur bu tazyikle. Edebiyatın herhangi bir türünden gazeteciliğe, oradan araştırmacılığa, folklor derlemesinden amatör arkeologluğa kadar geniş bir yelpazede ürün verirler. Bu yelpazenin bir ucunda mutlaka şiir söyleme –bunlarda şiir daha çok söylenen bir türdür– ve yazma vardır; kendilerine kalemi ve kitabı dert ya da kıble etmişlerdir. İçine doğup yazgısına mahkûm oldukları ilçenin yahut şehrin tarihî ve kültürel geçmişini kâh sözlü kültürden kâh nadir yazılı kaynaklardan öğrenmiş, bunun üzerine edebi bir metin oluşturmak ile şehrine dair bir haber yazmanın  geçişken sınırlarında üretim yaparlar. Ortak hazineleri, yegâne beslenme kaynakları şehrin eski tarihî kalıntıları, folkloru ama en çok da şehrin sahipsizliği ve kadersizliğidir. Elbette şehrin sahipsizliğinden kasıt, şehirle örtüşen kendilerine sahip çıkılmayışıdır. Şehir onların büyük bedenidir, onlar şehrin talihsiz ve çaresiz ruhu.

Belki durumu daha somutlaştırmak üzere Orhan Pamuk’un Kar romanında Karsımızın cevval yazarı-gazetecisi Ziya Demirkol (kısmen) ve Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı filminde belediye başkanının, başrol oyuncusunun çalışmasını incelerken, “Bizim burada biri daha yazıyordu” diye küçümseyici bir ifadeyle sekreterine arattırıp bulamadığı kişinin, tam da bu yazıya konu olacak tıynette yazarlardan olduğunu söyleyebiliriz. Yeri gelmişken, bu örnekteki yazarlar erkek. Bahse konu yerel yazarların yüzde doksanının erkek, kadın yazarların ise tek tük olduğunu da belirtmek gerekir.

Haritada varla yok arası birçok kasaba yahut şehir, bu mezkûr müelliflerin yarı gerçek yarı tevatür bilgileri sayesinde kimilerinin gözünde –en azından kendi nezdinde– önemli bir yer haline gelir. Yazgıları göbekten yaşadıkları yere bağlıdır; yaşadıkları yer ne kadar önemli olursa, tarihsel kökleri ne kadar kadim olursa, yazarımızın da değeri ve kıymeti o oranda artar ve pek tabii kalıcı olur. Bu yüzden çoğunun eserlerinde mutlaka, “Güzel ve şirin şehrimiz”, “Onlarca medeniyete ev sahipliği yapmış kadim şehir”, vb. cümleler geçer. İkballeri, şehrin popüler olma ve meşhur olabilme potansiyeli üzerine kuruludur. Belki onlar eserlerinde şehri işlemezler; asıl şehir onları işler. Adlarının başına getirilen, misalen Vanlı Şair, Bitlisli Yazar, Bayburtlu Âşık gibi sıfatlar makul ve kifayetli tanımlamalardır. Doğdukları yerin sınırları dışına çıkmak, başka yere taşınmak onlar için büyük tehlike arz eder. Bu beslenme kaynaklarından, bu ilhamın çeşme başından, onları çepeçevre saran öz habitusundan uzak düşmeleri; silinip gitmeleri, kuruyup yok olmaları demektir. Şehir sadece fiziki sınırları çizmemiş, hayallerin sınırını da çizmiştir. Altı üstü vurgulanmış bir dar alan, bir kısır döngü. Haliyle, yazgı bu yüzden doğdukları yerde ölmelerini emreder; bundan sebep, bir yerin en yerlisi yine onlardır. Evet, onlar kendi kitaplarını kendileri basmaktan “kendin yaz kendin oku” derecesine düşmüşkişilerdir. Kötü baskılı ve edebi açıdan yetersiz içerikleriyle bu kitapları sürekli ellerinde, çantalarında dolaştırır; valilik, belediye gibi kurumlar aracılığıyla görünür olması için büyük gayret sarf ederler. Bazen şansları yaver giderse yerel bir fuarda onlar için de bir köşe, bir stant ayrılır ya da Milli Eğitim’den edebiyata karşı amatör ilgi duyan cevval bir memur, onlar için halk eğitimde yahut bir okulda söyleşiler ayarlar. Ama yazarın adı bir yazar-şair antolojisinde geçmez, yazarlık diplomalarına denklik verilmez, önemli bir edebi yarışmada ödül almaz, yarışmaya bile değer görülmez, eserleri Kültür Bakanlığı’nca bandrole layık bulunmaz. Varla yok arasında bir var olma serüvenidir tüm kariyerleri. “Yitik” kelimesinin, yorgun ve enflasyonist kullanıma rağmen, mezkûr yazarlar için pek makul bir sıfat olduğunu söyleyebilirim.

Buna rağmen…

Yazar dünyasının en iştiyaklı, en güzel imzalarını atıp en güzel ithafı yazan yine onlardır. Özel kalemleri, yazarlık imgesine uygun giyimleri, jestleri dinin farzları gibi üstlerinde taşırlar. Bir yazardan daha çok yazardırlar. Yazan, çizen, tasarlayan kimliklerine bir de yayıncılık ve dağıtımcılık eklenir; hatta birkaçı matbaa kurup düğün davetiyelerinin, kötü reklam broşürlerinin yanı sıra kitaplarını da basar. Dile kolay; bir ömrün ikbal getirmeyen bir kitabın rotasında dönüp durması, nereden baksan hüzünlüdür. Yaşadığım kent olan Van bu yazarlar açısından verimli bir yerdir. İki binlerin başında âşıklar kahvehanesine gelir, sazlı sözlü şiir etkinlikleri yaparlardı. Bu yazar tipinin kanlı canlı tüm varlığını, jestini, yaşamını kuşanan birkaçı hâlâ hayattadır; kollarında siyah deri çantalarıyla –içinde isteyene hemen vermek ya da imzalamak için taşıdığı kitaplar, çok güzel kalemler ve not defterleriyle– binlerce kez geçtikleri sokaklardan yürüdüklerini görünce derinden hüzünlenirim.

Ara ara sahafları ziyaret ettiğimde gözüm bu kitapları arar; ama her gördüğümü almıyorum. Esasında bazı kriterlerim var, henüz tam açığa vurmadıysam da. İyi ve kalburüstü olması bu kriterlerden biri değildir mesela. Daha çok vasat ve samimi olanlar doğrudan tercihimdir. Yine çoğunlukla kendi yazdıkları biyografiler, kitabı alıp almayacağımın temel kıstaslarından biri olur. Üçüncü bir kıstas da kapak yazılarıdır diyebilirim. Genelde eş-dost ya da bir arkadaş tarafından, ısmarlanmış uzun övgü ve ara sıra şikâyet dolu uzun kapak yazıları tercihimdir. Sanki ellerinden gelse içeriğin tümünü kapağa taşıyacak; ne var ne yok hepsini oraya döküp tek bir müşteriyi bile kaçırmayacak; hatta bazen “mutlaka alınmalı, okunmalı” türünden, bakanın eline yapışacak ısrarlı cümleler içeren kitapları heyecanla alırım.[2]

Kimileri “yerel yazar” diye tanımlasa da, yazar olma istidadının, şöhreti yakalama arzusunun ve bir ömrün bu ikbal uğruna harcanmasının “yerel yazar” tanımını çok aştığını düşünürüm. Ve bir okuyucu, bir yazar olarak kendimi onlar karşısında bazen mahcup, bazen umursamaz, bazen öfkeli ama ve nihayetinde hep borçlu görmekten kendimi alamamışımdır. Borcumu ikinci bir yazıyla ödemeye devam edeceğim.

 

 

NOTLAR

[1] Bu yazı, son derece karakteristik özelliklere sahip, hayatı anonim bir türkü gibi yaşayan yazarların dünyasına kısa ve dar bir giriş olabilir ancak; devam yazısında bahsi geçen bazı kitaplarını incelemeye çalışacağım.

[2] Sevgili okurlar, siz de takdir edersiniz ki, bu yazı bir genellemenin ürünü; elbette bunların dışında kalan, yazan, kendi köşesine çekilmiş, şandan şöhretten münezzeh eser veren yazarlar da vardır.

Yazarın Tüm Yazıları
  • amatör yazarlık
  • taşra
  • yerel şairlik

Önceki Yazı

İNCELEME

Kemal Tahir’de dikizcilik ve pencere

“Kemal Tahir’in roman kişileri için esas olan cinselliklerini olabildiğince yaşamak ve de bunu sonuna kadar doğal bir şekilde ötekine sergilemek/görünür etmektir. Kendini ötekine sergileme bir haleti-ruhiye değildir, arzunun yarattığı taklittir.”

ÖVÜNÇ DEMİRAY

Sonraki Yazı

DENEME

Javier Marías ve Tomás Nevinson

ama önce Berta Isla

“Marías hafıza sahneleriyle örülü anlatılarıyla, okuru anı, rüya ve gerçeklik üçgenindeki belirsiz eşikte, modern insanın parçalanmış bilinciyle baş başa bırakır.”

NEDİM DERTLİ
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist