• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Düşünceden önce davranan bir Beden’in karanlık romanı

“Szalay, sıradan insanın kendine ve başkalarına verebileceği zararı gündelik dokunun, alışkanlıkların ve rutinin içine sessizce yerleştirip adım adım büyütüyor.”

BARIŞ ÖZKUL

@e-posta

İNCELEME

30 Temmuz 2026

PAYLAŞ

David Szalay’ın Beden’i, on beş yaşındaki István’ın annesiyle birlikte oturduğu bir Macaristan şehrinde başlıyor. István ilk başta yeni okuluna uyum sağlayamayan, konuşurken ne söyleyeceğini bilemeyen, başkalarının gözünde nasıl göründüğünü kestiremeyen bir çocuk. Sonra hayatı şaşırtıcı bir hızla ilerliyor: Islahevi, ordu, Irak, Londra’daki gece kulüpleri, özel güvenlik sektörü, büyük servetlerin korunaklı dünyası, emlak yatırımları… Bir süre özel jetlerin, helikopterlerin, malikânelerin ve pahalı otomobillerin arasında yaşıyor. Yıllar sonra karısını, oğlunu ve servetini kaybederek, başladığı yere, annesinin toplu konuttaki evine dönüyor.

Uzaktan bakıldığında tanıdık bir yükseliş ve düşüş hikâyesi gibi duruyor bu. Ne var ki, Szalay kahramanının sıradışı güzergâhını bir başarı ya da felaket anlatısına dönüştürmüyor. István’ın toplumsal basamakları bir bir tırmandıktan sonra aşağı yuvarlanmasından çok, hayatının gidişatını ne ölçüde kendisinin belirleyebildiğiyle ilgileniyor. István çoğu durumda bir karar verip sonra ona uygun hareket etmiyor. Bunun yerine, karşısına çıkan işleri “olur” deyip kabul ediyor, kendisinden bekleneni yapıyor ve hayatının bir döneminden ötekine bilinçsizce sürükleniyor. Başına gelenlerin anlamını çoğu kez ancak her şey olup bittikten sonra kavrıyor.

David Szalay
Beden
çev. Elif Ersavcı
İthaki Yayınları
Mart 2026
336 s.

Bu örüntüye uygun olarak dünyayla ilişkisini de öncelikle bedeniyle kuruyor. İnsanlarla bedensel yakınlık kurabilse de duygusal bir bağ geliştiremiyor; kendini ifade etmekte zorlanıyor; geleceğe dönük planlar yapamıyor. Buna karşılık, fiziksel olarak güçlü, dayanıklı ve tehlike ânında soğukkanlı. Bedensel zorluklara uzun süre katlanabiliyor, emir alabiliyor, etrafındakilere gerektiğinde korkutucu olabileceğini hissettirebiliyor. Bir ortamda kendisinden ne beklendiğini çoğu zaman sözlerden önce bedeniyle anlıyor. Onu önce cezalandıran, sonra işe yarar kılan, nihayetinde de sınıflar arasında oradan oraya taşıyan şey bedensel özellikleri. Hislerini de çoğu zaman düşünceye dönüşmeden önce bedensel bir tepki olarak dışavuruyor. Düşünce onda hareketin önünü açmıyor, olsa olsa hareket olup bittikten sonra ona yetişmeye çalışıyor. Romanın kısa kısa cümleleri, uzun sessizlikleri ve kesik diyalogları tam da bu gecikmenin dilini kuruyor.

István’ın dünyayı algılama ve yaşama biçimine uygun olarak, hayatının uzun yıllara yayılan farklı farklı evreleri, aralarında kısa geçiş cümleleri bile olmaksızın birbirini izliyor ve dramatik olaylar sıradan gündelik ayrıntılarla aynı sükûnet içinde anlatılıyor. Bir insan ölüyor, bir arkadaşı savaşta bombayla parçalanıyor, bir aile dağılıyor ama o sırada István sigara yakıyor, yemek yiyor, otomobile biniyor ya da bir odada sessizce oturup Şampiyonlar Ligi maçı seyrediyor. Anlatıcı, okura hangi olayın ne kadar önemli olduğunu söylemiyor ya da István’ın duygularını onun adına açıklamıyor. Bu açıdan, Beden’in yalın anlatımı bir eksiltme tekniğinden çok, bilinçli bir gerilim unsuru gibi görünüyor. István’ın parçalar halinde, kopuk kopuk algıladığı hayatı bir bütün olarak görme işi okura bırakılıyor. Romanın duygusal gücü de, trajediyi büyüten cümlelerden çok, trajediyle gündelik hayat arasındaki ürkütücü yakınlıktan doğuyor.

 
 
 


Beden
’in daha ilk sayfalarında, István arkadaşının tanıştırdığı bir kızla buluşmak için kızın evine gidiyor. Orada onunla birlikte olmak istiyor ama bunu belli edemiyor. Birkaç gün sonra, arkadaşı kızın István’ı “seksi” ve yeterince hevesli bulmadığını söylüyor. Bu küçük hadise, roman boyunca aşılamayacak bir güçlüğü açığa vuruyor: István, bir şeyi istemekle o isteği karşısındakine gösterebilmek arasındaki mesafeyi bir türlü aşamıyor. Ne hissettiğini az çok anladığı anlarda bile, hislerini başkalarının anlayabileceği biçimde dile getiremiyor. Bu yüzden, insanlar onun ne istediğine, nasıl biri olduğuna ve ne işe yarayabileceğine genellikle sözlerine değil, bedensel tepkilerine bakarak karar veriyorlar.

Romanın başlarında, karşı dairedeki evli kadınla István arasında yaşanan ilişki de benzer bir örüntüye oturuyor. Kadın daha on beş yaşındaki István’ı adım adım bir cinsel ilişkinin içine çekiyor. İlk öpücüğün, ilk dokunuşun, ilk sevişmenin zamanını ve koşullarını o belirliyor. István çoğu kez yalnızca “olur” diyor. Bu söz, açık ve kararlı bir istek beyanından çok, karşısına çıkan duruma razı oluş biçimi. Kadın ona neyin normal olduğunu açıklıyor ve ilk kez seviştiklerinde artık bir erkek olduğunu söylüyor. Böylece cinsellik ve “erkeklik”, István’ın kendi başına anlamlandırdığı bir deneyim olmaktan çıkıp, dışarıdan onaylanan bir ölçüte dönüşüyor.

Öte yandan, bu aşamada kendisiyle kadın arasında belirgin bir otorite farkı olması ve çoğu zaman kadının yönlendirmelerine uyması, István’ın bedeninin tamamen başkasının iradesine teslim olduğu ya da ehlileştirildiği anlamına gelmiyor. Tam aksine, aldığı bedensel haz arttıkça István’ın sahiplenme duygusu da güçleniyor; arzusu engellendiğindeyse, aynı beden bu kez bir şiddet aracına dönüşüyor. István bir yandan başına gelenleri pek karşı koymadan kabulleniyor ama öte yandan bedensel istekleri tatmin olmadığında hemen şiddete yönelebiliyor. Romanın temel gerilimlerinden biri bu: István çoğu zaman başkalarının kararlarının peşinden edilgen biçimde sürüklenir gibi görünse de, arzuları engellendiğinde ya da gündelik çıkarları tehlikeye girdiğinde bu edilgenliğin altından sınırsız bir şiddet potansiyeli çıkıyor. Bu yüzden, kadın aralarındaki ilişkiyi bitirmek istediğinde bu kararı kabullenemiyor. Birlikte yaptıkları onca şeyden sonra kadının onu sevmediğini, üstelik kocasını sevdiğini söylemesi ağırına gidiyor. Cinsel arzunun karşılıklı olmasıyla sevginin karşılıklı olmasını birbirinden ayıramıyor. Sonunda kadının kapısına dayanıyor; kocası onu içeri sokmayınca sahanlıkta itişiyorlar ve adam merdivenden düşerek ölüyor. Bu dramatik sahne romanda ne önceden tasarlanmış bir cinayet ne de István’ı sorumluluktan kurtaracak masum bir kaza gibi sunuluyor. István’da adamı öldürme kararlılığından ziyade, önündeki engeli bedeniyle aşma eğilimi görüyoruz. Zihninde tasarlayarak, taammüden değil, bedensel bir itkiyle hareket ediyor. Cinayeti kadının kocasını öldürmeye önceden karar vererek değil, bedeninin engellendiğini hissettiğinde aniden şiddete başvurarak işliyor.

Bu ilk ölüm, roman boyunca tekrar edilecek bir düzeni kuruyor: István, konuşarak çözemediği, bekleyemediği ya da kabullenemediği bir durumla karşılaştığında, düşünmekle harekete geçmek arasındaki mesafe ortadan kalkıyor. Şiddet, onun uzun süre içinde biriktirdiği kötülükleri dışavurmasından ziyade, arzularıyla karşılaştığı engeller arasındaki mesafenin bir anda kapanmasıyla patlak veriyor. Şiddet uyguladıktan sonra István bazen ne yaptığını anlamaya çalışıyor, ama olayın kendisi hakkında düşünmeye başladığında, eyleminin sonucu çoktan geri döndürülemez hale gelmiş oluyor.

 
 
 


István’ın olayların anlamını sonuçlar ortaya çıktıktan sonra kavrama alışkanlığı yalnızca şiddet anlarında görülmüyor. Aynı gecikme gündelik konuşmalarında da kendini belli ediyor. Roman boyunca insanlar ona sık sık “İyi misin?” diye soruyor; o da çoğu zaman “evet”, “hı hı” ya da “iyiyim” gibi cevaplar veriyor. Kendi durumu üzerine düşünmesini gerektiren soruları kısa yoldan savuşturmanın bir yolu bu. “İyi misin?” sorusuna gerçekten cevap verebilmesi için biraz durup ne hissettiği hakkında düşünmesi ve bunu dile getirmesi gerekirken, o “iyiyim” diyerek konuşmayı sonlandırıyor. Kendisine yapılan tekliflere sürekli verdiği “olur” cevabı da bilinçli bir tercih bildirmek yerine, önünde açılan yoldan hiç düşünmeden usulca ilerlemesini sağlıyor. “Olur” cevabıyla bir sonraki duruma intikal ederken, “iyiyim” cevabıyla da bir önceki durumun onda bıraktığı izi konuşmadan geçiştiriyor.

Bu iki kısa cevap, István’ın roman boyunca pek az değişen davranış biçimini de belirliyor: Hayatındaki büyük değişimler çoğu zaman uzun uzadıya düşünülmüş kararlarla değil, birkaç kelimelik kabullerle başlıyor. Bir yere gidiyor, bir işi kabul ediyor, bir kadınla sevişiyor, başka bir ülkeye taşınıyor ve düşünmeden attığı adımların sonuçları yıllarca sürüyor. Szalay böylece István’ın hayatını tek bir belirleyici karardan çok, gündelik onayların, suskunlukların ve düşünmeden kabul ettiği tekliflerin biçimlendirdiğini gösteriyor. István ne olayların oradan oraya sürüklediği çaresiz bir kurban ne de ne istediğini bilerek kendi yolunu çizen biri. Çoğu zaman karşısına çıkan imkânlara ve başkalarının kararlarına uyum sağladığını görüyoruz; kendi iradesini ancak başkalarının kararlarına uymayı bıraktığı ender anlarda, çoğu kez şiddet yoluyla ortaya koyuyor. Bu nedenle, István’ın hayatında edilgenlikle şiddet birbirinin karşıtı değil, aynı varoluş biçiminin iki ayrı yüzü.

Şiddetin meslek haline gelmesi

István’ın hayatındaki önemli değişimlerden biri, cezaevinde tanıştığı arkadaşlarından birinin onun bedeninde işe yarar bir yan keşfetmesiyle gerçekleşiyor. Arkadaşı Ödön, Hırvatistan’dan getirdiği çantaları taşırken István’ın ona eşlik etmesini istiyor. Burada István’dan kimseye saldırması beklenmiyor; iri ve güçlü bedeniyle etrafta olması yeterli sayılıyor. Böylece şiddete başvurma ihtimali birdenbire para eden bir özelliğe dönüşüyor. István’a cinayet işleten fiziksel güç, iş piyasasında suç sayılmak yerine güven verici bir hizmet haline geliyor ve István, kullanmadığı halde kullanabileceğini hissettirdiği bedensel gücü sayesinde para kazanıyor.

Bir süre sonra istihdam edildiği orduda bu özelliği daha disiplinli ve meşru bir çerçeveye yerleşiyor. Askerlik hayatında István’dan geçmişini anlatması, duygularını çözümlemesi ya da isteklerini açıklaması beklenmiyor. Yapması gerekenler belli: Emirlere uymak, yorgunluğa dayanmak, korkusunu belli etmemek ve gerektiğinde hızlı hareket etmek. Gündelik hayatta iletişim kurmasını güçleştiren suskunluğu da orduda bir kusur olmaktan çıkıyor. Fazla soru sormaması, verilen göreve odaklanması ve başkalarının tereddüt ettiği anlarda hemen harekete geçebilmesi onu iyi bir asker yapıyor. Ama askerlik, şiddet eğilimini ortadan kaldırmak yerine şiddetin ne zaman ve kime karşı kullanılacağını belirleyen bazı kurallar koyarak o eğilime bir yöntem ve sistem kazandırıyor. Sivil hayatta suç sayılan özelliklerin askerde cesaret, disiplin ve dayanıklılık olarak görüldüğünü fark ediyor István. Ne var ki, bu hayat da onun başından geçenleri anlamasını kolaylaştırmıyor. Silah arkadaşı Riki’nin ölümünden sonra patlama ânını, arkadaşının parçalanmış bedenini ve onu kurtarmak için daha fazlasını yapıp yapamayacağını düşünüp duruyor. Bu saplantılı düşünceler bir açıklamaya ya da yüzleşmeye varmadığı için aynı sahne zihninde tekrar tekrar canlanıyor ve bedenine uykusuzluk, gerginlik ve dinmeyen bir huzursuzluk olarak yansıyor.

 
 
 


István’ın askerlik dönüşü travma sonrası destek almak için gittiği terapistle görüşmeleri, kendi deneyimlerini neden bir türlü anlamlandıramadığının en açık biçimde görüldüğü bölümlerden biri. Terapist ondan arkadaşı Riki’nin ölümünü anlatmasını ve bu kaybın kendisinde neye yol açtığını dile getirmesini beklerken, o yine patlama ânına, arkadaşının parçalanmış bedenine ve onu kurtarmak için daha fazlasını yapıp yapamayacağı sorusuna bu kez terapi odasında takılıp kalıyor. Irak’ta olanları terapi seansı sırasında hatırlıyor ama hatırladıklarını bir türlü bir sonuca bağlayamıyor. Sonunda terapistin reçete ettiği Seroxat adlı ilaç da sorunu çözmüyor. Anti-depresan, István’ın uykusuzluk ve huzursuzluk gibi belirtilerini bir ölçüde hafifletiyor. Artık daha iyi uyuyor ve gündelik hayatını biraz daha kolay sürdürüyor ama kendini daha iyi hissetmesi, arkadaşının ölümüyle hesaplaşabildiği anlamına gelmiyor. Tedavi sadece acısını azaltıyor, yaşadıklarını anlamasını sağlamıyor. Burada Szalay, insanın terapi sayesinde rahatlamasıyla başından geçenleri kavraması arasındaki kritik farkı ustaca vurguluyor.

 
 
 


Gerek terapi seanslarında gerekse gündelik hayatında István’ın iç dünyasına çoğunlukla bedensel alışkanlıkları, fiziksel tepkileri ve rutinleri üzerinden erişebiliyoruz. Szalay, onun hayatını yaptığı işler, yaşadığı şehirler ve kurduğu ilişkiler kadar, ne yediğine, ne kadar içtiğine, nasıl uyuduğuna ve bedenini nasıl yatıştırdığına odaklanarak anlatıyor. István’ın hayatındaki her döneme, bedeniyle kurduğu ilişkideki bir değişim eşlik ediyor. Örneğin, sınırları kolayca aştığı ve sonunda bir insanın ölümüne yol açtığı gençlik yıllarında, açlığını eline geçen yiyeceklerle hızla bastırıyor. Askerlikte ağır koşullara, yorgunluğa ve fiziksel acıya dayanmayı öğreniyor. Irak’tan döndüğünde Macaristan’daki gündelik hayata yeniden uyum sağlamakta zorlandığı için uyuşturucu kullanıyor. Aynı dönemde grup seks gibi bedensel sınırların bulanıklaştığı, özdenetimin ortadan kalktığı deneyimler de yaşıyor. Londra’daki “pahalı” ortamlarda ise sofra adabını, takım elbise giymeyi, çakmağını cebinden telaşsızca çıkarmayı öğreniyor.

David Szalay

Bütün bu farklı evreler boyunca değişmeden kalan alışkanlıklarından biri sigara içmek: Beklerken, utandığında, öfkelendiğinde ya da bir konuşmayı bitirmek istediğinde sigaraya uzanıyor. Aslında sigara, içki, yemek ve uyku István’ın hayatında benzer bir işlev görüyor. Bunlar romana gerçeklik duygusu kazandıran gündelik ayrıntılar olmaktan çok, István’ın hisleri ve deneyimleri üzerine düşünmek yerine bedenini yatıştırmak için sarıldığı alışkanlıklar: Dile getiremediği huzursuzlukları kimi zaman sigarayla, kimi zaman alkolle, kimi zaman yemekle bastırıyor; bastıramadığında ise uykusuzluk, gerginlik ve öfke nöbetleri patlak veriyor.

Bunun dışında, yeme içme alışkanlıkları István’ın sınıfsal konumundaki değişimin de izlerini taşıyor. Macaristan’da ayaküstü yediği tatlılar ve McDonald’s menüleri, Londra’da yerini şık restoranlara, otel kahvaltılarına ve Michelin yıldızlı lokantalara bırakıyor. István zamanla yemeğini ağır ağır yemeyi, doğru şarabı seçmeyi ve pahalı mekânlarda nasıl davranması gerektiğini öğreniyor. Ama bu yeni alışkanlıklar, bedeniyle kurduğu ilişkiyi değiştirmekten çok, onu girdiği çevrenin kurallarına uyarlıyor. Sofra adabını ve seçkin zevklerin dilini öğrenmesine rağmen, açlık, yorgunluk ve haz karşısındaki temel tepkileri büyük ölçüde aynı kalıyor.

İngiltere’de içine girdiği ayrıcalıklı dünya da István’dan öncelikle bedenini hizmete sunmasını, iradesini ve hükümlerini ise tamamen geri planda tutmasını bekliyor. Kimi koruyacağına, nereye gidileceğine ve neyin tehlike sayılacağına başkaları karar verirken, István’a bu kararları sorgulamadan uygulamak düşüyor. Orduda devletin hizmetine sunduğu bedenini, burada para karşılığında özel müşterilerin hizmetine sunuyor. Şiddet kullanma yetkisi kamudan özel şahıslara geçmiş olsa da, István’ın konumu büyük ölçüde aynı kalıyor: Kararları veren değil, başkalarının kararlarını bedeniyle yerine getiren kişi. Helen ile ilişkisi ve evliliği de bu örüntünün dışına pek çıkmıyor. Aralarındaki yakınlık, birbirlerini anlamaya ya da ortak bir iç dünyayı paylaşmaya dayalı derin bir bağa dönüşmüyor. István, evliliğinde de düşünceleri ve duygularından çok bedeniyle varlık gösteriyor. İlişkinin temelinde Helen’le yakaladığı cinsel kimya ve güçlü, çekici bir erkek olarak ona eşlik etmesi var. Helen’in hayatında bir eş olmaktan çok, onun arzularını ve toplumsal imajını tamamlayan bir aksesuar gibi István.

 
 
 


Aslında bu araçsal ilişki romanın bir aşamasında István’ın Nyman ailesinin yanında çalışmaya başlamasıyla daha karmaşık bir görünüm kazanıyor. István ailenin evine girip çıkıyor, seyahatlerine eşlik ediyor, tartışmalarına ve en mahrem anlarına tanık oluyor. Zamanla gündelik hayatlarının neredeyse vazgeçilmez bir parçası haline geliyor. Ama bu fiziksel yakınlık da aralarındaki sınıfsal mesafeyi ortadan kaldırmıyor. István, Nyman ailesinin hayatına dahil olabiliyor ama o hayatın eşit bir katılımcısı olamıyor. Her şeyi görüyor ve duyuyor ama alınan kararlar, kurulan ilişkiler ve kullanılan servet üzerinde söz hakkı bulunmuyor. Kendisine duyulan güven de kişiliğine açılmış bir alan olmaktan çok, susması ve gördüklerini sorgulamaması üzerine kurulu.

Romanın en keskin sınıfsal gözlemlerinden biri tam bu noktada açığa çıkıyor: István’ı toplumsal hayatta aşağıda tutan özelliklerle üst sınıfın gözünde değerli kılan özellikler büyük ölçüde aynı. Eğitim eksikliği, suskunluğu ve kendini konuşarak ifade edememesi onun insanlarla eşit ilişkiler kurmasını zorlaştırıyor. Buna karşılık, aynı suskunluk onu sır saklayan, itiraz etmeyen ve verilen işi yerine getiren, güvenilir bir çalışana dönüştürüyor. Bedensel gücü, dayanıklılığı ve tehlike karşısındaki soğukkanlılığı da zengin ailelerin ona ihtiyaç duymasını sağlıyor. Başka bir çevrede kabalık, yetersizlik ya da tehdit sayılabilecek özellikler, bu dünyada para eden mesleki niteliklere dönüşüyor.

Dolayısıyla, István insani yeteneklerini geliştirdiği için “yükselmiyor”; bedenine daha yüksek bir ücret ödemeye hazır olan insanlarla karşılaştığı için onların dünyasına girebiliyor. Bu yükseliş ona paranın, pahalı giysilerin, otomobillerin ve daha önce hiç görmediği mekânların kapısını aralıyor ama bu kapılardan daima bir “çalışan” olarak geçiyor. Onu bu çevrede değerli kılan fiziksel güç de yalnızca denetim altında tutulabildiği sürece değer görüyor. István’ın sınıfsal yükselişini mümkün kılan nitelik, denetimden çıktığı anda, kazandığı her şeyi elinden alabilecek bir tehdide dönüşüyor.

Şiddetin geri dönüşü

Yakın koruma olarak varlıklı bir çevreye girdikten ve ardından Helen’le evlenerek yerini sağlamlaştırdıktan sonra, István gücünü ne zaman kullanıp ne zaman gizlemesi gerektiğini bir ölçüde öğreniyor. Fakat bu özdenetim, kişiliğine yerleşmiş kalıcı bir davranış özelliği haline gelmiyor. Koruduğu kişi tehlikedeyken durumu hızla değerlendirip soğukkanlılıkla hareket edebilen “beden”i, tehdit doğrudan István’ın konumuna, saygınlığına ya da kurduğu hayata yöneldiğinde soğukkanlılığını kaybediyor.

Bu çözülme en açık biçimde, Helen’in ilk evliliğinden olan oğlu Thomas’la István’ın ilişkisinde görülüyor. Thomas, annesinin István’la evlenmesini ve onunla kurduğu yeni hayatı hiçbir zaman kabullenmiyor. István’ı aileye sonradan girmiş, babasından kalan servetin sağladığı imkânlardan yararlanan biri olarak görüyor ve ona bu konumunu sürekli hatırlatıyor. Dolayısıyla aralarındaki çatışma yalnızca üvey baba ile üvey oğul arasındaki kişisel bir anlaşmazlıktan ibaret kalmıyor; sınıfsal aidiyet, miras ve bu hayatın sunduğu imkânların gerçek sahibinin kim olduğu sorusu etrafında biçimleniyor.

İkisi arasındaki tenis maçları bu gerilimin küçük ama anlamlı bir simgesi: István maçları kazanıyor ama Thomas yenilgiyi önemsemediğini belli ederek onun galibiyetini değersizleştiriyor. Yani István’ın çoğu zaman tek sermayesi olan fiziksel becerisi ve üstünlüğü Thomas’ın gözünde ona ne saygınlık ne de meşruiyet kazandırıyor. Thomas oyunun sonucunu önemsiz sayarak István’ın güçlü olduğu alanın değerini de belirleme ayrıcalığını elinde tutuyor ve István’ı bedensel üstünlüğün sınıfsal hiyerarşi içinde para etmeyebileceği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda bırakıyor.

Thomas’tan beklediği saygıyı görememesi István’ı gitgide öfkelendiriyor; mesleği gereği denetim altında tutmayı öğrendiği şiddet eğilimi, konumunun küçümsendiğini hissettiği anda yeniden açığa çıkıyor ve sonunda kalabalığın ortasında Thomas’a saldırıyor. Bu saldırı, basit bir öfke patlamasından çok, dünyadaki yerini bedeniyle güvence altına alma girişimi. Ne var ki, şiddet ona beklediği saygınlığı kazandırmıyor; aksine, yıllardır girmeye ve yerini sağlamlaştırmaya çalıştığı çevreden büsbütün dışlanmasına yol açıyor. Böylece István’ın yükselişini mümkün kılan beden, aynı zamanda düşüşünü hazırlayan güce dönüşüyor.

Thomas’a saldırı sahnesi romanın başındaki merdiven sahanlığı sahnesini hatırlatıyor. Aradan yıllar geçiyor; István orduya katılıyor, savaş ortamında bulunuyor, yakın koruma eğitimi alıyor ve fiziksel şiddetin hangi koşullarda meşru sayıldığını öğreniyor. Bedenini disiplin altına almayı, gücünü gerektiğinde kullanıp gerektiğinde geri çekmeyi meslek sınırları içinde başarabiliyor. Ne var ki, bütün bu deneyimler öfkesini anlamasına ya da aşağılanma duygusuyla baş etmesine yetmiyor. Kendini küçümsenmiş, dışlanmış ya da değersizleştirilmiş hissettiği anda bedeni kontrolden çıkıyor. Tepki vermeden önce durup düşünemediği için, yaşadığı kırgınlığı söze dökmek yerine doğrudan şiddete yöneliyor. Geçen yıllar István’a şiddeti hangi durumlarda ve ne ölçüde kullanması gerektiğini öğretmiş olsa da, öfkesinin nereden doğduğunu anlamayı ve onu yönetmeyi öğretmiyor. Merdiven sahanlığındaki çocukla kalabalığın ortasında Thomas’a saldıran yetişkin arasında büyük bir toplumsal mesafe olsa da, ikisinin şiddete yöneliş biçimi temelde aynı.

 
 
 


István’ın İngiltere’de neyi var neyi yoksa (parası, karısı, oğlu) kaybettikten sonra döndüğü Macaristan’da MediaMarkt’ta işe başlaması, anlatının başından beri adım adım ilerleyen çevrimi tamamlıyor: Onu yine güvenlik görevlisi olarak görüyoruz. Yine kapıda duruyor, yine girip çıkanları izliyor ve gerektiğinde müdahale etmeye hazır olduğu izlenimini veriyor. Fakat artık koruduğu şey zengin bir ailenin mahrem dünyası değil, mağazadaki elektronik eşyalar. Devletin asker olarak kullandığı, zenginlerin hayatlarını emanet ettiği beden, şimdi televizyonları, telefonları ve bilgisayarları hırsızlıktan koruyor. István’ın mesleki değeri tamamen ortadan kalkmamakla birlikte, artık daha ucuz bir pazarda alıcı buluyor.

Macaristan’a döndüğünde Bori ile yaşadığı ilişki de romanın başındaki yasak ilişkiyi çağrıştırıyor: Yine bir toplu konut, yine bir evli kadın, yine gizlice sevişiliyor. Fakat bu kez ilişki sona ererken István şiddete başvurmuyor. Bori ayrılmak istediğini söylediğinde, onun kararına saygı duyuyor. Hatta kadının ağladığını görünce onu teselli etmeye çalışıyor. Burada István artık karşısındaki insanla empati mi yapmaya başlıyor, yoksa kaybetmeye alıştığı için, bir kaybın daha hesabını soracak gücü kendinde bulamıyor mu? Bori’nin kararını István’ın sakince kabullenmesi bir olgunlaşma işareti olabileceği gibi, yorgunluğun ve teslimiyetin sonucu da olabilir. Roman bu iki ihtimal arasında herhangi bir karar vermiyor. Fakat on beş yaşındayken reddedilmeyi kabullenemeyen çocukla Bori’nin ayrılmasına ses etmeyen orta yaşlı adam arasında küçük de olsa bir fark olduğu kesin. István’ın hayatında beden ilk kez kayba şiddetle tepki vermek yerine, geri çekilip karşısındakine yer açmanın aracı haline geliyor.

 
 
 


Romanın sonunda karşımızda ne tamamen yenilmiş bir canavar ne de yaşadıklarından bilgelik devşirmiş bir adam var. István hayatının farklı dönemleri arasında anlamlı bir bağ hâlâ kuramıyor. Cezaevine düşen çocuk, Irak’ta savaşan asker, Londra’da yakın koruma olarak çalışan adam, zengin iş insanı ve elektronik mağazasındaki güvenlik görevlisi aynı kişi ama bu farklı evreler onun zihninde tek bir hayat hikâyesi olarak bir araya gelmiyor. István başından geçen olayları nedenleri ve sonuçlarıyla kavramak, kendi seçimleriyle uğradığı kayıplar arasındaki ilişkiyi kurmak yerine, vaktinin büyük kısmını yeni koşullara uyum sağlayarak geçiyor. Arzuları şiddete, eline geçen fırsatlar kayba, sevdiği insanlar hatıraya dönüştükten sonra bile yaşadıklarını yine bedeniyle anlamlandırmaya çalışıyor. Helen’in yıllar önce gönderdiği fotoğraflara bakarak mastürbasyon yapması ve hemen ardından onun artık hayatta olmadığı gerçeğiyle yüzleşmesi, arzuyla yasın István’ın bedeninde birbirine çarptığı anlardan biri. Bedeni aynı zamanda István’ın yaşarken anlamlandıramadığı hayatın izlerini taşıyan hafızası.

David Szalay

Bana kalırsa, romanı asıl sarsıcı kılan da István’ın bedeninde gitgide biriken izlerin (ağaran kıllar, küçülen uzuvlar, çukura kaçan gözler) oluşturduğu hafıza. Beden, büyük dönüm noktalarından çok, insanın zihniyle kavrayamadığı bir hayatın bedenine nakşettiği tedirgin edici izlerin peşine düşüyor. Szalay, István’ın hikâyesini ilk bakışta tanıdık bir yükseliş ve düşüş kalıbına yerleştirse de, bu kalıbın vaat ettiği anlamın altını adım adım oyup onun içini boşaltıyor. István’ın bedeni sınıfsal olarak yükselse de, terfi ettiği dünyaya hiçbir zaman tamamen ait olamıyor. Yeniden aşağı düştüğündeyse başladığı yere dönmüş sayılmıyor, çünkü aynı yere artık başka bir insan ve yıpranmış bir beden olarak geliyor.

István’ın hayatı boyunca ülkeler, meslekler, evler ve sınıflar arasında hareket eden bedeni, bu değişimlerden kalıcı bir yön ya da tutarlı bir kimlik çıkaramıyor. Çoğu zaman ilaçlarla, içkiyle, sigarayla ve başka uyarıcılarla çalışır halde tutuluyor. Sonunda István yaşlanıp yorulduğunda, bir zamanlar yüksek ücretlere layık görülen bedeni daha ucuz işlerde kullanılmaya başlanıyor. Bu bakımdan István’ın hikâyesi, bir bedenin farklı kurumlar ve sınıflar tarafından nasıl değerlendirildiğinin de hikâyesi. Romanın sonunda, geriye hayatı boyunca başkalarının amaçları için kullanılmış ama hiçbir zaman güvenli, kalıcı ve huzurlu bir limana demir atamamış bir beden kalıyor. Bedeni yıprandığında ve verebileceği hizmetlere artık ihtiyaç kalmadığında, István’ı koruyacak bir düzen de yok.

Buna rağmen romanın sonunda István’ın çalışarak, yemek yiyerek, sigara içerek, televizyon seyrederek, bazen bir kadınla birlikte olarak, bazen geçmişi beklenmedik bir anda hatırlayarak yaşamaya devam ettiğini görüyoruz. Önünde büyük bir hesaplaşma değil, kendi hayatından geriye kalan parçalarla geçirilmesi gereken yıllar olduğu anlaşılıyor. Bu sıradan devamlılık, görkemli bir felaketten daha ağır bir son duygusu yaratıyor. Gündelik ihtiyaçlar, alışkanlıklar ve küçük hazlar, bütün kayıpların ardından kaldıkları yerden devam ediyor. István kaba, çıkarcı, zalim ve tehlikeli olabildiği gibi, ürkek, sadık, çalışkan ve zaman zaman şefkatli de olabiliyor. Şiddet, bencillik ve kayıtsızlık; yemek yemek, işe gitmek ya da sigara yakmak kadar sıradan eylemlerin arasına karışabiliyor ve aynı bedenin içinde bütün bu çelişkiler çözülmeden yan yana durabiliyor.

Beden, sıradan bir karakterin etrafında örülmüş, çok karanlık bir roman. István hayatını yemekler, sigaralar, işler, otomobiller, kısa konuşmalar ve bedensel ihtiyaçlar üzerinden yaşayan, sıradan bir adam. Ama aynı zamanda dipsiz bir karanlığı var: Szalay, sıradan insanın kendine ve başkalarına verebileceği zararı gündelik dokunun, alışkanlıkların ve rutinin içine sessizce yerleştirip adım adım büyütüyor. Trajedi bazen insanın ne yaptığını bilmemesinden değil, yaptığının ne anlama geldiğini ancak hiçbir geri dönüş imkânı kalmadığında anlayabilmesinden doğuyor. Ama István’ın gecikmişliğine ne dışarıda akıp giden hayat ne de insanlar aldırış ediyor. Normalliğin kendini dayatışında korkunç bir yan var. Kestane ağaçları çiçek açıyor, Wimbledon Turnuvası yapılıyor, yaz bütün canlılığıyla sürüp gidiyor. Felaket, dünyanın akışını durdurmuyor.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • beden
  • david szalay

Önceki Yazı

EDİTÖRDEN

[Editörün Notu]

2026

K24'ten haberler, haftanın yazılarına bakış, yayın dünyasına dair değiniler, tartışmalar, yorumlar, okur mektuplarına cevaplar, K24 yazıları için notlar, editöryal gevezelikler ve çeşitli mutfak işleri... 

MUSTAFA ARSLANTUNALI

Sonraki Yazı

İNCELEME

Esfel-i Safilînde bir tersine sülûk:

Galîz bir kahramanın sonsuz pespayeliği

“Bu anlatı, en 'pespaye' anti-kahramanla bile kadim tekâmül kalıplarını işleterek, Doğunun içsel haritası ile Batının mitsel şablonu arasındaki paralelliği tersten inşa edilmiş, muzip bir anıt gibi sergilemektedir.”

BETÜL SİNSOYSAL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist