• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Moya ve Anlamsızlık:

Bir virgül neyi değiştirir?

“Bir virgülün yanlış yerde olması önemsiz değil ama bir insanın öldürülmüş olması karşısında neyi değiştirir? Dil ve entelektüel faaliyet, şiddet karşısında aciz.”

Horacio Castellanos Moya

ÖYKÜ GİZEM GÖKGÜL

@e-posta

DENEME

10 Eylül 2026

PAYLAŞ

Horacio Castellanos Moya’nın Anlamsızlık’ı, yazarın başka eserlerinde de olduğu gibi, bireysel bir hikâyenin arkasına El Salvador’un siyasal şiddetle biçimlenmiş yakın tarihini yerleştiriyor. Moya’nın romanlarında savaşlar, darbeler, katliamlar, sürgünler ve cezasızlık; bugünün insanlarının düşünme ve yaşama biçimlerini belirleyen bir geçmiş olarak bugüne sızmaya devam ediyor. Anlamsızlık da bu nedenle adının ilk bakışta düşündürebileceği gibi, sadece varoluşsal bir anlamsızlık romanı olmanın ötesine geçiyor. Moya’nın külliyatında geçmiş hiçbir zaman geçmiş değil. Failleri cezasız kalan bir şiddet gerçekten geçmişte mi kalmıştır?

Romandaki isimsiz anlatıcı, Latin Amerika’daki korkunç katliamları belgeleyen bir raporun dilini düzeltiyor. Raporda insanların vahşice öldürülmelerine ve işkence görmelerine ilişkin tanıklıklar var. Tanıklıkların dili kusurlu ama tam da bu pürüzlü ifadelerde, yaşanan dehşetin doğrudanlığı hissediliyor. Katliamı anlatmak için sözcüklere ihtiyaç var ama sözcükleri düzeltmek, yaşanmışlığın kendisini düzeltmiyor. Bir yanda insanların hayatlarının parçalandığı, gerçek bir tarihsel şiddet var; öbür yanda bu şiddetin kayda geçirildiği metni dilbilgisi açısından kusursuzlaştırmaya çalışan bir adam. Düzeltilen metinle düzeltilmesi gereken gerçeklik arasındaki koca bir uçurum.

Horacio Castellanos Moya
Anlamsızlık
çev. Süleyman Doğru
Jaguar Kitap
Temmuz 2026
120 s.

Gerçeklikteki acının karşısında, metni kusursuzlaştırmayı denemek neredeyse müstehcen bir lüks. Bir virgülün yanlış yerde olması önemsiz değil ama bir insanın öldürülmüş olması karşısında neyi değiştirir? Dil ve entelektüel faaliyet, şiddet karşısında aciz. Yine de dile ihtiyacımız var, çünkü yaşanan dehşeti kayda geçirip onu başkalarına aktarmak için başka bir aracımız yok. Bir tanıklığın cümlesini daha düzgün hale getirmek, o tanıklığın anlattığı acıyı daha katlanılır veya daha anlaşılır yapmıyor; ama aynı dil, tanıklığın taşıyıcısı olarak vazgeçilmez. Virgülün yerini değiştirmek belki bir şeyi değiştirmeyebilir. Buna karşılık, o cümlenin varlığını koruyup anlaşılır kılma çabası sayesinde tanıklığın ortadan kaldırılmasını engellemek, gerçeği iktidarın sessizliğine bırakmamak anlamına geliyor.

Rapordaki tanıklıkların kusurlu ama yer yer şiirsel ifadeleri romandaki anlatıcıyı giderek etkisi altına alıyor. Bir yandan anlatılan dehşet karşısında sarsılıyor, öbür yandan cümlelerin güzelliğine kapılıyor. Anlatıcı ilk başta insanların acısını düzeltilecek bir metin olarak görürken, zamanla metin onu dönüştürmeye başlıyor; bir anlamda metni düzeltirken metin de onun zihnini düzeltiyor. Tanıklıklar giderek bilincine sızıyor; öyle ki, artık kendisini onlardan ayrı düşünemez hale geliyor. Böylece düzeltmenle düzeltilen metin arasındaki ilişki tersine dönüyor: Anlatıcı metni düzeltirken, metin de anlatıcının düşüncelerini biçimlendirmeye başlıyor.

Anlatıcının üzerinde çalıştığı rapor, katliamları gerçekleştirenlerin siyasi nüfuzlarını koruduğu bir ülkede hazırlanıyor. Raporun amacı geçmişteki suçları belgelemek ama suçun failleri bugünün siyasal düzeninin parçası olmaya devam ediyor. Dolayısıyla, geçmiş gerçekten geçmiş değil; suçun failleri veya o suçu mümkün kılan siyasal zihniyet ortadan kalkmış değil. Böyle bir durumda, hakikatin ortaya çıkarılmasının kendiliğinden bir hesaplaşmaya yol açacağı düşüncesi de boşa düşüyor. Bir katliamın nasıl gerçekleştiğini öğrenebilir, tanıkların ifadelerini kayda geçirebilir, belgeleri ortaya çıkarabilirsiniz ama bütün bunlar tek başına adalet anlamına gelmiyor. Gerçeği bilmek gerçeğin kabul edilmesini, gerçeğin kabul edilmesi de hesaplaşmayı garanti etmiyor. Özellikle de gerçeğin ortaya çıkmasını istemeyenler hâlâ güç sahibiyse.

Anlamsızlık’ın karamsarlığı belki en çok bu noktada kendini gösteriyor. Roman, “Geçmişi bilemeyiz” demiyor; daha kötüsünü söylüyor: Geçmişin gerçeğini öğrenmek mümkün olsa bile, bunun bugünde bir karşılık bulacağının garantisi yok. Belki de romanın adındaki anlamsızlık da burada ortaya çıkıyor. Hakikati ortaya çıkarmak ile onun dünyada bir sonuç yaratması arasında kapanması mümkün olmayan bir mesafe var. Anlatıcının yaptığı iş ise bu çelişkiyi somutlaştırıyor. O, tanıklıkları daha açık, daha düzenli ve daha anlaşılır hale getirerek geçmişte yaşananları mümkün olduğunca doğru biçimde aktarmaya çalışıyor. Ne var ki, metnin düzeltilerek daha anlaşılır hale gelmesi; yaşananların anlaşılacağı, adaletin sağlanacağı ve dünyada bir şeylerin düzeleceği anlamına gelmiyor.

Sao Paulo'da (Brezilya) 1964-1985 yıllarındaki Diktatörlük sırasında işkence merkezi olarak kullanılan bir polis merkezinde öldürülenlerin fotoğraflarıyla gösteri yapanlar. 2019. Fotoğraf: Andre Penner

Moya’nın anlatım biçimi romanın ilginç tercihlerinden biri. Anlatıcının zihninde sürekli dolaşan cinsel düşüncelerle katliam tanıklıklarının yan yana gelmesi ilk bakışta rahatsız edici derecede uyumsuz. Üstelik, katliam tanıklıkları romanda çoğu zaman uzun uzun anlatılmıyor; bazen birkaç cümleyle, bazen de şiirsel tek bir ifadeyle karşımıza çıkıyor. Buna karşılık anlatıcının cinsel düşünceleri, kadınlara bakışı ve gündelik meseleleri zihninde uzun uzun yer kaplıyor. Bir insanlık suçunun dehşetini okurken, ardından sayfalarca anlatıcının bir kadının bedeni, kokusu veya cinselliği üzerine düşüncelerini okuyoruz. Buradaki karşıtlık sadece dehşet ile sıradanlığın yan yana gelmesinden ibaret değil; anlatıda kapladıkları yer bakımından da çarpıcı bir orantısızlık var.

Bunu insan zihninin korkunç olanla sürekli yaşayamayacağı ve gündelik olana dönerek hayatını sürdürmeye çalıştığı şeklinde okumak mümkün. İnsan karşılaştığı büyük bir acıdan derinden etkilenebilir ama o acının zihninde her an aynı yoğunlukta kalması mümkün değil. Gündelik hayatın, bedenin, arzuların ve hatta hazzın geri dönmesi biraz da bunun koşulu. Anlatıcının cinselliğe, kadınlara ve gündelik meselelere takılması bu açıdan sadece katliamların ağırlığından kaçış değil, o ağırlıkla birlikte yaşamaya devam etmenin insani biçimi olarak da görülebilir. Moya’nın katliamları kısa ve yoğun ifadelerle aktarması da bunu güçlendiriyor. Dehşeti uzun uzun betimleyip okuru sürekli onun içinde tutmak yerine, bazen tek bir cümleyle bütün ağırlığını hissettiriyor ve ardından hayat bütün sıradanlığıyla yeniden akmaya başlıyor. Dünyanın korkunçluğu ile insanın arzuları ve takıntıları aynı bilinçte yan yana yaşıyor. Yani roman büyük bir tarihsel travmayı anlatırken, insanı sadece acıdan, vicdandan ve politik bilinçten ibaret bir varlığa dönüştürmüyor; onu bütün sıradanlığı, bencilliği, arzuları ve takıntılarıyla tanımlayarak daha sahici bir yere oturuyor.

Romandaki dolaşan, uzayan ve aynı düşüncelere dönen bu ifadeler, romanın anlatım biçiminin önemli bir parçası. Üstelik burada anlatıcının işiyle anlatımı arasında bir tezat var: Başkalarının metinlerini düzeltip cümleleri daha açık ve anlaşılır hale getirmekle görevli bir düzeltmen, kendi cümlelerini açık ve anlaşılır bir basitlikle kuramıyor; cümleler uzuyor, başka düşüncelere sapıyor, söylemek istediği şeyi tam toparlayamıyor ve daha da dolaşık bir anlatının içine giriyor. Başkalarının cümlelerini düzelterek düzenleyen adam, kendi zihninde aynı düzeni kuramıyor. Çünkü bütün o okuyup düzelttiği cümleler katliamların nasıl gerçekleştiğini belgeleyebilir; nedenlerini sıralayabilir; sorumlularını ortaya çıkarabilir ama yaşanan dehşeti anlamlandırılmış bir şeye dönüştüremez. Dil gerçekliği düzenlemeye çalışıyor ama gerçeklik dilin kurduğu düzene sığmıyor.

Katolik Kilisesi düzeltmenlik görevi için inançla hiçbir bağı olmayan, hayatı pek ciddiye almayan, içkiyle ve kadınlarla oyalanan bir karakter seçilmiş. Hem de yerli halkın katledilmesine ilişkin tanıklıklar içeren raporu düzeltmek gibi son derece ciddi bir iş söz konusuyken. Anlatıcı idealist bir insan hakları savunucusu, gazeteci veya aktivist değil; başlangıçta raporun içeriğiyle de ilgilenmiyor ve işi de sadece para kazanmak için kabul etmiş gibi görünüyor. Dolayısıyla, roman tanıklığı ahlaki olarak örnek bir karakterin keşfi üzerinden kurmuyor. Hakikat, onu aramayan ve onunla başlangıçta ahlaki bir bağ kurmayan bir kişinin karşısına çıkıyor.

Şili'nin başkenti Santiago'da bulunan Hafıza ve İnsan Hakları Müzesi'nde kurbanların fotoğraflarından oluşan anı duvarı.

Anlatıcıyla kilise arasındaki ilişki de bu açıdan dikkat çekici. Kilise geçmişteki katliamları belgelemek için bir çalışma yürütüyor ama raporu düzelten kişinin inançlı, idealist veya üstün ahlaklı olması gerekmiyor. Hatta anlatıcının düşünceleri yer yer bencil ve cinsiyetçi; romanın merkezine hakikatin peşinden giden ve okurun kolayca özdeşleşebileceği bir kahraman koymuyor ve anlam arayan kahraman klişesini de kırıyor. Böylece tanıklığın değerini, onu aktaran kişinin kişiliğinden ayırıyor. Anlatıcının sesi güvenilmezleştikçe, rapordaki tanıkların söyledikleri daha da öne çıkıyor. Önemli olan, anlatıcının güvenilir bir insan olup olmamasından ziyade, onun aktardığı tanıklıkların ne söylediği. Anlatıcının nasıl biri olduğu, aktardığı tanıklıkların değerini değiştirmiyor.

İnsan, yaşanan büyük acıları belgelemek ve geçmişin gerçeğini ortaya çıkarmak için dil, tarih ve entelektüel emek üretir. Ancak ortaya çıkarılan hakikat her zaman toplumsal veya siyasal bir karşılık bulmuyor. Bu noktada, romanın meselesi bugün gazetecilik için de tanıdık bir soruya dönüşüyor: Gerçeği söylemenin onu değiştirmeye yetmediğini biliyorsak, yine de neden söylemeye devam ederiz? Türkiye’deki gazetecilik deneyimi düşünüldüğünde, bu sorunun ayrı bir yakıcı yanı var. Gerçeği açığa çıkaran haberler yapılabilir, belgeler yayımlanabilir, tanıklıklar kayda geçirilebilir ama bunların hiçbiri tek başına faillerin cezalandırılmasını, bir hesaplaşmanın başlamasını veya aynı suçların tekrarlanmamasını sağlayamayabiliyor. Üstelik, gerçeği söyleyen kişi bunun için bedel ödeyebiliyorken, gerçeğin kendisi hiçbir sonuç yaratmadan ortada kalabiliyor.

İnsan hiçbir şeyi gerçekten düzeltemeyebileceğini bilerek düzeltmeye, geçmişi değiştiremeyebileceğini bilerek kayda geçirmeye devam eder; çünkü susmak, gerçeği sadece onu gizlemek isteyenlere bırakmak olur. Sonucunu kontrol edemesek de, gerçeğin kaybolmasına izin verme lüksümüz yok.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Anlamsızlık
  • Horacio Castellanos Moya
  • insan hakları
  • işkence

Önceki Yazı

DENEME

The Artilect War:

İnsan zekâsının ötesinde

Jacob Coxon'un geçen hafta Anthropic'ten istifa ederek YZ şirketlerini sorumsuzlukla suçlamasının ardından Hasan Cem Çal, ta 2005'te bu tehlikelere dikkat çeken ve sadece bilimkurgu olarak görülen The Artilect War üzerinde duruyor.

HASAN CEM ÇAL

Sonraki Yazı

İNCELEME

Denizin izi, şiirin gizi

“Deniz Eskisi-Şiirin Gizli Tarihi, Berk’in önceki arayışlarını yeni bir düzende buluşturan ve sonraki melez kitaplarına açılan, kurucu bir eşiktir.”

EMRE AYDOĞDU
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist