• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Geceleyin Bir Tren’in nostaljik yolcusu

“Cevat Çapan'ın on cilt boyunca yazdığı bunca ısrarlı yolculuk düşkünlüğünün bir açıklaması olmalı. Şiirinin varlık nedeni olmalı bu açıklama: Çünkü zaman yolcusudur o da bütün şairler gibi, hayalî ya da gerçek mesafelere âşıktır şairin göçebe ruhu.” 

Cevat Çapan. Fotoğraf: Muhsin Akgün

MAHMUT TEMİZYÜREK

@e-posta

DENEME

18 Ocak 2024

PAYLAŞ

Uyku tutmayan gecelerde

ne zaman gözlerimi yumsam,

o silik manzaralar canlanırdı

uçsuz bucaksız bozkırda,

soluk soluğa ilerleyen tren,

mevsimlerden ilkyaz.

Gene “ilkyaz”; “geçmiş yeniden yaşanan bir ilkyaz”. Gene şairin yolculuk mevsimindeyiz. Bu kez “uçsuz bucaksız bozkırda, soluk soluğa giden” bir gece trenindeyiz. Cevat Çapan bir kez daha, bu kez 90 yaşındayken açılıyor yolculuğa. (18 Ocak’tan sonra 91’in içinde.) Bu kez Geceleyin Bir Tren ile geçiyor yeryüzünden; kimi zaman özleme kiminde melankoliye sarılmış, bekleneceği gibi hüzün yüklü ama yoluyla, derdiyle barışık bir yolcu.[1] Çapan’ın treni sevdalı bir tren; çoğunca yalın, kiminde girift bir ritimle ilerliyor. Uğrak yerleri, yolcu kadrosu bu kez de epey kalabalık. Önceki yolculukları gibi şairin, isimler, kentler, mekânlarla bezenmiş renkli bir harita. “Kimlerle yaşadık, kimlerle öldük / Onlarla birlikte değil miyiz hâlâ,/ esen rüzgârla, yağmurla karla?” diyerek giden, sıcak anılar yüklü bu yolcuya yoldaş olmak için yeni bir vesile.[2]

Cevat Çapan
Geceleyin Bir Tren
Sözcükler 
Ocak 2024
64 s.

Nedir şairdeki bu yolculuk tutkusu, nedir onu güden uzaklara? Somut olanından birçok farkı var; imgesel yolculuğun farkı zamana boyun eğmemesi, aşınıma karşı direnmesi. Okuma ve yazma çabasının ardındaki niyet de bu değil mi; gündelik cendereden kaçarken geçmişin zihinde kaybolmasına, unutma belasına karşı bir tutum. Böyle düşünenler az değil. Ama bu kaçış yaratıcı özgürlüğün bir imkânı olacak mıdır? “Zaman hem ileriye gider hem geriye” diyordu Anday. Garip yolunun güncelliğinden sıkılıp kaçan, Kolları Bağlı Odysseus ile kendini bulma yolculuğuna çıkan M.C. Anday. Nâzım gibi yaşadığı zamana sadık ama tutsak edilmiş bir şairin yattığı hücreden gitmediği yer kalmış mıydı? Beş yüz yıl öncesi İznik’e bu yolla (okuyarak ve yazarak) uçmuştu mapusane penceresinden “huruç ve zuhur eden” Bedreddin dervişlerinin safına. Dahası, elli yıllık ülke tarihinin içinden geçirdi trenini, hücresindeyken yaman bir yolculuk yaptı “Manzaralar”da. Orhan Veli’nin ömrü yetseydi “Yol Türküleri”ni daha kim bilir hangi kentlerin yolunda söyleyecekti. Fazıl Hüsnü Dağlarca, Attila İlhan, Hilmi Yavuz, Cemal Süreya, Edip Cansever, vd. uzakların çağrısına kapılıp az mı gittiler? Ama Türkçe şiir Cevat Çapan kadar yolculuğa tutkun bir şairi henüz görmedi. Türkçedeki Blaise Cendrars adeta! İlk kitabından bu yana Çapan’da “sevda yaratan” büyülü bir kaynak oldu yolculuk. “Trenin penceresinden çekilmiş/ bir resimden bakar gibi” baktı dünyaya. Bu trenin Kronos’a bir borcu yok; istediği yöne hem döner gelir hem çekip gider. Dümeni şairin ruhunda; hem sıkan boğan zamanı genişletmek hem de dar mekânın ufkunu açmak ister. Lethe’nin bulanık suyuna karşı ters yönde bir yüzme çabası. “Unutmanın baş döndürücü uçurumuna düşme” kaygısıyla, “belleğin zindanında” hapsolma korkusuyla, “bir diriliş, bir silkiniş ânı”nda “parçalanmış dünya”sını imgesel imkânla bütünleştirme çabası. Bu çaba baştan bu yana değişmeyen edimi olageldi Cevat Çapan’da. Şimdideki bir anda zuhur eden hayaldeki anların bütünselliğini kurma çabası. Sanatın, yaratıcılığın, özgürleşmenin bir edimi diyordu bu yönelime Bergson; özgürlük bilinci ve yaratıcılığın kaynağı sayıyor; “somut zaman karşısındaki insani edim” diye niteliyordu. Marcel Proust onun felsefi görüşünün bir icracısı gibiydi. Bu böyle de, okuma tutkunu Proust, her şey akar, aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz, diyen Heraklit’i bilmez miydi; ama o kendisine ait geçmiş zamanında (içinde yüzebildiği o ‘ara su’daki dar havuzda) yaşadığı anların kaybolan canlılığını yeninden bulmak için, kılı kırk yararak buluşturduğu sözcüklerin duyum yeteneğine sığındı. O kayıp zamanı yeniden kurmayı sürdürürken “keşke daha uzun bir hayatım olsaydı” diye hayıflanıyordu.

Bu “dönüp bakma” arzusunun yerleşik olduğunu ısrarla vurgulayanlardan biri de Borges. Unutma ve hatırlama hallerinin kurgucusu yazar, insandaki bu edime dair kesinleyici fikrini Odysseus’la örneklemişti: “Sürgün günlerinde ve gecelerinde dünyanın etrafında köpek gibi dört dolanan ve adının Hiçkimse olduğunu söyleyen o adam” diye tanımladığı Odysseus’un İthake’ye dönmesinin tek nedeni, diyordu, “geçtiği yollara geri dönüp bakmak içindir”.[3]

Anlatıya dair bu fikirlerin şiirle ne ilgisi var? Doğrudan bir ilgi bu, çünkü şiir unutmayandır.[4] Çapan’ın yapıtlarının hemen bütününde geçtiği yolların, uğradığı mekânların, dokunduğu hayatların, düşlediği sevdaların hepsine geri dönüp bakma çabasını Borges’in kesinlemesiyle eşleştirmek belki abartı olabilir, evet ama şairin on cilt boyunca yazdığı bunca ısrarlı yolculuk düşkünlüğünün de bir açıklaması olmalı. Şiirinin varlık nedeni olmalı bu açıklama: Çünkü zaman yolcusudur o da bütün şairler gibi, hayalî ya da gerçek mesafelere âşıktır şairin göçebe ruhu. Ama nasıl bir güdüyle?

“Yazılmayan yaşanmış olmayı hak eder mi?” Bu zor soruyu ortaya atan Gaston Bachelard. Bu savın yazıdan önceki çağdaki benzeri belki şöyleydi: “Sözlenmeyen yaşanmış olmayı hak eder mi?” (“Başlangıçta söz vardı.”) Bachelard’ın yazma-yaşama gerekçesi çok açık: “Bize gelince,” diyor, (okuma ve yazma uğraşındaki “biz”i kastederek) “insanı tanımak için elimizde okuma aracından başka bir şey yok; insanı yazdığına göre değerlendiren büyülü bir okuma. İnsan hakkında her şeyin ötesinde en çok beğendiğimiz şey, onunla ilgili olarak yazılabilendir.” Aynı soruyla bağlıyor fikrini: Yazılmayan yaşanmış olmayı hak eder mi? Bachelard bu düşüncesini önemli bir kavramla sunuyor; her okuma ve yazma ediminin bir tür “aşılanma” olduğunu düşünüyor. “(N)e zaman bir kültür bir doğanın üzerine izini koymuş olsa, neredeyse hep aşının üstündeki maddeleştirici” bir imgelemin doğuşundan, varoluşundan söz ediyor. İmgeleri de birer maddi varlıklar olarak görüyor Bachelard.[5]

Bu fikrin şiirsel bir işlemini Cevat Çapan’ın yapıtlarında da görebiliyoruz. Uzaklara giden her yolcu gibi şairin de dönüp anlatacakları vardır elbet. Ama büyük anlatıları miras bırakan antik çağ gezgin şairleri gibi değil modern şair; diyarlar ve kültürler boyu derlediği ibret dolu öykülerini sazı ve avazı eşliğinde “kanatlı kelimeler”le söyleyemez artık. Antik şairin kanatlı kelimeleri, havası, makamı kültürel geleneğin iç içe geçmiş, anonimleşmiş, simgeleşmiş aşılarından biçimlenmişti. Çapan gibi bir modern şairin böyle kanatlı kelimeleri yok, folklordan miras kalan hazineler bu çağda “kalp söz” artık; dolaysız bir dinleyici topluluğu önünde de değil, sesinin bütünü donuk harfler ve kuru kâğıtlar üzerinde resmedilmiş. Bu böyle ama onun da eski şairler gibi “gözlerini yumduğunda” canlanan anıların daveti ruhuna cesaret verecek, hayali çağrıya gönüllüce kaptıracak kendini; eskiler gibi o da belleğin unutmaya mahkûm olmasına karşı direnecek. Böyle bir yaşantı avazla söylenemese bile yazılmayı hak etmez mi?

Cevat Çapan, Oktay Rifat

Anlamaya çalışarak neyin geçici,

neyin kalıcı olduğu zamanla.

Bıkmadan bakarak denizin derinliğine,

bulutlarla örtülü dağların doruklarına.

Bir araya geldiğimizde ya da uzaktan

sizi unutmadığımız bir ağızdan

ya da yapayalnız söylediğimiz

hoyratlarla, uzun havalarla hatırlayarak.

Yazı çağındaki yolcu şairin elinde ne tür imkânları var? Çapan’ın imkânları arasında öncelikle bir tasarım var; yazıyla biçimlendireceği özlemlerinin, düşlerinin, imgeler kaynaşan zihninin yoğurduğu anısal yolculuk için bir tasarım. Kuşkusuz, yolun sürprizlerine her zaman açık. Ama bir de ritim var. “Derdin kimseyi incitmesin” diye kendi kendini tembihlediği şairin denetimli lirik dili, belli bir makama uygun ritme tutunma özeninde; inişli çıkışlı seyreden, yol boyunca çeşitlenen, taksimleri buğu gibi dağılan bir havası var; hüzünlü bir “ah” çektiren türden bir hava. “Sevda yaratan” bir hava. Geçilen yolların evrenine doğru açılan bellekte adresi, niyeti belli şiirsel bir akış başlıyor; tren de, şair de kendi ritimlerini yolun en ucundan bu yana esen dalgaya uydurmuş gidiyor. Başka şairlerde de, örneğin Hilmi Yavuz’un, Mehmet Taner’in, Ahmet Telli’nin, vb. şiirlerinde de belirgindir bu tür bir makam tutkusu.

Bu şairler için “musiki” şiiri besleyen değerli bir kaynak. Ama hepsinin edası kuşkusuz başka türlü. Çünkü her şairi şair yapan deneyimler, geçtiği yollar, özenip yakıştırdığı edalar, tutunduğu poetikalar farklı. Bununla birlikte hepsinde bir sese ve ritme çarpılma ânının benzerliği vardır. Üslubu (“makamı” desem?) ritimle özdeş sayıyor Virginia Woolf: “Bir görüntü, bir duygu zihinde henüz özüne uygun sözcükleri bulmazdan önce bir dalga, bir aura yaratıyor. Bütün mesele bu dalgayı işe koşmak”tır diyor.[6]

Çapan’a doğru gelen dalganın atmosferindeki işaretler çoğunlukla doğadan, doğadaki bir figürden (bir çiçek ve kokusu, mevsimlerin, yerin göğün anlık bir görünümü, vb.): “Mevsimlerden ilkyaz, vakitlerden gece”; “yıldızların diliyle konuşuyor, sınırsız karanlıklar”. Ya da şöyle bir an: “Bir kış günü bakarken odanın penceresinden/ bahçede ağaçlar üzerine yağan karın aydınlığında,/ gözlerinde yeniden tropikler, uzak denizler/ eskiden yaşadığın güneşli yolculuklar parlıyor.” Bu tür anlarda parlıyor bellek, böylece başlıyor yolculuğun ritmi. Şair, yola çıkarken şunu sormuştu: “Kimlerle yaşadık, kimlerle öldük?/Açan çiçeklerde de hâlâ onların kokusu,/onların sesleri kulaklarımızda.” Bir ses, bir koku, zihindeki şeyleri kımıldatan bir işaret. Bunlarla yola düşen şairin treninde uğrak yerleri, başka deyişle özlemli yolculuğun sahneleri, “tren”in ritmine uyumlu bir akışkan kadrajda belirecek. “Bir ses bahçesinde buluşuyoruz şimdi,/ kuşlarla, çiçeklerle gün kavuşurken,/ duymadığımız şarkılarla başlıyor gece: / bu son mu, başlangıç mı, diye sorma,/ seslerin sahibini arıyordur aramızda.”

Seslerin sahibini aramak; bu arayış onda nasıl bir işlem? Geceleyin Bir Tren’deki ilk belirgin durak İzmir; bu kentin iki göçmüş şairinin –İsmail Mert Başat ve Sina Akyol– şiirinin imgeleri izinden, “taflanlara yaslanan bulutlar” içinden geçecek tren. ‘Közlerinmiş biber’ ile Sina’nın, ‘küldeki kor izleri’yle Başat’ın dizeleri girecek Çapan’ın şiirine. Bu duraktaki gibi, şairimizin yol boyu anacağı dostları bu kitapta da başrolde. Örneğin Ömer Uluç, Yüksel Arslan, Komet’le buluşmaların sahnesi, (“Komet’i ne kadar sevdiğimizi belli etmeyelim” diyecektir Yüksel Arslan) birçok uğraktan geçerek Lorca’ya kadar uzanacak bir anısal yolculuk. Biri de şöyle: “Bir zamanlar Nilgün Marmara’ydım ben./ Uçtum dünyayı seyrettiğim bir uçurumdan, /karıştım Karadeniz’in çırpıntısına sessizce” diye anacak müntehir şairi. “Açlık çoğunlukta” şairi Turgut Uyar, vezinsel buluşlarına hayranlık duyduğu Mehmet Taner, bir istasyon kahvesinde buluşup yazılmamış roman kahramanları hayal ettikleri Süreyya Berfe, ironik kahramanlarıyla birçok şiirde gezinen kadim dostu Oğuz Atay, “mor kelebek” Gülten Akın, “Türkçe konuşmamak oldukça can sıkıcı” diyen diplomat Seferis, Sahaf Suavi, Rüstem Abi, Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan, Heybeli’de buluştuğu futbolcu Lefter, vd... Zihninde yaşattığı daha nicesi, trenin yol boyu uğrayacağı, o buluşmaya yakışacak armalı imgelerle anacağı yüzler. Kimilerinin adları geçmese de dünyaya bıraktıkları izler (“yanık saraylar”, “Hüsamettin Albay” vd.). Sayabilmişsem elli civarında dostu, saymam olanaksız sayısız roman, oyun, film kahramanı, ressam, şair var yapıtta. Her birinden aldığı seslerle, imgelerle aşılanmayı gözetecektir şair.

Aydın Boysan, Cevat Çapan, Fethi Naci, Nuri Akay. Fotoğraf: Burak Boysan Arşivi

Peki, şiir için bunca kadro fazlaca bir yük değil mi, denebilir. Ama Çapan şiirinde bu yük bilerek isteyerek kasıtlı bir işlem, şair için kişisel bir vefa işlemi olduğu gibi, şiirinin hem varoluş hem kuruluş bahanesi. “Mehmet Taner’in esiniyle” dipnotunu düştüğü “Vezinler Arasından” şiirinde bu tutum nerdeyse dize dize:

Sorardık göz kırparak

İskele kahvesinde buluştuğumuzda:

“Nerede bizi seven kızlar

denizin meltemine sarınan,

derbentlerden esip gelen o hisli ses,

kayayı delen incir,

yerçekimli karanfil,

yangın yerindeki orkideler?

Nerede Antigone, üzerine yığılan

taşların arasından kanayarak açılan

o sonsuz iri güller.”

Adıyla ya da ad vermeden andığı kişilerle sarmal imgeli bir bağ kurma, dahası onların şiirinden, ya da onları simgeleyen bir figürden aldığı aşıyı kendinde yaşatma ve yeşertme edimini hep önemsedi, baştan beri işledi bunu Çapan. Anmayı amaçladığı bir şairse ona ait bir ya da birkaç dizesiyle, bir ressamsa ondaki renk duygusuyla (“renkler koyulaştıkça kaşlarını çatıyor”); arkadaş topluluğu ise aralarındaki ortak dilin figürleriyle cömertçe aşılanmayı yeğliyor şair. Şiirinde bir armaya, bir nişana dönüştürüyor aldıklarını. İşlediği aşı andığı şairin görünür kılınmış halidir. Daha genel, daha kültürel ve daha “gensel” yanı ise, okuduğumuz etkilendiğimiz şairlerden, yazarlardan, kendi kültürel genimize işleyen, bizde yeniden bir öz ve biçim kazanabilen halidir. Okumak da, yazmak da aşılarla zenginleşen bir yolculuk oluyor Çapan’da. “Evet, her şiir kendi bacağından, ama başka şiirlerin çengeline asılır” diyordu Orhan Koçak. “Hepimizin veya çoğumuzun duyguları vardır – ama şairin (şiir olarak şairin) duygusu, ancak bir 'metinlerarası' alanda, çeşitli referanslar içinden üretilir, başkalarının dizeleriyle, başka şiirlerin ritim ve imgeleriyle sürtüşme içinde.”[7] Çapan’ın şiiri bu bakış açısının cömertçe bir icrasını belgeliyor.

Dön Güvercin Dön’den bu yana okuruyum ve artık iyice emin oldum ki şair ruhunu şu tür bir arzuyla yoğurmuş: “Yeryüzüne dağılmış, birçoğu gitmiş birazı kalmış, kimini yapıtlarından tanımış, kimiyle dost olmuş sevdiği bütün insanlarla, onlarla geçtiği yollarda dolaşmak. Buna bir ömür içinde olanak yok elbet (‘keşke olsaydı’ diyordu Proust) ama daima bu yolda, dilde bedenlenmiş bir ‘düşsel buluşma’yı şiirin gücüyle denemeli.” Böyle düşünüyor olmalı şair. Şiirsel düşü, idesi, maddesi, biçimi, özü buradan güç alıyor, buradan yola çıkıyor. Daha nice şiirsel yolculuklar, bu eşsiz yolcuya!

 

NOTLAR:

[1] Cevat Çapan, Geceleyin Bir Tren, Sözcükler Yayınevi, 2023.

[2] Cevat Çapan’ın önceki yapıtlarında da değişmez bir izlek olan “yolculuk” üzerine yazmıştım. Bkz. Mahmut Temizyürek, "Cevat Çapan'da Şiirsel Yeryüzü", K24. 

[3] Aktaran Svetlana Boym, Nostaljinin Geleceği, çev. Ferit Burak Aydar, Metis Yayınları, 2009.

Odysseia’nın sonunda Odysseus kavuştuğu Penelope’siyle yatak sohbetini (sevişmeden önce mi sonra mı yazmıyor ama) şöyle anlatıyor Homeros: “Zeus dölü Odysseus başladı uzun uzun anlatmaya,/düşmanlarının başına açtığı dertleri, kendisinin çektiklerini,/tanrısal kadın da onu dinlemekten öyle hoşlanmıştı ki,/ Odysseus her şeyi anlatmadan gözkapaklarına uyku girmedi.” (Odysseia, Azra Erhat- A. Kadir çevirisi. 23. Bölüm, s. 306-310)

[4] “Unuttum” şairi İlhami Bekir, unuttuğu asıl hayatları şiirle hatırlıyordu.

[5] Gaston Bachelard, Su ve Düşler, çev. Olcay Kunal, YKY, 2006, s. 17.

[6] Aktaran Ursula Le Guin, Zihinde Bir Dalga, çev. Tuncay Birkan, Özge Çelik, Özde Duygu Gürkan, Müge Gürsoy Sökmen, Savaş Kılıç, Metis Yayınları, 2016.

[7] Orhan Koçak, “Şiiri Hatırlamak”, K24

Yazarın Tüm Yazıları
  • cevat çapan
  • Dön Güvercin Dön
  • Geceleyin Bir Tren

Önceki Yazı

SÖYLEŞİ

Nâzım Hikmet Richard Dikbaş’la söyleşi:

“Zihnin ve ruhun kendine saygı duyduğu” bir ifadeyi bilemek

Nâzım Dikbaş’la sergisi vesilesiyle bir araya gelerek nev-i şahsına münhasır üslubunu ve çizimlerinin esin kaynaklarını konuştuk. Desteğini bir an olsun bile esirgemediği toplumsal mücadelelerde yaşadıklarının sanatsal ifadesine nasıl yansıdığını bize anlatmasını, giderek daralan, tekelleşen ve sertleşen kültür-sanat ortamını değerlendirmesini istedik...

ÖZGÜN ÖZÇER

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Nilüfer Kuyaş ile söyleşi:

“Bu bir kurtuluş ateşi, düşmanlık ateşi değil. Geleceği hep birlikte kuracağız.”

“Bir şok yaşadığınızda zaman çok farklı işlemeye başlar, hızı değişir. Kopuk parçalara bölünür. Zamanı içine hapsettiğimiz gün, saat, takvim, neden-sonuç ilişkisi, çizgisellik, hepsi kaybolur ve başkalaşır... Zamanı parçalamak, aynı zamanda deneyime biricikliğini, büyüsünü tekrar kazandırmak imkânı yaratıyor.”

MESUT VARLIK
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist