Suskun özne, konuşkan benlik
“Lesourd için postmodernliğin temel etkisi, belirli söylemler yerine laf ebelikleri neşriyatıyla öznenin “zevkle ilişkilerinin bir başka düzenleniş biçimini” oluşturmasında aranmalıdır.”
Jacques Lacan
Serge Lesourd, Özne Nasıl Susturulur? adlı çalışmasında Jacques Lacan’ın psikanalizine göndermelerle ilerliyor. Pek çok yerde onun çizdiği taslağın artık işlemediğini belirliyor. Fakat bu, Lacan’ın zamana dayanıksız bir kuram ortaya koymasından ileri gelmez. Zaten Lacan da Freud’un zamana artık tümüyle cevap vermeyen psikanalizi üzerine yeniden bir okuma yapar. Bu sırada Freud’un güncelliğini onun gerçekliğiyle karıştırmaz.
Kitabın sayfalarını çevirdikçe, ruhlar âleminde eşyanın tabiatının “postmodern zamanımızda” değiştiğini düşünmeye başlıyoruz. Bu durumun yeni görünümleriyle karşılaşıyoruz. Lacan’ın Gerçek, simgesel, imgesel düzeyler gibi tasvir ettiği bir topolojide farklı bir dağılımın belirdiğini ayırt ediyoruz. Küresel ısınma veya iklim değişikliği gibi vakaların ekolojik dinamikleri değiştirmesi gibi, öznenin ruhsal coğrafyayla ilişkisi de değişiyor sanki. Bu nedenle Freud’un veya Lacan’ın tarif ettiği olağan ruhsal gelişim aşamalarını gözlemek her geçen zaman daha da zorlaşıyor.
Özne Nasıl Susturulur?Söylemlerden Liberal Laf Ebeliklerine
çev. Özge Soysal, Ümit Edeş
Doğu Batı Yayınları
Nisan 2018
255 s.
Lesourd özellikle ergenler üzerinden bu sapmaların izlerini bulmaya çalışıyor. En basit tarifiyle, ergen özne yetişkin olma müşkülüyle karşılaşır. Bunun temel nedeni de Lacan’cı psikanalizde öznenin zevkine şekil veren fallusun, baba-nın-adı’nın, simgeselin, ötekinin veya başka etkenlerin işlevsel olmaktan çıkmasıdır. Benlik yüzünü simgesel olandan Gerçek’in dünyasına çevirdikçe özne olmakta zorlanır. Ama bu durum ilginç şekilde güçlü bir benliği olmasına mani olmaz. Hatta susturulan bir özne daha iddialı ve güçlü şekilde ben demeye başlayabilir. Böyle bir zamanda onun arzusu ve nesnesi arasındaki derin boşluğu veya mesafeyi Gerçek’tenneşet eden nesneler doldurmaya aday görünür. Tekno-kültürel, yeni liberal, postmodern denen dünya düzeni, onun arzusuna uygun düşecek gerçek nesneler teklif eder.
Lesourd için postmodernliğin temel etkisi, belirli söylemler yerine “laf ebelikleri” neşriyatıyla öznenin “zevkle ilişkilerinin bir başka düzenleniş biçimini” oluşturmasında aranmalıdır. (s. 193) Öznenin kendi zevki ve ötekiyle ilişkileri yeni bir zemine taşınır. Lacan’ın son dönem seminerlerinde beliren ve “kapitalist söylem” gibi isimlendirdiği bir kuvvetler topluluğu, arzu ve nesneler arasında eksiksiz bir karşılaşma vaadi sunar. Bu güncel söylem kapsamında öznenin kurucusu o “düşlem noksanlığını” aradan kaldıracak şekilde arzu ve nesnesi arasında bir çakışma beklentisi yaratır. Bu ikisinin daha çekingen ilişkisi bozulup zevkin “sınırsız ve kayıp nesneyi geri alması” yolunda bir tazyik ortaya çıktıkça, Lacan’ın ayırt ettiği üç ruhsal tiplemenin dağılımı değişir. Buna göre Lacan’ın tasnifinde “sapkın” ve “psikotik” ruhsal tiplemeler “histerik” (veya nevrotik) olana göre öne çıkar. Burada sapkın ahlaki bir düşkünlükle, psikotik ise delilikle eşanlamlı değildir. Sapkınlık ötekiyle ve zevkle ilişkilerde öznenin kendine özgü sapa yolları takip etmesi, psikoz ise başkasının gösterenlerini ve özellikle babayı men etmek anlamlarını taşır. Her ikisi de Gerçek’in açtığı güzergâhları takip ederler. “Zevkle koyulan sınır” her böyle sapmada farklı şekiller kazanır. “Zevkle ilişkilenen” her özne yeni meyiller edinir. Bu durum, Freud’un “polimorf sapkın” dediği küçük çocuğun çoktan seçmeli sapma ihtimallerini hayata geçirdiğini gösterir.
Ergenlik bu dramatik sahnenin yeniden açıldığı, kartların tekrar dağıtıldığı bir dönem sayılabilir. Toplum, ötekiler, simgesel failler, fallus, baba-nın-adı denen bir kadro, “dürtüsel tatmine” uygun nesneler ve arzular oluşturmakta müşküle düşerler. Böyle bir ruhsal ekoloji içerisinde “özne için hoş görülebilir ikame bir tatmin oluşturmak üzere onu düzene sokmak, gem vurmak, bastırmak ve yasaklamak” gibi işlevler artık pek çalışmaz. Bu durumda özellikle ergen “kendisine terk edilir”. (s. 194) Ruhlar âleminde iklim değişikliği şeklinde tanımladığımız da bu durumların genel adı sayılabilir.
Arızalanan öteki
Lacan, psikanalizin genel bir yaklaşımı olarak öznenin, ötekinin, libidonun, nesnenin, arzunun belli bir düzen içinde yan yana veya karşı karşıya durdukları bir ruhsal sahneyi tasvir eder. Bunlar arasındaki uzlaşmalardan ve çatışmalardan oluşan dinamik ya da diyalektik neticesinde bilinçdışı özne ortaya çıkar. Olağan koşullarda histeriğin, efendinin, üniversitenin ve analistin söylemleri gibi dörde ayrılan yapılar içine düşen müstakbel özne, küçük ve büyük ötekilerle çevrelenir; aile, fallus, baba-nın-adı gibi “ruhsal operatörlerin” ya da faillerin belli şekillerde konumlandığı bir kadro ve dekor içine yerleşir. Görece daha yeni kapitalist söylem ise diğerlerinin işleyiş yasalarını, zembereklerini bozar. Bu yeni söylemin etkin olmadığı olağan karşılaşmalar neticesinde, Freud’un psikanalizin doğru nesnesi saydığı nevrotik öznenin belirmesi beklenir. Nevrotik mizaç sürekli, “Başkası benden ne istiyor?” sorusunu sorarak buna muhtemel cevaplar bulmaya çalışır. Fakat bu çabası bir türlü nihayete ermez. Herhangi bir nesnenin, onun noksanlıkla belirlenen arzusunun nihai nedeni olmadığı ortaya çıkar. İmgesel dünyasından meşru çıkışın yolu simgesele doğrudur. Gerçek’le doğrudan bir yüzleşmeden onu koruyan öteki ise o kayıp nesnenin tedarikçisi sayılır. Nesneyle simgesel, düşsel, muhayyel bir perdenin ardından karşılaşır. Böyle nesnelerin tedarik zincirlerinin sonu genellikle simgesel dünyaya ve onun faillerine çıkar. Baba-nın-adı ile beraber çalışan fallus o eksik nesneyi özneye teklif eder ve “meşru” o şeyi, öznenin boşluğunu, noksanlığını telafi etmek üzere işleme sokar.
Lacan son dönem seminerlerinde psikozun ve sapkınlığın kapitalist söylemle bağdaşık yapısından söz ederken, görece sıhhatli nevrotik denklemin bozulduğunu kendisi de tespit eder. İmgeselden simgesele değil de psikoza ve sapkınlığa meyletmek, postmodern zamanlarda Gerçek’in muhitinde soluklanan öznenin dramına işaret eder. Orada arzu, arzu nesnesi ve arzunun nedeni birbirine bitişir. Böyle bir muhitte “zevkin hiçbir biçimi yasaklanmaz”. (2018: 195). Serge Lesourd, yeni liberal cemiyetin, çoklu sapkın bir yenidoğanın cinsel gelişiminde, sadece “nekrofil, pedofil ya da yamyamca” cinsel yönelimlere dönük “kitlesel itirazı” dışında mani belirtmediğini yazar. Onlar da “çok derin yıkıcılık biçimlerine” temas ettikleri için kabul görmez.
Postmodern ruhsal ekoloji içinde ötekinin gözden kaybolması veya “arızalanması”, “içsel güvenliği” tehdit eder. Böyle bir ortamda yasak olanla, sınırlanmış muhtevayla ve biçimlerle “nevrotik uzlaşı” az rastlanır hale gelir. Nevrotik öznenin sakındığı sınırların ötesine geçme arzusu sınır durumların da nedeni gibi görünür. Giriş ve çıkışları düzenlenmiş simgesel katmandan farklı olarak Gerçek’in içine her yerden giriş yapılabilir. Burası artık adlandırılamayanın düzlemidir. Orada simgeselin, isim verme ediminin ve dolayısıyla anlamlı olanın son bulduğu yere varırız. Zaman ve mekânın işaretçisi o gösterenler artık öznenin kuruluşuna yardımcı olmaz. Özne bu temel oluşum dinamiğini kaybedince “susturulur”. Onun konuşmasını sağlayan öteki denen fail, olağan koşullarda simgesel ile imgesel arasında ikamet eder. Bazı gösterenlerin yönlendirmesiyle bu geçişliliği özne adına güvenceye alır. Fakat kapitalist söylemin egemen olduğu yeni liberal, postmodern, hakikat-sonrası zamanlarda, gösterenler haznesi veya hazinesi işlevsel olmaktan çıkmaya başlar. Lacan da son dönem seminerlerinde bu “çöküşten” daha sık söz eder. Özellikle “baba imagosu” aşınırken, özne adlandırılamayan çok sayıda nesneyle ve olayla karşılaşır. Baba-nın-adı’nın bu imgeler marifetiyle sağladığı arzunun juissance’a veya zevk akışına karşı pek bir teklifi kalmaz.Lacan’ın son yıllarında baba-nın-adı’nı çoğul hale getirip, baba-nın-adları’ndan söz etmesi de ötekinin tasfiyesiyle, kapitalist söylemin alacakaranlığıyla ilişkilidir.
İmgesel ile simgesel arasındaki geçişi işaretleyen ötekinin gösterenleri veya psişik yol işaretleri kaybolunca, özne kendi halinde Gerçek’in hipernesnel dünyasına meyleder. Aslında bu hareketi yapana özne demek de doğru olmaz. Çünkü Lacan sözlüğünde özne her zaman bir gösterme fiilinin, adlandırmanın, simgesel etkinliğin nedeni ve sonucudur. Simgeselin, fallusun, baba imgesinin ve onlarla alakalı gösterenlerin dayatması olmasa, imgeselde hayat süren fail kendi halinde Gerçek’e meyleder. İmgeselden simgesele çıkış gayri tabii bir süreç olarak daha meşakkatlidir ve Freud’un “medeniyetin zoru” dediği bir baskılamaya gereksinim duyulur. Öznenin bilinçdışı oluşum sahnesinde büyük ve küçük ötekiler onu bu yola sokmadıkça zaten diğer yol her daim açıktır. Aile, öğretmen, cemiyet, kurumlar, moral kısıtlar, yasalar ve benzeri küçük öteki konumlar ve genel olarak “ötekinin sahne dışı bırakılışı” bu yönsemeye fırsatlar yaratır. Psikoz da bu şekilde kendi haline terk edilmiş; simgesel gösterenleri, baba-nın-adı’nı,fallusu, ötekinin herhangi bir temsilcisini hayatından çıkarmış; onları men etmiş birinin halidir. Böyle bir psikotik ruhsal tipleme; simgesel gösterenleri, arzunun nesnelerini ve nedenlerini gizleyen o dolayımları hayatından çıkarır.
Lesourd
Lacan için ayna evresi bu ilk gösterenlerin dramını temsil eder. Aynadaki imgeyle, ötekinin kendisini görmek istediği yansısıyla karşılaşan özne adayı bu resimle arasındaki boşluğu tecrübe ederek ona nevrotik bir yetişme, onunla çakışma arzusu içine girer. Böyle bir yansıyla arasına mesafe koymasını, dolayısıyla “anneden uzaklaşma gerekliliğini” bilinçdışı bir süreçle kavrar. Ergenlikte de bu aynalardan sayısız tane açılır. Fakat aynada beliren imagolar “gözden düşürüldüğünde özneyi belirten adlandırmalar özne tarafından keyfi, hatta aşağılayıcı, değersizleştirici, haksız olarak” algılanır. (s. 198) “Postmoderm zamanımızda” bu imgelere imrenerek ve kendisinde türlü noksanlıklar, kusurlar görerek, “Neden böyle değilim?” diyen öznel tepkinin yerini, “Bana bakmayı kes” diyen bir başkası alır. Ergenlikten erginliğe geçişteki temel engel de buralarda aranmalıdır. Ayna evreleri bu nedenle yarım kalır ve süreğen bir ergenlik hüküm sürer. Ötekinin amacına ulaşmasına, meşru saydığı gösterenlerini özneye ulaştırmasına fazla imkân kalmaz. Ötekinin bakışı özne için yaratıcı, geliştirici bir yaşantı olmaktan çıkar; onun keyfini kaçıran kem bir nazara dönüşür.
Böyle bir ruhsal ekonomi veya ekoloji içerisinde ötekinin gösterenlerini öznenin ayna düzlemine yansıtması, iz düşürmesi işlevi bozulur. Büyük Öteki ve onun simgesel hazinesi, fallus ve baba-nın-adı gibi operatörler, büyük küçük ötekilerin zoru ve ısrarı olmadığında geri çekilirler. Ötekinin bulunmadığı her ruhsal sahnede yeni bir psikopatoloji şekillenir. Özneye sınırlarını hatırlatan; doğruyu, iyiyi, güzeli veya yanlışı gösteren; ona sevinç veya keder veren; neyin arzu edilir ya da edilmez olduğunu ifade eden; öğreten veya dayatan başkaları ufuktan çıkar. Öteki, kısmen aşina olduğumuz bir başkası değil de ruhsal enerjime, keyfime ve onun nesnelerine göz diken bir “gaspçı” konumu edinir. Bana herhangi bir işaret veya imge göstermeye hakkı olmayan, haddini bildireceğim bir başkasına dönüşür. Çocukların hiddetlendikleri biri için “ona göstereceğim ben” demeleri de, özne ve öteki arasındaki ilişkinin tersine döndüğüne dair ironik bir işaret gibidir. Nevrotik hiddet ve ötekine yönelik şikâyetlerin veya ondan kaynaklanan endişelerin yerini; hasmane, onu yok etmeye dönük ruh halleri alır.
“Postmodern dünyamızın” pedagojisi içerisinde, Adolescence dizisinde (2025) dramatik biçimde anlatıldığı gibi, ergenler ve çocuklar böyle asaplarını bozan, keyiflerini kaçıran etkilerden mümkün mertebe uzak tutulurlar. Küçük ötekiler (anne, baba, öğretmenler, komşular, akrabalar gibi) bu yönde bir değişim içine girerler. Çocukla keyfi arasına giren ruhsal operatörler ve failler bu ruhsal hijyen sahnesinde birer birer geri çekilirler. Böylece öznenin ötekisi daha çok kendisi ve özellikle de beden yüzeyi olur; kendi gösterenlerinin tedarikçisine dönüşür. Ayna imgelerinin nelerden müteşekkil olduğuna kendi keyfi karar verir. Bu keyfe keder ruhsal uzamda herkes kendi keyfinin kâhyası olur. Başkasının bakışı “paranoyakça algılanır”. Ötekinin gösterenleri, birer kem nazar belirtileri gibi özneyi müteessir eder. Benlik bir hasım olarak hasetle bakanı erkenden hayatından çıkarmaya çalışır. Ötekinin bana göstereceklerine dudak bükerek onu perdeler, bakışını karartır. “Ötekinin arızalanması” nevrotik arzu şemasına sahip özneyi bertaraf ederken, onun Lacan’ın “daha tehlikeli” dediği sularda yüzmesine sebep olur.
Önceki Yazı
Fransızların ekmeği
“Bugün sömürgeciliğin şiddetinin yerini en az onun kadar insanlık dışı ve ölümcül olan dünyasallaşmış kapitalizmin şiddeti almış, bu durum Fanon’un öngörmediği yeni direniş biçimleri ortaya çıkarmıştır.”
Sonraki Yazı
Hasan Bülent Kahraman:
“İkinci Yeni, dili şiire taşımadı, zannedilenin aksine şiiri dile taşıdı…”
İkinci Yeni’nin merkezine Ece Ayhan’ı aldığı çalışması Bakışlı Bir Kedi Beyaz üzerine, Kahraman’la şiirimizin modernleşmesi, İkinci Yeni’nin şiirimize etkilerini de içeren hacimli bir söyleşi.