Caner Almaz üçlemesinde ev, duvar ve boşluk
“Almaz’ın romanları Türkiye’nin yakın tarihine ve politik gerilimlerine temas eder fakat bu temas kamusal olanla sınırlı kalmaz. Politik atmosfer karakterlerin evlerine, odalarına, bedenlerine ve hafızalarına sızar.”
Caner Almaz
İnsan ne zaman evindedir? Doğduğu yerde mi, dönebildiği yerde mi, yoksa artık geri dönemeyeceğini bildiği bir hatırada mı? Barbara Cassin, Nostalji kitabında bu soruyu sorarken evin her zaman ait olunan bir yer olmadığını, bazen insanın evinde olmadığı yerde kendini daha fazla evinde hissedebildiğini hatırlatır. Ev sabit bir mekândan öte; dil, hafıza ve deneyimle kurulan kırılgan bir duygudur.
Roman bittiğinde geriye çoğu zaman olaylar değil, bir mekân kalır. Bir oda, bir sokak, bir merdiven boşluğu. İçerideki hava. Caner Almaz’ın Yaşamaklar, Duvarlar ve Boşluklar kitaplarını art arda okuduğunuzda bellekte en çok kalan da hikâyelerin yanı sıra; kurulamayan, dağılan ya da çoktan kaybedilmiş evler olur. Bu evler yaşanan yerler olmanın ötesinde; korunamayan hayatların, yarım kalan ihtimallerin ve sürekli ertelenen bir güven duygusunun mekânlarıdır.
Yaşamaklar (2021), Duvarlar (2023) ve serinin kapanışı olan Boşluklar (2025) ilk bakışta yalnızlık, politik gerilim ve hafıza etrafında dönen üç ayrı roman gibi görünebilir. Birlikte okunduklarındaysa belirginleşen asıl mesele “ev”dir. Ev bir mekân, bir sığınak, bir hatırlama alanı ve kimi zaman bir tehdit olarak romanların merkezinde durur. Kim için ev neresi? Bir adres mi, bir ideoloji mi, bir insan mı? Yoksa hep eksik kalan bir ihtimal mi? Bu üçleme boyunca ev sabit ve güvenli bir yer olmaktan çıkar; sürekli kaybedilen, terk edilen ya da içi yavaş yavaş boşalan bir alana dönüşür.
Almaz’ın romanları Türkiye’nin yakın tarihine ve politik gerilimlerine temas eder fakat bu temas kamusal olanla sınırlı kalmaz. Politik atmosfer karakterlerin evlerine, odalarına, bedenlerine ve hafızalarına sızar. Böylece üçleme yalnızca dışarıdaki dünyanın değil, içeride kurulmaya çalışılan hayatların hikâyesine dönüşür: Kurulamayan evlerin, yarım kalan hayatların ve yine de sürdürülen bir anlam arayışının hikâyesine.
Bu üçleme aynı zamanda dilsel bir ısrarın göstergesidir. Türkiye’de 1970’ler sol roman geleneğinde karşılaştığımız tanıklık tonu, iç sesle örülü anlatım ve politik arka planla kurulan yoğun bağ, bu metinlerde bugünün hızlı ve ironik edebiyat dili yerine bilinçli bir tercih olarak belirir. Vedat Türkali’lerden Gün Zileli’lere uzanan o anlatı damarı burada nostaljik bir taklit olarak görülemez, bir süreklilik arayışı olarak hissedilir. Almaz çağdaş bir metni geçmiş bir dilin gölgesinde değil, o dilin belleğiyle kurar. Bu tercih ev ve aidiyet meselesini de sürekli açık tutar; çünkü bu romanlarda ev kendiliğinden var olan bir güvenlik alanı olmaktan çıkar, her seferinde yeniden kurulması gereken kırılgan bir ihtimaldir artık.
Yaşamaklar: İçeride kurulamayan ev
Üçlemenin ilk kitabı Yaşamaklar, ev meselesini bireyin iç mekânına doğru daraltarak açar. Kenan’ın düzenli ve tekrar eden hayatı ‒işe gidiş gelişler, Korece çalışmaları, klarnet denemeleri, gündelik rutinler‒ ilk bakışta kurulu bir yaşamın işaretleri gibidir. Roman ilerledikçe bu düzenin bir sığınaktan çok bir savunma hattı olduğu görülür. Kenan’ın yaşadığı ev fiziksel bir mekândan çok, kendini ayakta tutmaya çalıştığı kırılgan bir iç dengedir.
Kenan için ev ait olunan bir yer değil, ait olmaya çalışılan bir ihtimaldir. Rüyalarında uçamaması, sıradanlık korkusu, görülme ve fark edilme arzusu bu ihtimalin sürekli ertelendiğini gösterir. Füsun’la karşılaşması evin bir ilişki içinde kurulabileceği duygusunu kısa süreliğine mümkün kılar; ancak bu yakınlık kalıcı bir güvenlik alanına dönüşmez. Ev sürekli yaklaşan ama hiçbir zaman tam olarak kurulamayan bir alan olarak kalır.
Romanın politik arka planı doğrudan sloganlar üzerinden değil, gündelik hayatın içindeki sıkışmışlık hissiyle belirir. Kent, kalabalık ve görünmezlik duygusu karakterlerin yaşadığı mekânları güvensizleştirir. Ev korunulan bir yer olmaktan çıkar; korunmaya çalışılan bir ihtimale dönüşür.
Duvarlar: Kuşatılmış
Duvarlar ile birlikte ev meselesi bireysel iç mekândan çıkar ve doğrudan politik bir alana taşınır. Halil’in, “Evim neresi?” sorusu yalnızca kişisel bir aidiyet arayışı olmaktan öte, dönemin siyasal atmosferi içinde var olma mücadelesinin de ifadesidir. 1970’lerin Türkiyesi’nin sert politik ortamında ev barınılan bir yer olmaktan çıkar; basılan, gözetlenen, terk edilen ya da yakılan bir mekâna dönüşür.
Halil ve Aysel’in kaçışı, güvenli bir yer kurma arzusunun sürekli ertelenmesi olarak okunur. İz bırakmamak, saklanmak, sürekli yer değiştirmek… Bütün bu ayrıntılar evin sabit ve koruyucu bir mekân olmaktan çıktığını gösterir. Ev artık korunulan değil, korunmaya çalışılan bir şeydir. Bu nedenle, roman boyunca duvarlar evlerin olduğu kadar, ideolojik sınırların ve hayatta kalma stratejilerinin de metaforu haline gelir.
Aysel’in hikâyesinin yalnızca kaçışla sınırlı olduğu söylenemez. Bütün bu kuşatılmışlık içinde kendine ait bir alan kurmaya çalışan bir figür olarak belirir o. Ev onun için saklanılan bir yerden ibaret değildir; yeniden kurulmaya çalışılan bir yaşam ihtimalidir. Bu nedenle Duvarlar’da ev meselesi yıkım ve tehdit üzerinden olduğu kadar, inşa çabası üzerinden de okunabilir. Aysel’in varlığı, kuşatma altında bile ev kurma arzusunun bütünüyle ortadan kalkmadığını hatırlatır.
Almaz’ın Duvarlar ile Notre-Dame de Sion Edebiyat Ödülü’ne değer görülmesi, romanın yalnızca tarihsel bir dönemi anlatmakla kalmayıp, o dönemin dilsel ve duygusal atmosferini de yeniden kurabilmesiyle ilgilidir. Tanıklık tonu ve iç monologla örülen anlatı yapısı, 1970’lerin sol roman geleneğini hatırlatan bir süreklilik duygusu taşır. Bu süreklilik nostaljik bir tekrar değil, bugünün okuruna geçmişin kırılganlığını yeniden hissettiren bilinçli bir anlatı tercihidir.
Boşluklar: Evden geriye kalan
Üçlemenin son kitabı Boşluklar, ev meselesini daha içsel ve kırılgan bir noktaya taşır.Yaşamaklar’da kurulmaya çalışılan, Duvarlar’da kuşatılan ev burada hatırlanan ve içi boşalmış bir mekân olarak belirir. Fiziksel mekânlar yerli yerindedir; odalar, evler, sokaklar hâlâ vardır. Ancak onları anlamlı kılan duygu zayıflamış, yerini eksiklik hissine bırakmıştır. Ev korunulan bir yer olmaktan çıkar; geçmişin ve kaybın yoğunlaştığı bir hafıza alanına dönüşür.
Bu romanda ev yaşanan bir yerden çok, hatırlanan bir duygudur. Mekân ile hafıza arasındaki bağ giderek belirginleşir; ev, içinde yaşanan bir alan olmaktan çıkıp geçmişin izlerini taşıyan bir yüzeye dönüşür. Hatırlama, romanın temel hareketlerinden biridir. Karakterler hem bugünün içinde, hem de geçmişle kurdukları ilişki içinde var olur. Ev çoğu zaman geri dönülemeyen bir zamanın mekânına dönüşür.
Boşlukların dünyasında ev kaybın en somutlaştığı yerdir. Bir zamanlar süreklilik hissi veren mekânlar artık eksilmenin tanıklarıdır. İçeride dolaşmak yalnızca mekânın değil, hafızanın içinde dolaşmak anlamına gelir. Bu dolaşım romanın diline de yansır: Anlatı daha parçalı, daha içe dönük ve daha yoğun bir ritim kazanır.
Romanın politik arka planı doğrudan olayların merkezinden ziyade gündelik hayatın içine sinmiş bir atmosfer olarak hissedilir. Türkiye’nin siyasal kırılmaları ve güvensizlik hissi karakterlerin özel hayatlarına sızar; evin içiyle dış dünya arasındaki sınır giderek belirsizleşir. Ev bireysel bir alan olmaktan çıkar; kamusal tarihle kişisel hafızanın kesiştiği bir mekâna dönüşür.
Bu kesişim özellikle Gezi Direnişi’nin yarattığı kırılmayla daha görünür hale gelir. Kamusal alanın yeniden tanımlandığı bu dönem, ev ile dış dünya arasındaki sınırın da yeniden düşünülmesine yol açar. Sokakta kurulan geçici birlikteliklerle bireysel hayatların içine çekildiği yalnızlık hissi arasındaki gerilim, romanın mekân duygusunu derinleştirir. Ev bu bağlamda dışarıdaki hareketle sürekli temas halinde olan kırılgan bir sınır olarak belirir.
Boşluklar üçleme içinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir; çünkü ev meselesini artık kurulması ya da korunması gereken bir alan olarak değil, kaybın ardından geriye kalan bir duygu olarak ele alır. Böylece roman önceki iki kitabın bıraktığı soruları yeniden düşünmeya alan açar.
Hiçbir yere tam yerleşemeyenler
Almaz’ın üçlemesinde karakterler klasik anlamda kahraman olmaktan uzaktırlar; daha çok kendi hayatlarının içinde tutunmaya çalışan insanlardır. Kenan düzen kurarak, Halil ve Aysel kaçıp saklanarak, Boşluklar’ın karakterleri ise hatırlayarak var olmaya çalışır. Üç kitap birlikte düşünüldüğünde ortak nokta belirgindir: Hiçbiri tam anlamıyla yerleşemez.
Yaşamaklar, Duvarlar ve Boşluklar birlikte okunduğunda, geriye karakterlerin hikâyelerinden öte, yerleşememe duygusunun izleri kalır. Ev sabit ve güvenli bir yer değildir; sürekli yeniden kurulması gereken, çoğu zaman da kurulamayan kırılgan bir alandır.
Bu romanlar Türkiye’nin politik ve toplumsal kırılmalarına temas ederken, asıl olarak içeride sürdürülen hayatlara odaklanır: Kurulmaya çalışılan evlerin, yarım kalan aidiyetlerin ve yine de vazgeçilmeyen bir yaşama isteğinin hikâyesine.
Bu üçlemeyi okurken memlekete dair o tanıdık duygu da eşlik eder: Bir yere ait olma isteğiyle o yerden uzaklaşma arzusu arasındaki gerilim. Ev bireysel bir sığınak olmanın ötesinde, memleketle kurulan kırılgan ilişkinin de metaforuna dönüşür. Sevilse bile güven vermeyen, terk edilse bile bütünüyle geride bırakılamayan bir yer olarak memleket, romanların arka planında hissedilir.
Belki de bu yüzden, üçleme ev sorusunu memleket sorusundan ayırmaz. Nerede yaşanır, nerede kalınır, nereye dönülür? Bu soruların kesin bir cevabı yoktur. Yine de karakterler, tıpkı bu romanların dili gibi, o belirsizliğin içinde yaşamayı sürdürür. Çünkü bazen insanın elinde kalan tek şey, kesin bir yere ait olamasa da yaşamaya devam edebildiği o kırılgan alanın kendisidir.