İmkânsızın peşinde
“Coşkun Aral'ın anılarından oluşan İmkânsız Coğrafyalar, sürekli “imkânsız”ın peşinde koşan bir gazetecinin, bir savaş muhabirinin serüveni.”
Benim için kuzenimin kitabı üzerine bir tanıtım yazısı yazmak biraz zor oldu. Doğduğunda adını benim koyduğum; çocukluğundan ergenliğine, eline tutuşturduğum ilk kamerası Lubitel’den, Pertevniyal’den arkadaşı, çok erken kaybettiğimiz Savaş Ay’la birlikte gazetecilikteki ilk adımlarını attıkları Politika gazetesine kadar yaşamının her aşamasına tanık olduğum Coşkun’un kitabı İmkânsız Coğrafyalar, sürekli “imkânsız”ın peşinde koşan bir gazetecinin, bir savaş muhabirinin serüveni.
İmkânsız Coğrafyalar
Kronik Kitap
Mart 2026
264 s.
Kuzenim Coşkun gerçekten hep imkânsızı aradı. 12 Mart döneminde, henüz lise öğrencisiyken, benim yakalanıp, ünlü Ziverbey Köşkü’nde işkenceden sonra her türlü görüşmenin ve haberleşmenin yasaklandığı ‘ihtilattan men’ kararıyla Selimiye’ye getirilip hangi hücrede kalmakta olduğumu; her gün kışlanın kapısına gelip, nöbet tutmakta olan erlerin fotoğraflarını çekerek kurduğu dostluklar sayesinde öğrenmişti. Sonra beni ve o yıllarda nişanlı olduğumuz eşim Jülide’yi kendi ‘düzenlediği’ gazeteci kimlikleriyle değişik cezaevlerinde ziyaret etmesi, bir lise öğrencisi için –hele darbe dönemlerinde– pek kolay değildi.
Bundan sonra Coşkun gazetecilikte yürüyeceği yolu seçecekti; taşıdığı fotoğraf makinesiyle gözünün önünde cereyan eden herhangi bir olay ya da görüntü hemen iç içe geçiyor ve içgüdüsel bir biçimde eskilerin deyimiyle insiyaki olarak deklanşöre basabiliyordu. Bunu, mesleğe yeni başladığı yıllarda kanlı 1 Mayıs 1977’de çektiği fotoğraflarda ilk kez görebiliriz. Nitekim bunlardan en çarpıcı olanı da Time’da basılır.
Coşkun’un meslekî yaşamında, 12 Eylül’den hemen sonra 14 Ekim 1980’de, ‘akıncılar’ tarafından kaçırılan uçakta çektiği fotoğraflar ve yaşadıkları bir dönüm noktası oldu. Ayrıntılarını kitapta okuyacağınız bu serüvende Coşkun bir “imkânsızı” başarmış, dünyada ilk kez kaçırılan bir uçağın içinde korsanları görüntülemiş, onlarla konuşmuş ve bu görüntüleri tüm dünyaya yaymıştı. Bu arada hosteslerin ihbarı (!) üzerine, gözaltına alınırken çektiği filmleri ‘çaktırmadan’, birkaç yıl önce kaybettiğimiz kadim dostum gazeteci Osman Saffet Arolat’a verebilmişti. Osman da bunları ertesi gün Hürriyet’te, Coşkun’u zikretmeden, kendi çekmiş gibi yayınlayınca, resmen genç meslektaşına ‘kazık’ atmıştı. Coşkun ise yediği bu kazığı hiç unutmadı ama Osman’a da saygısızlık etmedi. Çünkü kafasında günlük ucuzluklara dayanan bir gazetecilik yoktu.
Paris’te Gökşin Sipahioğlu ve Sipa Press imkânsız coğrafyaların kapısını açıyordu. Ben de o günlerde askerliğimi yapıyordum; bana danıştı, “Paris’e gidiyorum ağabey…” Cevabım, “Hiç durma” oldu. Çünkü 12 Eylül askerî darbesi bir karabasan gibi üstümüze geliyordu. Nitekim birkaç ay sonra ben de tutuklanacaktım.
İmkânsızı kovalamak
Bundan sonra Coşkun önünde açılan kapılardan yeni serüvenlere atılacak ve sürekli olarak ‘imkânsız’ın peşinde olacaktı. Polonya’da Gdansk’ta, İran-Irak Savaşı’nda, Zonguldak’taki grizu patlamalarında, Kuzey İrlanda’da, Lübnan’daki iç savaşta, Beyrut’ta, Filistin’de, Afganistan’da ve yeryüzünün nice çatışma bölgesinde bulunacak, her deklanşöre basışında kendine özgü bir fotoğraf dili oluşturacaktı.
Her başarılı fotoğrafçı için bu dil, öyle ‘gökten zembille’ inmez. Bunu oluşturan, kendine özgü hale getiren temel, bir birikimin yarattığı tortulardır. Tanık olunan olaylar, eylemler, çatışmalar, ölümler, vb. fotoğrafçıya içgüdüsel olarak herkesten farklı bir hareket alanı yaratır; deklanşöre nerede, hangi açıdan basacağı, vizörüne hangi kareyi seçeceği bir anda oluşur.
Böyle konularda oldukça mütevazı olan Ara Güler, “Ne var ulan bunda? Basıyorsun deklanşöre, makine çekoor işte…” derdi. Ama hiç öyle değil; Ara Ağabey’in deklanşöre her basışında, o güne kadar çektiği on binlerce kare beyninin kıvrımlarından parmağına yansımasa, o güzelim kareler ortaya çıkar mıydı?
Coşkun’un kendine özgü fotoğraf dili bu dönemde şekillenmeye başladı. Belfast’ta IRA tarafından ateşe verilmiş, Protestanlara veya İngilizlere ait araçlar önünde yumruğunu kaldırarak zafer pozu veren gencin fotoğrafı ve hapishanede açlık grevinde ölen Bobby Sands’in cenaze töreni beni hâlâ çok etkileyen karelerdir. Tabii ‘80’li yılların başında çok uzun bir süre Beyrut’ta kalması, o dönemdeki iç savaşı tüm safhalarıyla yaşaması, defalarca ölümle yüz yüze gelmesi ve çektiği yüzlerce kare, kendine özgü bir fotoğraf diline sahip olmasını sağladı. Savaşın yıkımını anlatan bir fotoğrafı Time dergisine kapak oldu.
Kitapta özellikle Filistin’in mücadelesiyle ilgili tarihî bilgiler ve sorunun temeline inen ayrıntılar da var. Şimdi yıllarca Filistin kelimesini ağızlarına almayan bazı kesimlerin suret-i haktan görünüp, Galata köprüsünde “resmî” gösteriler düzenlemesine şaşırmıyorum. Çünkü bunların tarih bilinci buraya kadar, ötesi yok; bu direniş nasıl başladı, kimler öncülük etti? Dertleri değil… Neyse, buna girmeyelim şimdi; o yıllarda sadece benim kaç arkadaşım İsrail saldırılarında can verdi.
Coşkun’un imkânsızın peşinde koştuğu bir başka coğrafya da Afganistan. İşgalci Sovyet güçlerine karşı mücadele veren Ahmet Şah Mesut’la görüşmek günlerce yürüyerek Hindikuş Dağları’na yaptığı yolculukta başına gelenler, hemen yanında mayının patlaması, ölümden dönmesi, donma tehlikesi, vb. tüm bunlar Coşkun için vaka-i adiyedendi artık.
Sonraları Çad’da, Ruanda’da, Filipinler’de, Kamboçya’da ve daha birçok çatışma yerinde benzeri şeyleri yaşayacaktı.

Fotoğrafın dili
Fotoğrafın gücü, oluşturduğu dil ve toplumsal işlevi üzerine fotoğraf makinesinin keşfinden beri çok zengin bir literatür oluşmuştur. Bu konuda ilk kez ünlü düşünür Walter Benjamin, fotoğrafın oluşturduğu algının evrensel bir zenginliğe yol açtığına ve aynı zamanda siyasal bir zemin de yarattığına dikkat çeker. Geniş halk kitlelerine ulaşan bir araç olan fotoğraf, ayrı ayrı fotoğrafçıların elinde kendilerine özgü bir farklılığı da ortaya çıkarır. Fransa’nın en büyük fotoğrafçılarından biri olan Henri Cartier Bresson fotoğraf makinesine “gözümün uzantısı” derken; iyi bir fotoğrafçıyı, önünden gelip geçen hareketin en can alıcı ânını yakalayan kişi olarak tanımlar. Bu yakalanmazsa, artık o an bir daha gelmemek üzere geçip gitmiştir.
John Steinbeck, dünyanın en büyük savaş fotoğrafçısı Macar asıllı Robert Capa’yı “fotoğraf makinesini kalem gibi kullanan fotoğrafçı” diye tanımlar. Gerçekten, Capa geçen yüzyılın en büyük savaş fotoğrafçısıdır. Kendisiyle bütünleşen İspanya İç Savaşı, Sicilya ve Normandiya çıkarmalarına ilişkin fotoğraflar adeta birer 20. yüzyıl belgeselidir.
Gelelim kuzenim Coşkun Aral’a… Acaba onun da bir farklı dili, farklı anlatımı var mı? Deklanşöre bastığında yakaladığı ‘an’ tarihe tanıklık ediyor mu? Bence ediyor; kendi kuşağından ve yakın dostları olan İranlı Reza Abbas, Jan Morvan gibi fotoğrafçılarla birlikte… Bana göre bugün İspanya İç Savaşı’nı adeta bir tarih dersi gibi Capa’nın objektifinden öğreniyorsak; Lübnan İç Savaşı’nı, Filistin direnişini, Afganistan sorununu, Kuzey İrlanda’yı ve daha nice çatışmayı Coşkun’dan öğreniyoruz. Öğrenmeye de devam edeceğiz.