• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Ayşegül, Sara, Ahmet, Catherine

“Edebiyat elbette yazarın zihinsel geçmişinin bir ürünüdür ama yazarın eserini kendi zihinsel geçmişinden koruması, eserin bu geçmişe maruz kalmasını önlemesi de gerekir.”

Erkek kardeşleri Branwell Brontë'nin yaptığı tabloda Anne, Emily ve Charlotte Brontë (soldan sağa), 1834 civarı (ayrıntı). / Sağda, Jean Rhys, Viyana, 1920'ler.

ŞÜKRAN YİĞİT

@e-posta

DENEME

16 Nisan 2026

PAYLAŞ

Ben duygularımı saklamayı, çıkıp da dünya âleme öyle her şeyi söylememeyi ilk Ayşegül sayesinde öğrendim. Durum kısaca şuydu: Ablamın bana okuduğuna göre Ayşegül denen bir kız çocuğu vardı. Bu kız çocuğu ata biniyor, kampa gidiyor, yolculuğa çıkıyor, çiftliklerde geziyor, bale yapıyor, hatta sevinç içinde okulun açılmasını bekliyordu. Ama bu kız çocuğu ne yaparsa yapsın, isterse uzaya çıksın, yine de bir türlü bana yaranamıyordu. Sorun ise bunun neden böyle olduğunu bir türlü ifade edemeyişimdi. Tabii ki ne kadar canımın sıkıldığını kendi kendime söylemediğim gün yoktu; tabii ki her öğlen sokak vakti gelinceye kadar alnımı cama dayayıp sıkılıyordum; ama gel gör ki, “sıkıcılık”, adını koyamadığım bir insanlık durumuydu. Böyle olduğu için de Ayşegül’ün bütün hallerine elimden geldiği kadar ilgi duyarmış gibi yapmayı ihmal etmiyor; fakat içimde, ta derinde bir yerde, bir şeyin onun varlığına büyük bir temkinle yaklaştığını hissediyordum. Sanki kimsenin dikkatini çekmeyen alelade bir şeye, örneğin buruşturulup öylesine atılıvermiş bir kâğıt parçasına herkesin bakışları altında yavaş yavaş ve azami bir dikkatle yaklaşan bir kedinin sessiz adımlarını hissediyordum içinde.

Ayşegül konusunda hissettiğim ama bir türlü adlandıramadığım bu huzursuzluğu bitirmese de, biraz hafifletecek olan ilk imkân ancak birkaç yıl sonra “Küçük Prenses” Sara ile ortaya çıkacaktı. Gerçi Sara’nın hayatı da benimkine hiç benzemiyordu ama hiç olmazsa onunki Ayşegül’ün hayatı gibi tereyağından kıl çeker gibi ilerleyen bir hayat değildi. Buradaki sorun ise benim için asıl ilginç olanın Sara değil de, çevresindekiler olmasıydı.

Havanın hep sisli, hep yağmurlu olduğu bir ülkeye; adına okul denen, ancak okula hiç benzemeyen bir yere geliyordu Sara ve orada çeşitli yaş gruplarından diğer kızlarla, hizmetçilerle ve Miss Minchin gibi kötü kalpli okul müdireleriyle birlikte ilk beş yıl bir prenses gibi yaşıyor ama sonrasında babasını kaybetmesiyle birlikte tavan arasına sürülüp yine aynı okulda hizmetçi oluyordu. Ama Sara her şeye rağmen prensesliğinden hiçbir şey kaybetmiyor; acısını kalbine gömüp kaderine katlanıyordu.

Benim gittiğim Ankara Yenimahalle Fatih İlkokulu’nda ise hayat çok farklıydı. En ön sıraya oturtulan, temizlik ya da Kızılay Kolu seçilen sarışın kız çocukları ile içli içli şiirler okuyabildikleri gibi, sınıf başkanı da olabilen erkek çocuklarını üçüncü sıradaki ne idüğü belirsiz “Düzen Kolu” köşemden izleyerek bizim okulla Sara’nın okulu arasında bir benzerlik arıyordum. Ama bir süre sonra asıl benzerliğin bizim okulla değil de, ablamın gittiği okulla olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalmıştım; çünkü orada kızların etek boylarını kontrol eden, üç örgüye yetmeyen saçlarını kesen Miss Minchin gibi bir müdire vardı. O günlerde bütün aile alarm halindeydik; bir yandan ablamın saçı ve eteği kesilmesin diye neredeyse gözümüze uyku girmiyor ama öte yandan da Sara’ya o kadar kötülük eden o Miss Minchin’in tıpkı onun gibi bir müdire olarak hayatımızın orta yerine yerleşmesi gibi bir teselli ikramiyesi var. Dahası, ablası Miss Minchin’in yaptığı haksızlıkların farkında olmasına rağmen durumu değiştirmeye gücü yetmeyen ve bu yüzden de bütün kötülükleri meşrulaştırmaya meyleden Miss Amalia da herhangi bir öğretmen kılığında hayatımızda; yalnız hangi öğretmen olduğu duruma göre değişiyor. Bütün bunların benim için anlamı sadece hayatın edebiyatla iç içe geçmesi değil, hayatın başka hayatlara karışarak genişlemesi ve hakkında bütün dünyayla hemfikirmişim gibi davrandığım Ayşegül’ü artık gönül rahatlığıyla o kitapların renkli sayfalarına hapsedebilme hakkı demekti.

Ayşegül, Sara ve Miss Minchin’den sonraki durağım ise Ahmet ve onun yanındaki Lamia’ydı. Evet, Ahmet diyorum ama Kemalettin Tuğcu’nun bütün Ahmetleri aslında bir nevi Sara’ydı. Hayatın acımasızlıkları karşısında onlar da onurunu koruma savaşı veriyorlar ve Sara’nın kaderi kadar ihtişamlı olmasa da, günün birinde hayat onları da ödüllendiriyordu. Bu Ahmetlerde eksik olansa; bir roman kahramanı olarak her şeyin merkezinde durmalarına rağmen, onu merkezde tutan ötekilerin varlığının pek hissedilmemesiydi. Sara’yı diğer çocukların gözünden izliyorduk; Ahmetler ise büyüklerin gözünden takdir edilen çocuklardı. Belki de o yüzden, ben Ahmet’i bir türlü hayal edemiyordum. Farkında olmadığım gerçek ise benim Ahmetlere verilen başrolde kendime bir türlü yer açamayışım, bunun nedeninin ise bir kız çocuğu olmam gerçeği olduğunu içsel olarak kabul edemeyişimdi; çünkü bu rollerin daha neye göre dağıtıldığını bilmiyor, çünkü kız ve erkek çocukları arasında olduğu iddia edilen bir eşitlik ideali içinde büyüyordum. Fakat bütün bunlara rağmen Kemalettin Tuğcu maceram ‒biraz da kitap yokluğundan‒ bir süre devam etmişti. Semt kütüphanesini öğrenmemle birlikteyse hayatıma başkaları da girmiş, ancak hiç beklemediğim bir anda hepsi silinmiş ve Catherine Earnshaw on iki yaşımın sıcak yazına bir gölge gibi sinmişti.

Dilimize Rüzgârlı Bayır, Uğultulu Tepeler ya da Rüzgârlı Tepe olarak çevrilen, benim “Rüzgârlı Tepe” olarak okuduğum, ancak en yakışan ismin Uğultulu Tepeler olduğunu düşündüğüm bu romanı kısaca hatırlatmak isterim:

Karlı ve soğuk bir kış günü Bay Lockwood adlı bir adam Uğultulu Tepeler’e gelir. Bu adam aslında tepenin aşağısındaki Grange adlı malikâneye yerleşecek olan kiracıdır; Uğultulu Tepeler’e de sadece ev sahibini görmeye gelmiştir; ancak hava koşulları nedeniyle o geceyi orada geçirmek zorunda kalır ve evde yaşayan dört kişi arasında zehirli mi zehirli bir havanın varlığını fark eder: Aynı zamanda misafirperverlikle de en ufak bir ilişkisi olmayan bu dört kişi; ev sahibi Heathcliff, gelini Cathy, kaba saba bir genç olan Hareton ve sofu, sofu olduğu kadar da aksi bir ihtiyar olan uşak Joseph’tir. Kiracı Lockwood o gece rica minnet kendisine verilen bir odada Catherine adlı bir hayaletin pencereden içeriye girmek istediği bir kâbus görür ve ertesi sabah apar topar evine döner; hemen ardından da ağır bir soğuk algınlığıyla yatağa çakılır. O hasta yatarken, evin kâhyası Bayan Dean de yavaş yavaş Uğultulu Tepeler’deki dört kişiyi birbirine bağlayan hikâyeyi anlatır.

Ev sahibi Heathcliff küçük yaşta sokaktan alınıp eve getirilmiş bir çocuktur. Evin kızı Catherine ile çocukluktan beri tutkuyla birbirine bağlıdırlar. Bu ilişki romanda hiçbir zaman kesin olarak bir “aşk” olarak nitelendirilmez; ancak Catherine ondan söz ederken ruhlarının nasıl iç içe geçtiğini anlatarak, “Ben,” der, “ben Heathcliff’im”. Ama buna rağmen Catherine tutkuyu değil huzuru, aşkı değil statüyü seçer ve Grange’ın sahibi iyi huylu ve medeni bir genç olan Edgar Linton ile evlenir. Heathcliff bunun üzerine Uğultulu Tepeler’i terk eder ve dönüşünde herkesten intikam alır. Bu intikam programına Catherine’in evlendiği Edgar’ın kız kardeşi olan Isabella ile evlenmesi de dahildir.

Catherine’in evlilik konusundaki seçimi o zamanlar bana bir tür “erdemsizlik” gibi görünmüş ve bunu edebiyatın kendi sınırlarının dışına çıkması olarak yorumlamıştım. Çünkü Catherine mutlak iyiyi temsil etmiyordu; yetiştiği topraklar gibi sert, haşin ve çelişkili bir karakterdi. Üstelik Heathcliff’e âşık olduğunu fark ettiği anda Isabella’yı kıskançlıkla küçümsemesi de bana kabul edilemez gelmişti.

Yıllar sonra bu düşüncelerimi hatırladığımda asıl tuhaf gelen şey şu oldu: Gerçek hayatta kadınlar için evliliğin statü ve güvenlik olarak görülmesi son derece yaygın ve toplumsal olarak kabul edilmiş bir durumken, edebiyatta da bunun böyle olmasını neden yadırgamıştım? Oysa bu, edebiyatın hayatın bir uzantısı olduğunu gösteriyordu. Demek ki o dönemde benim için edebiyat gerçekliğin birebir yansıması değil, kendi ideal düzenine sahip ayrı bir alan olmuş; yani Ayşegül’ün ardından geçen altı-yedi sene içinde hangi çarklar döndüyse dönmüş ve bünye edebiyatın “kendinde şey” olduğuna hükmetmişti. Romanda o zaman dikkatimi çeken diğer bir noktaysa, sarışın Linton’ların yumuşaklığı ve medeniyeti, esmer Heathcliff ve Earnshaw’ların ise sertlikleri ve vahşi tutkularıydı. Ben kendimi iki kesime de dahil edemiyordum; ama o zamandan beri ne zaman yeşil bir tepeden aşağıya doğru insem, Linton’ların medeni dünyasına doğru indiğimi düşündüm.

Uğultulu Tepeler’in en ayırt edici yönlerinden biri de ikili anlatıcıyı kullanmasıydı. İlk anlatıcı, evi kiralayan ve sadece o gün için gördüklerini anlatan Bay Lockwood’du. Ancak geçmişin anahtarı, evin kâhyası Bayan Dean’deydi. Ve Bayan Dean müthiş bir anlatıcıydı. Böylece benim için Emily Brontë adı sadece kitabın üstünde yazan, hiçbir işlevi olmayan gizemli bir ad olarak kalmıştı. Yıllar sonra Emily Brontë’nin romanını tıpkı diğer iki kız kardeşi gibi bir erkek adı altında yayımladığını öğrendiğimde, Bayan Dean’in romanın esas anlatıcısı olarak seçilmesinin anlamını biraz da içim sızlayarak fark ettim: Okurlarına zamanında kendisi olarak, bir kadın olarak erişemeyen Emily Brontë sanki Bayan Dean yoluyla okurlarına erişmeye çalışmıştı.

Emily, dönemindeki birçok kadın yazar gibi, bir kadının yazdıklarının ciddiye alınmayacağını düşünerek bir erkek adı kullanmıştı kullanmasına da; aldığı bu önlem yine de Uğultulu Tepeler’i kurtaramamış ve roman uyumsuz karakterleri, iyi ve kötünün kesin çizgilerle ayrılamaması ve karanlık atmosferi nedeniyle “rahatsız edici” bulunmuştu. Oysa yine aynı yıl ve yine takma bir erkek adıyla yayımlanan kardeşi Charlotte’un romanı Jane Eyre alkışlarla karşılanmıştı. Gerçi Jane Eyre karakteri de döneminin sıradan karakterlerinden ayrılıyordu, ancak roman dönemin ahlaki değerleriyle örtüşüyor ve Jane eninde sonunda sevdiği adamla evleniyordu.

Uğultulu Tepeler konusunda çok şaşırtıcı bulduğum yorumlardan biri de, oldukça kapalı bir hayat süren Emily’nin nasıl olup da bu kadar tutkulu ve aykırı bir roman yazabildiğidir. Oysa bana göre Emily’nin içinde büyüdüğü koşullar tam da böyle bir romanı besleyecek niteliktedir.

Emily yaşları birbirine çok yakın beş kardeşiyle birlikte büyür; babaları rahiptir, yaşadıkları evin pencerelerinden mezarlık görünür ve çok erken kaybettikleri anneleri de orada yatmaktadır. Yine çocuk yaşlarda, annelerinin ardından iki kardeşlerini daha veremden kaybederler. Geriye kalan dört kardeş günlerini okumak, yazmak, hayal kurmak ve birbirlerine hikâyeler anlatmakla geçirirler. Aslında baba, Emily’den bir yaş büyük olan tek oğlunun yazar olacağını düşünmektedir; o yüzden de kısa bir süreliğine de olsa beş kızını yatılı okula yollarken, oğlu Branwell’e evde klasik bir eğitim aldırır. Çocuklar hep birlikte şiirler, hikâyeler yazarlar ve hayalî ülkeler yaratırlar. Emily ve Anne’in ülkesi Gondal, Charlotte ile Branwell’in ülkesiyse Angria’dır. Hemen eklemek gerekir; Anne Brontë de Uğultulu Tepeler ile yine aynı yıl yayımlanacak Agnes Grey’in yazarı olacaktır.

Kardeşi Branwell'in tablosunda Emily
Brontë

Kardeşlerin hayal dünyalarını birbirleriyle paylaşmaları, daha doğrusu bu dünyayı birlikte geliştirmeleri, muhakkak bir insanın başına gelebilecek en güzel şeylerden biridir. Çünkü kardeşlerle küçük yaşlarda başlayan bu ortaklıkta, bazen hemen unutulan bazen de yıllarca birbirine paralel olarak devam eden, birbirine eklenen birçok hikâye ortaya çıkar. Bu hikâyelerin ne zaman başladığını kimse hatırlamaz ama zaman onlarla birlikte akıp gider. Günün birinde durup dururken ve hikâyeyi tekrar hatırlatmaya bile gerek kalmadan yapılan bir ekleme, bir yenilik, bir değerlendirme, kardeşler dünyasının en doğal hallerinden biridir. Bu ortak duygu yıllara yayılırken, kardeşler de hikâyeleriyle birlikte dünyada var olmayı öğrenirler. Bu onları güçlendirir, çünkü dış dünyada onları kimse anlamasa bile evde muhakkak anlayacak biri vardır. Kuşkusuz, bütün ailelerde bu tür küçüklü büyüklü, önemli önemsiz hikâyeler bulunur; ancak belli ki Brontë’lerin evinde bu durum neredeyse bir hayat tarzını almış ve kardeşler birbirlerini mütemadiyen beslemişlerdir. Bütün bu “hummalı” ortak varoluşun dışında, Emily de diğer kardeşleri gibi özel öğretmen olarak çalışmış, hatta o yıllarda Fransızca öğrenmek üzere Charlotte ile birlikte Brüksel’e gitmiş, ancak dokuz ay dayanabildikten sonra hayatı boyunca en sevdiği yer olan Yorkshire’ın vahşi ve kasvetli topraklarına geri dönmüştür. Bütün bunlar Emily’nin bu dünyadan bir yabancı olarak geçmediğini, aksine tam da Uğultulu Tepeler gibi dönemi için son derece aykırı bir romanı yazmasını sağlayacak bir hayatın içinde olduğunu gösterir.

 
 
 


Okur ya da yazar olarak hayatımız boyunca okuduğumuz romanlardan elbette bilinçli ya da bilinçsiz olarak etkileniriz. Bu etkilenmenin benim için en heyecan verici olan kısmıysa, hem peşinden gitmekte zorlandığım hem de zevkle, adeta bir bilmece çözer gibi ipuçlarını aradığım bilinçsiz kısmıdır; çünkü okuduklarımız edebiyatımızı teknik ya da içerik olarak etkilemekten çok, bizi değiştirdiği için, bizi olduğumuz kişi yaptığı için önemlidir.

İlk romanım Ankara Mon Amour!’un otobiyografik karakteri Suna’nın çocukluktaki en yakın arkadaşı Emel büyümüştür; İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisidir ve Brontë ailesiyle ilişkisini şöyle anlatır:

Evden çıktım, Kuğulu Park’a gittim; bir neskafe söyleyip yazı, sıcağı, kuğuları seyrettim; sonra kitabımı okudum. Önemli bir şeyleri beklerken ya da dünyada beni hiçbir şeyin ilgilendirmediği günlerde Jane Eyre’i okurdum hep. 19. yüzyıl İngilteresi’nin geniş eteklerine sığınmak değildi beni büyüleyen; romanla hayatın o bitmek bilmez yarışıydı. Roman güçlü kuvvetli bir erkek olan Rochester’la ilerlemeye çalışırken; hayat zeki, çalışkan, erdemli fakat silik ve güzelliği hiç de dillere destan olmayan bir kadınla, Jane Eyre ile çıkardı romanın yoluna. Roman nişanlar yaparken, hayat birden ortaya çıkan akıl hastalarıyla bu törenleri bozar; roman son bir hamleyle “mutlu son” diye tuttururken, hayat yarı sakat bir Rochester’la yine romanın karşısına dikilir ve “barışmaları yeter” diyerek “şah” derdi.

Zavallı bir kadın olan edebiyat öğretmenim Nursel Hanım, Jane Eyre üzerine yazdığım ödevimi geri verirken kulağıma eğilmiş, “Ama siz Jane Eyre olmak için çok güzelsiniz kızım” demişti. Eğer söz konusu olan “Rüzgarlı Bayır” olsaydı, yine aynı şekilde kulağıma eğilip “ama siz Catherine Earnshaw olmak için çok pısırıksınız evladım” demeye cesaret edebilir miydi?” (s. 115-116)

Ankara Mon Amour!’u yazarken sadece Charlotte Brontë değil, Jean Rhys de çoktandır hayatımdaydı. Türkçeye Geniş, Geniş Bir Deniz adıyla çevrilen romanı, işte tam da Jane Eyre’den tanıdığımız o “akıl hastası” kadının, Bertha’nın romanıydı. Rhys, romanında Bertha’nın Jamaika’daki geçmişini ve Rochester ile ilişkisini bir iktidar ilişkisi çerçevesine oturtup, bu ilişkiyi hem sömürgeci hem de patriyarkal yapının kesişimine yerleştirerek; Bertha’nın hayatının bireysel bir trajedi olarak hikâye edilmesine karşı alternatif bir bakış sunuyordu. Bu yaklaşım Brontë’nin romanına bakışıma farklı bir boyut katmış; daha da ötesi, bakışımı bir metinde anlatılanlar kadar anlatılmayanlara da çevirmemi sağlayan ilk adımlardan biri olmuştu. Ancak bu bakışı 1980 yılı Türkiyesi’nin yirmi yaşındaki bir öğrencisinin düşüncelerine mal etmeye çalışmak, ona bu düşünceleri “yamamaya” çalışmaktan öteye gitmeyecekti. Ve böylece biraz da “içim kan ağlaya ağlaya” Bertha’yı bir “akıl hastası” olarak o tavan arasında bırakmış, Ayşegül’ü ise tıpkı çocukluğumda yaptığım gibi bir cümleyle geçiştirivermiştim. Şu düşünceyse aklımda hem bakiydi: Edebiyat elbette yazarın zihinsel geçmişinin bir ürünüdür ama yazarın eserini aynı zamanda kendi zihinsel geçmişinden koruması, eserin bu geçmişe maruz kalmasını önlemesi de gerekir; çünkü yazmak da tıpkı yaşamak gibi, aynı zamanda bir vazgeçiştir.

 

 

KİTAPLAR

  • Ayşegül (Seri), Gilbert Delahaye, çev. Gülten Dayıoğlu (farklı yayınevleri)
  • Frances H. Burnett, Küçük Prenses, çev. Biray Anıl Birer, İletişim Yayınları, 2024 (1. basım).
  • Emily Brontë, Rüzgârlı Tepe, çev. Nurettin Özyürek, Varlık Yayınları, 1968.
  • Charlotte Brontë, Jane Eyre, çev. Nihal Yeğinboğalı, Can Yayınları, 2007.
  • Jean Rhys, Geniş, Geniş Bir Deniz, çev. Pınar Kür, Can Yayınları, 1982 (1. basım).
  • Şükran Yiğit, Ankara Mon Amour!, İletişim Yayınları, 11. Baskı, 2023.
Yazarın Tüm Yazıları
  • Ayşegül
  • bronte kardeşler
  • Emily Brontë
  • Geniş, Geniş Bir Deniz
  • Jean Rhys
  • kemalettin tuğcu
  • Küçük Prenses
  • uğultulu tepeler

Önceki Yazı

EDİTÖRDEN

[Editörün Notu]

2026

K24'ten haberler, haftanın yazılarına bakış, yayın dünyasına dair değiniler, tartışmalar, yorumlar, okur mektuplarına cevaplar, K24 yazıları için notlar, editöryal gevezelikler ve çeşitli mutfak işleri... 

MUSTAFA ARSLANTUNALI

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Intermezzo ve çok geç kapitalizm:

Dolayımsızlığın gizli çekiciliği

“Kornbluh’un dolayımsızlıktan kastı, bir çeşit doğrudanlık ve aracısızlık arzusu. Tarihsel, kültürel, psikolojik dolayımı ve anlamın kuruluşunu reddeden; mesajın nasıl görünüyorsa ya da neyse o olduğunu iddia eden bir jest.”

ALPTEKİN UZEL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist