Kanadalı şair ve romancı Anne Michaels, çağdaş Anglofon[1] edebiyat içinde şiirsel dil ile tarihsel belleği birleştiren özgün anlatı biçimleriyle tanınan bir yazardır. Michaels’ın romanları (Kış Mezarı, Bölük Pörçük Yaşamlar gibi) özellikle bireysel deneyim ile kolektif tarih arasındaki karmaşık ilişkileri ele alması bakımından dikkat çeker. Sözgelimi 1996 yılında yayımlanan Bölük Pörçük Yaşamlar’da Holokost’un travmatik mirasını bireysel hafıza ve anlatılar üzerinden inceleyen yazar, benzer bir tavrı diğer kitaplarında da sürdürür.
Michaels’ın uzun bir aradan sonra yayımladığı Tutsak başlıklı romanıysa benzer meseleleri farklı bir biçimsel çerçevede ele alan özgün bir metin olarak ön plana çıkar. 2023 yılında okurla buluşan roman, yayımlandığı andan itibaren önemli edebiyat ödülleri ve eleştirel tartışmaların odağına yerleşmiş; özellikle bellek, zaman ve tarihsel süreklilik üzerine kurduğu katmanlı anlatı dünyasıyla dikkat çekmiştir. Geçtiğimiz günlerde Dilruba Aydın çevirisiyle Timaş tarafından Türkçede de yayımlanan roman, Michaels edebiyatının bugününü bütün çıplaklığıyla yansıtması ve kazandığı ödüllerle önemli bir yerde durur.
Tutsak, doğrusal bir anlatı yerine geliştirdiği parçalı anlatı teknikleri aracılığıyla neredeyse bir yüzyıla yayılan çok katmanlı bir aile hikâyesi üzerinden ilerler. Roman, Birinci Dünya Savaşı’ndan günümüze uzanan geniş bir zaman aralığında, farklı kuşaklara ait karakterlerin yaşamlarını ve deneyimlerini merkezine alır. Bu karakterler arasında sanatçılar, doktorlar, fotoğrafçılar ve savaş tanıkları bulunur. Michaels’ın anlatı stratejisi, bu karakterlerin hikâyelerini kronolojik bir sırayla anlatmak yerine onları birtakım sahneler, anılar ve düşünsel parçalar aracılığıyla yan yana getirir. Böylece roman, bireysel hayatların tarihsel olaylar içinde nasıl birbirine bağlandığını gösteren bir anlatı mozaiği haline gelir.
Romanın açılış sahnesi, Tutsak’ın tematik yönelimini belirleyen önemli bir an olarak değerlendirilebilir. Anlatı, Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Fransa’da bir savaş alanında yaralı halde yatan bir askerin bilinciyle başlar. Bu sahnede zaman ve mekân algısı parçalanmış durumdadır; karakterin zihni, fiziksel acı ile geçmişe ait anılar arasında gidip gelir. Michaels bu sahne aracılığıyla hem savaşın yıkıcılığını hem de belleğin parçalı doğasını ortaya koyar. Sözgelimi şu bölük pörçük cümleler okura hem yaşama dair birtakım izlekler sunar hem de ona kendisini neyin beklediğine dair birtakım ipuçları verir:
“Ömrün sona ereceğini biliyoruz. Ölümün sonsuz bir âlem olduğuna neden inanalım o halde?
...
Tepeye bir kuşun gölgesi vurdu; adam, kuşu göremedi.
...
İçini rahatlatan belli başlı düşünceler vardı:
Arzu, her şeye nüfuz eder; hiç kimse arzularından arınamaz.
Bilinmezi yalnızca bilinen çerçevesinde düşünebiliriz.
Işık hızı, zamanın ölçütü olamaz.
Geçmiş, anda var olur.
…” (Michaels, 2026:9)
Tutsak, birçok açıdan kuşakları birbirine bağlayan bir roman olarak görülebilir, belirli noktalarda bir aile hikâyesi olarak da okunabilir; öte taraftan romanın anlatı yapısı, onu geleneksel aile romanlarından belirgin bir biçimde de ayırır. Sözgelimi Buddenbrooklar, Karamazov Kardeşler, Bir Aile Romanının Sonu gibi kronolojik bir akışta ilerleyen ve aile merkezli hareket eden bir roman değildir Tutsak. Bir aile romanı genellikle kuşaklar arasındaki ilişkileri kronolojik bir düzen içinde anlatırken Michaels, bu düzeni bilinçli biçimde parçalar. Romanın farklı bölümlerinde karşımıza çıkan karakterler ilk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünür. Ancak roman ilerledikçe bu karakterlerin aynı aile hattı içinde yer aldığı ya da birbirlerinin hayatına dolaylı biçimde dokunduğu anlaşılır. Bu anlatı stratejisi, romanın temel düşüncelerinden biri olan tarihsel süreklilik fikrini güçlendirir: bireysel hayatlar yalnızca kendi zamanlarına ait değildir, aynı zamanda geçmiş kuşakların deneyimleri tarafından şekillendirilir.
Öte taraftan romanın henüz girişinde dikkat çeken savaş alanı yalnızca fiziksel bir mekân olarak değil, aynı zamanda tarihin ve bireysel deneyimin kesiştiği bir hafıza alanı olarak Tutsak’ın merkezinde yer alan önemli konulardan biridir. Romanın ilerleyen bölümlerinde bu başlangıç sahnesi, farklı karakterlerin yaşamlarıyla dolaylı biçimde bağlantı kuran bir tarihsel kırılma noktası haline gelir. Öyle ki hemen herkes için o an orada olanlar, yaşamın süreğenliği içerisinde daha da anlam kazanır. Böylelikle bir savaş alanında bir aile romanı olarak başlayan metin giderek farklı alanlarda kendisine yeni açılımlar geliştirir.
Romanın önemli karakterlerinden biri olan Helena, bu kuşaklararası anlatının merkezlerinden biridir. Helena bir sanatçıdır ve savaşın ardından değişmiş bir dünyada yaşamaya çalışır. Onun hayatı savaşın yalnızca cephede değil, gündelik hayatın içinde de ne tür izler bıraktığını görünür kılar. Helena’nın eşi savaşın travmatik deneyimleriyle geri dönmüş bir askerdir ve bu savaşa dair cepheden bir bakış sunar; öte taraftan Helena’nın durumu ev içi ilişkilerin dahi tarihsel olaylardan bağımsız olamayacağını farklı bir biçimde ortaya koyar. Michaels bu karakter aracılığıyla savaş sonrası toplumun ruh halini inceler. Savaşın ortaya çıkardığı “kayıp” duygusu yalnızca fiziksel yıkımla sınırlı kalmaz; aynı zamanda insanların dünyayı algılama biçimlerini de değiştirir. Böylelikle roman, cephedekiler ve cephe gerisindekiler üzerinden savaşa dair iki farklı bakışın olduğu bir hikâye geliştirir.
Helena’nın kızı Anna ise romanın ilerleyen bölümlerinde ön plana çıkan bir diğer önemli figürdür. Anna bir doktordur ve mesleği gereği savaş bölgelerinde çalışır. Daha önce çeşitli sahra hastanelerinde ve cephe hattında çalışmış, bu deneyim onu farklı şekillerde etkilemiş, dönüştürmüştür. Roman, bu noktada Helena ve Anna gibi karakter aracılığıyla şiddetin ve yıkımın yalnızca geçmişe ait olmadığını, modern dünyanın da benzer krizlerle şekillendiğini gösterir. Anna’nın deneyimleri (özellikle de ilerleyen bölümlerde), savaşın farklı kuşakları farklı biçimlerde etkilediğini görünür kılar. Birinci Dünya Savaşı’nın ardından doğan bir kuşak, başka coğrafyalarda ve başka tarihsel koşullarda yine savaşın etkileriyle karşı karşıya kalır. Ataları başka savaşlarla, kendileri başka savaşlarla büyür, yetişir, gelişir.
Anna’nın kızı Mara ise romanda genç kuşağı temsil eder. Mara da tıp alanında çalışan bir karakterdir ve insan hayatını koruma sorumluluğuyla hareket eder. Bu üç kuşağın –Helena, Anna ve Mara– meslekleri ve yaşam tercihleri, romanın temel meselelerinden biri olan bakım ve sorumluluk meselesini ortaya çıkarır. Böylelikle roman, insan yaşama duyulan saygının yalnızca bireysel bir etik mesele olmadığını, aynı zamanda tarihsel ve toplumsal bir görev olduğunu ima eder: Kuşaktan kuşağa aktarılan yalnızca travmalar değildir, aynı zamanda etik duyarlılıklardır.
Helena, Anna ve Mara’ya paralel bir şekilde romanda kendisine karşılık bulan–sözgelimi John, Peter, Alan gibi– erkek karakterler metne farklı açılardan etki ederler. Bu özellikle de “dışarıdaki yaşam” meselesi bağlamında görünür olan bir konudur. Kimi cephedeki mücadeleyi kimi sokaktaki telaşı ön plana çıkaran bu karakterler, ana örgüde sadece birer eş, kardeş veya arkadaş değil; aynı azmanda karakterlerin birbirleri arasındaki ilişkinin ötesine geçerek bir sosyal yaşamı, sınıfı, mücadeleyi temsil eden bir misyonu üstlenirler. Böylelikle onların arzu ve heyecanları romana farklı bir boyut dahil eder, hikâye giderek genişler.
Romanın dikkat çekici yönlerinden bir diğeri, farklı mesleklerden gelen karakterlerin anlatıya dahil edilmesidir. Fotoğrafçılar, gazeteciler, araştırmacılar ve sanatçılar romanın çeşitli bölümlerinde farklı düşünceler etrafında bir araya gelirler. Bu karakterlerin her biri, dünyayı farklı bir bakış açısından anlamaya çalışır. Sözgelimi fotoğrafçılar, zamanı dondurmak ve geçip giden anları görünür kılmak için kamera kullanırlar. Sanatçılar, hikâyeyi unutulmaz bir boyuta, sanat arzusunun kalıcılığına ve zamana meydan okuyuşuna çekerler. Bu tür motifler aracılığıyla bellek ve temsil arasındaki ilişki sorgulanırken kimi zaman resmin kimi zaman fotoğrafın kaydettiği görüntü, geçmişin bir izi olarak romanda belirir; aynı zamanda görünmeyen şeylerin varlığını da hatırlatır.
Fotoğraf ve resim motifinin roman boyunca tekrar tekrar ortaya çıkması, Tutsak’ın estetik yapısını belirgin kılmak açısından önemlidir. Fotoğraf, bir anı sabitleyen ve geçmişi görünür hale getiren bir araçtır. Ancak Michaels’a göre hiçbir görüntü geçmişi bütünüyle yakalayamaz. İnsan deneyiminin önemli bir bölümü görünmezdir: duygular, hatıralar ve kayıplar fotoğrafın kadrajına sığmaz. Bu nedenle roman, görünür ile görünmez arasındaki ilişkiyi sürekli olarak sorgular. Benzer bir tavır yazarın Bölük Pörçük Yaşamlar gibi diğer metinlerinde de kendisini hatırlatan bir mesele olarak dikkat çeker.
Michaels’ın şiirsel dil kullanımı, romanın bu tematik derinliğini destekleyen bir diğer önemli unsurdur. Yazarın şiir geçmişi, romanın anlatı ritminde açıkça hissedilir. Tutsak uzun betimlemelerden veya ayrıntılı olay örgülerinden çok yoğun ve kısa pasajlardan oluşur. Her bölüm, âdeta bağımsız bir şiir parçası gibi konumlanır. Bu anlatı biçimi, romanın parçalı yapısıyla uyum içindedir. Okur, farklı zamanlara ve karakterlere ait sahneleri bir araya getirerek romanın bütününü kurmak zorundadır. Bu parçalı yapı aynı zamanda belleğin işleyiş biçimini de yansıtır. Bellek çoğu zaman kronolojik bir sırayla çalışmaz; geçmişe ait anılar farklı zamanlarda, farklı bağlamlarda yeniden ortaya çıkar. Metnin anlatı tekniği, bu psikolojik gerçeği edebi bir biçime dönüştürür. Romanın farklı bölümleri arasında kurulan çağrışımlar, bellek ve zaman arasındaki karmaşık ilişkiyi görünür kılar.
Romanın tematik merkezlerinden biri de tarihsel travmanın kuşaklar boyunca nasıl aktarıldığı sorusudur. Savaş yalnızca bir tarihsel olay olarak değil, aynı zamanda insanların hayatlarında uzun süre varlığını sürdüren bir deneyim olarak ele alınır. Bir kuşağın yaşadığı travma, sonraki kuşakların kimliklerini ve hayat seçimlerini etkiler. Michaels bu düşünceyi karakterlerin yaşam hikâyeleri aracılığıyla somutlaştırır. Öte taraftan bu durum, Tutsak’ı yalnızca travma üzerine kurulu bir roman kılmaz, travmalar üzerinden hareket eden ve insan yıkımının farklı yönlerini toplumsal dönüşümle birleştirerek işleyen bir metin haline getirir.
Tutsak, biçimsel denemeleri ve ele aldığı meselelere dair geliştirdiği yaklaşımla Anne Michaels edebiyatındaki özel romanlardan biri olarak görülebilir. Michaels’ın şiire ve şair kimliğine en yakın metinlerden biri olarak değerlendirilebilecek roman; parçalı yapısı ve çok kuşaklı anlatısıyla bireysel yaşamların tarihsel süreçler içinde nasıl şekillendiğini gösterir. Michaels’ın edebi yaklaşımı, geçmiş ile bugün arasındaki görünmez bağları ortaya koyarak okuyucuyu zamanın sürekliliği üzerine düşünmeye davet eder.
[1] Anglofon (Anglophone): İki dilli ülkelerde (Kanada gibi) İngilizce konuşan/yazan kişileri ayırt etmek için kullanılır.
EDİTÖRÜN NOTU:
Anne Michaels'ın romanı henüz Türkçeye çevrilmeden K24'te ele alınmış ve 2024'ün kitaplarından biri olarak seçilmişti. Deniz Gündoğan İbrişim'in yazısı için tıklayınız: "Hikâyelerle örülü halüsinatif bir roman"