Para Gürültüsü:
Kramp çağında bir dil
“Para Gürültüsü, finans dünyası ve mesajlar dünyası gibi edebiyatın en uzağındaki alanların nasıl da 'devrimci' bir jestle edebiyata dahil edilebileceğini gösteriyor.”
Latife Tekin. Fotoğraf: Muhsin Akgün
“Ey insanlık senin yolculuğun nereye?”
Kikobaki
“Yürüyorsun yürüyorsun dilinin ucuna bir cümle geliyor,
o cümle seni çok derinden aldatıyor.”
Latife Tekin, Para Gürültüsü
Bitmeyecekmiş gibi görünen savaşlar, giderek politikacıların kendi aralarında halkın üstünde oynadıkları bir oyun haline gelen siyaset dünyası, “bulaşmış devletlerin yapışkan milletler birliği!”,[1] yanımızdan ayıramadığımız cep telefonları, piyasalar, notifikasyonlar, Kikobakiler, Beyzânalar, yorumlar, finans analistleri, AnalistAbiler-İnciSueller, emailler, mesajlar, altının yükselişi, reelslar, storyler, youtuberlar, pariteler, influencerlar, pandemiler, paratonerler, küresel iklim değişikliği, yangınlar, buzullar… arasında yaşayan insanın edebiyatla ne işi olur? Trumplar çağında kramp girmiş bir toplumsallıkla nasıl başa çıkılabilir?
Bunları yazarken/okurken bile yoruluyor insan, (kim bilir) yaşıyorken bizlere neler oluyor… Herkes kendine sesleniyor. Bu yaşam düzeni içinde uzun uzun cümleler okumaya bir insanın ne kadar mecali kalır? Üstelik insanların okuduklarının/okuyacaklarının bu cehenneme faydası ne olabilir? Birlikte yaşamanın tüm imkanlarını dinamitleyen bir zamanın ağırlığı içinde:
Zaman öyle ağırlaşmıştı ki ezip geçmek üzereydi hepsini, güç kuvvet bırakmamıştı insanlarda zaman, tutulup çekilecek yeri kalmadığı gibi onları söküp atmaya uğraşıyordu mahalleden, yaşadıkları evlere, dükkânlara çökecekti yakında, direniyorlardı ama nereye kadar... (s. 28)
Ama nereye kadar…
Okurların okur rolünü, edebiyatçıların edebiyatçı rolünü, yazarların yazar rolünü selfielerce sevmesi, metinlerle/yazıyla kurduğumuz ilişkiyi gümbürtüye getirmiyor mu? “Herkes paradan ibarettir, çirkin içi boş hikâye, içi boş masallar.” (s. 175) Entelektüel tartışmaların eksikliği veya sığlığı, bu literatürü üreten toplumun uzun zamandır incelikli düşünmekten uzak yaşamayı yeğlediğine dair bir işaret sayılmaz mı? Edebiyat, sorularını bilime ve/ya piyasaya çaldırmış olabilir mi?
Total olarak edebiyat-kültür âleminin bugün yaşadığımız dünya içerisindeki varlığının anlamı/etkisi/yeri üzerine kara kara düşünürken, bu karanlıkta çalışmaktan geri durmamak için kendimi/zi motive etmeye uğraşırken, bir inanç tazeleme metni gibi geldi Latife Tekin’in Para Gürültüsü.
Yoksulların hilafına hazırladığı finans yorum videoları yayınlayan “Kikobaki”nin hikâyesini dinliyoruz Para Gürültüsü’nde. Çağ geçiş dönemlerinde yaşayan insanların ruh hallerini çocukluğumdan beri merak etmişimdir, belki yaşamım bana amaçsız göründüğü içindir, biraz hareket olsa, şu dünyanın bir sonu varmış, o son nesil neler yaşayacak kim bilirmiş?.. Eh, yeterince uzun yaşayabilirsek, bu dünyanın sonunu görme lüksüne sahip bir dönemde doğduğumuzu, “şansın üstümüze yıkıl”acağını hiçbirimiz tahmin edemezdik:
Siz hep bana cevaplanması kolay sorular soruyorsunuz, benim de size kolay bir soru sorma hakkım vardır herhalde. Yeni değerleme sistemine geçiş altınla sağlanacak gibi görünüyor, bunu hepimiz anlamış bulunuyoruz, zenginlerin devletlerinin geçmişi altınla hatırlama sürecinde sizce yoksullar neyi hatırlıyor olabilir peki?
Altın taçları, asalarıyla krallar ve padişahların, kraliçeler ve hanım sultanların hüküm süreceği bir dünyaya uyanmak istemiyorsak ne yapmalıyız? Tek bir şey aklıma geliyor benim, zenginlerin hikâyelerini yağmalayıp tarihlerini çarpıtmak eğlenceli ama onların kanlı geçmişlerinden yaşanası bir hayat kuramayız kendimize, aklınızdan çıkarmayın bunu, böylesi bir çöküş on bin yılda bir olur ancak, yoksullara dünyada bildiklerinden başka bir hayat yaratma fırsatı doğdu, şans üstümüze yıkıldı bir bakıma... (s. 155)
Son elli yılda, her şey değişti. Öncesine dair bilgilerimizin toplamının birkaç katı kadar değişti. Anlık olarak da o bilgileri yapay zekâ ile sürekli-yeniden taze tutuyoruz. Birtakım şeyleri (liste her gün yenileniyor) cevaplamamaya/değerlendirmemeye programlanmış bir yazılımın artık fenomenolojik boyutlarda akıl sağlığımızı, gerçeklik algımızı dönüştürecek noktaya geldik ve bunu ne de güzel eğlenerek ve “faydalanarak” yapıyoruz… Bu gerçeklik içerisinde edebiyat ne yapabilir ki?
Bu paramparça gümbürtü içerisinde yaşamayı adım adım öğreniyoruz elbette ama bunun “dili” nasıl kurulur? Bu “başka” şeyin “başka” dili nasıl kurulur? Kendi diliyle düşünen bir anlatıcı ferahlığında, Latife Tekin Para Gürültüsü’nde Türkçe ile dansını sürdürüyor.
Bu kahrolası dünya kahrolmaktayken düşünmeye yoksullardan başlama uyarısında bulunmak, edebiyat için bir anlam emaresidir. Demek edebiyat bütün sorularını çaldırmamış! Bunu bize sadece bir yazar söyleyebilirdi. Şairleri pek duyan olmamıştı; metinlerini ancak şairlere emanet edebileceğini söyleyen bir anlatıcı kurdu bu dili.
Latife Tekin’in edebiyat yolculuğunun en başından bu yana “roman” yazmayı reddetmesi ve her seferinde yeni bir anlatım dili kurmayı başarması yıllar boyunca takip kadrajımın yakın kalmasını sağladı. Taklit edilemeyecek bir popülarite kurması, Gümüşlük Akademisi’nin yarattığı “fiili umut” Latife Tekin’i bir eylemci-yazar olarak ortaya çıkarıyor. Bunun için bize bir kalp gerekiyordu:
Sürekli olarak dayanılmaz yoğunlukta negatif duygu, düşünce yansıtılmış bu insanlara fiziksel saldırıya maruz kalmışlar, acılarını en yakınlarındakilerden çıkarıyorlar, kırıp geçiriyorlar birbirlerini, yanlarında durmak kolay değil tabii, bunun için derin, büyük bir kalp lazım. (s. 75)
Fotoğraf:
Muhsin
Akgün
Para Gürültüsü, finans dünyası ve mesajlar dünyası gibi edebiyatın en uzağındaki alanların nasıl da “devrimci” bir jestle edebiyata dahil edilebileceğini gösteriyor. O dilsiz gümbürtüyü yerçekimsiz ortamda kavrayarak başarıyor bunu. Anlatıcının, konuşmacının, yorumcuların dillerini edebiyata tercüme ediyor. Yazım sürecinde saatlerce finans yorum videoları izlemiş olacağını tahmin edebiliriz. Hatasız finans cümlelerini ve altının yükselişini isabet ettirmiş olmasını da not düşeyim. Gerçi savaşa rağmen yavaşlamaya geçti ama…
Bütün fakirler gibi benim de finans piyasalarını takip ettiğim, altının yükselişine şahitlik ettiğim, emlak piyasalarının düşüşünü, tekstil sektörünün çöküşünü izlediğim, ne bir gram altınım ne bir evim ne bir yatırımım varken yine de izlediğim günlerde Latife Tekin’in Para Gürültüsü “hayatın büyük düzeltmesi”nin bir işareti gibi. Yoksul bırakılanlara sesleniyor bu metin. Onlara seslenişini herkese duyuruyor:
Altındaki bu durdurulamayan yükselişin fiyat artışından öte bir anlam taşıdığını düşünüyordu Kikobaki. Dünya ölçeğinde önlenemeyen altına kaçış fırtınası, zamanı Altın Çağ’a doğru geri çeken gizil bir gücün varlığına işaret ediyordu ona göre. Piyasa aktörleri ekran başında tablonun netleşmesini bekleyedursun, hayatın büyük düzeltmesine hazırlanıyordu insanlık. (s. 30)
“Anlatabilecek sözcüklerden yoksun”
Şairlerse dilin sesini duyanlar, Latife Tekin onların duyduklarının anlatım dilini kuruyor. Sanırım, son 10-15 yıldır yaygınlaşmaya başlayan, “parçalı, çoksesli, kopuk” bir yeni-dünya dilini yansıtmaya çalışma “deneme”lerinin, bir türlü açılamayan, bin türlü kekeleyen dilin edebiyatta nasıl kapsanabileceğinin, bunun dili nasıl bulunur kaygısının kapanış metni Para Gürültüsü. Artık elimizde dilsel bir metre/ölçü var. Birlikte düşünmeye başlayabiliriz… Kikobaki gibiydik: “Aralarına giren şeyin ne olduğunu sezdiğini sanıyordu Kikobaki ama bunu anlatabilecek sözcüklerden yoksundu işte.” (s. 27) Ama artık bu metre-ölçü ile eleştirmenler “ölçmeye” başlayabilir, okurlar “örnek” verebilir, yazarlar “konum” alabilir…
Edebiyatımızda bu çağ dönümlerinin, “menteşe-zamanı” demeyi sevdiğim geçişlerin kalemleri arasında yazar kadınların öne çıkışına da yazının gidişatını bozmadan değinmek ihtiyacı duyuyorum. Yoksa yukarıda tarif ettiğim anlatı krizinin benzerinin yaşandığı elli yıl öncesinde de Sevim Burak ustalıkla bunun kaydını edebiyatımıza dahil etmişti.
Ancak Latife Tekin’in Para Gürültüsü’nün “başka” sorunları çözdüğüne, “bugün”ün diline çıkış gösterdiğine şahitlik ediyoruz. Latife Tekin’in diliçre seyahatine eşlik ediyoruz, her metninde. Karanlıkta, duyularıyla dilin duvarlarını yokluyor. Bir çıkış, bir hol, bir kapı, bir pencere, bir geçit fark ettiğinde işaretliyor ve bize, aynı karanlıktaki diğerlerine, bunların hikâyelerini anlatıyor. Anlayabildiğim kadarıyla, metinlerini böyle üreten bir yazar Latife Tekin:
Bazı geceler ruhum bedenime sığmıyor, sanki yıldızlarla aramda gizli bir yol açılıyor. Ve o yolda yürürken, karanlık bir sahneye varıyorum, orada benmişim gibi hisseden bir varlık var. Ne kadın ne çocuk... Ne şimdi ne de geçmiş. Ama ben. (s. 15)
Geçişin (kurucu) dili
Muhtemelen bu metin pastiş-kolaj gibi kavramlarla çokça birlikte anılacaktır. Oysa hiç katılmadığımı söylemeliyim. Latife Tekin soyundaki yazarların üzerlerine düşünme paylarını hakkıyla verdiklerini teslim ediyorsak, o halde bu metinleri bir yerlere sınıflamak yerine “hem o-hem o/ne o-ne o” diye düşünmeyi tercih ederdim. Yazar, roman yazdığını söylemiyor; yazmadığını söylüyor. Gördüğümüzü, bildiğimize yormaktan vazgeçip bu yeni çıkan ara-sese kulak vermeyi bekleyen bir metin olduğunu bu açıdan söylemeliyiz.
Böylece diğer yanlış-kardeşleri olan Virginia Woolf, Marguerit Duras, Annie Ernaux, Agota Kristof soyundan yazarlarla eşleşiyor: “Zaman duyguları nasıl da oynak geçişliydi kadınların...” (s. 129) Böyle oluyor işte. İnancınızı yitirecek noktaya gelirsiniz ve bir metin çıkar ortaya, yemininizi tazeler, umudunuzu yeniler. Bugünün vahşi/pornografik dünyasında edebiyatın ne işe yaradığını, bir işlevinin kalıp kalmadığını sorguladığımız bir anda.
İşte, bir kalem kendini yıldan yıla öyle yontmuştur ki bir ustalık eseri ortaya koyar. Cevaplarını bir türlü bulamadığımız “o” nasıl anlatılacak sorusu, cümle kurulumlarının nasıl tercih edileceği, kelime seçimleri, odağın nasıl şekilleneceği… gibi son derece teknik konular sesi taşan pırıl pırıl cümlelerle bir “masal” rahatlığında dile geliverir. “[S]esinden neşe taşıyordu işte, ardı ardına sular gibi şırıl şırıl akan cümleler”le anlatır bize. Masal anlatıcısının elindeki sözün, sözlü kültürün, sokağın, arkaplanın, geridekilerin, yoksulların estetiğini kulaklarımıza üflüyor Para Gürültüsü. Halen edebiyatı hiçbir yazarlık eğitimi almamış fakirler üretiyor; çünkü onlar yalan söylemenin ilminden muaftırlar.
Kıyamette bir ses
Kıyamet başlamışken, kasırganın orta yerinde, edebiyat ne işe yarar, metinler bize ne söyler, neden halen edebiyata ihtiyacımız vardır? Latife Tekin, Para Gürültüsü’nde edebiyatın altını oyan, kuyusunu kazan, içini boşaltan ne kadar dijital yenilik varsa hepsini yerlerine zımbalayarak birbirlerine yeniden örüyor.
Yoksullardan yana bir finansçı, JetSet falcısı astrolog annesi, artık görüşmediği çocukluk arkadaşı Ramini, beklenmedik bir tatil aşkı Eserya, işletmeciler, spiritüel geçiş uyarıları, piyasalara hükmeden yorumcuların dalga geçmeleri, sayısız ve giderek alakasız takipçi yorumları, telefon mesajları – başı sonu belli olmayan ifadecikler dünyası. Tam olarak bir şey söylemeden sürekli konuşup anlaşan insanlar. Kendi hikâyelerinden koparılmış sahneler…
Travma-anı-anekdot anlatılarının edebiyatı teslim almaya başladığı bir dönemde, dünya diye bir yer olduğunu, bu dünyada yoksulların ruhları dahi duymadan geleceklerinin yok edildiğini, dijital müjdelerin zamanın çökmesine itildiğini söyleyen bir metin ortaya koyuyor Latife Tekin – avangart bir çıkış, dijital görselliğin edebi kurguya-kurmacaya sirayetinin belgesine dönüşüyor.
“İnsanın sesi açılır”
Edebiyatçılar başta olmak üzere sanatçılar, son elli yıldır adım adım dünya-kültürü üzerinde etki bırakmak konusunda sürekli bir irtifa kaybı içindeler. Piyasa ile kurulan ilişkinin zamanla daha fazla “rıza” toplamış olması, süreci iyiden iyiye hızlandırıyor.
Bu noktada. “Piyasa sustuğunda insanın sesi açılır,” diyecek kadar romantik bir yoksul-ekonomistidir Kikobaki:
“Penior... Penior’um ben aslında,” dedi, “yoksul yorumcuyum yani, yol gösterici ama anlayan az olur diye kullanmıyorum...” (s. 141)
Nasıl da tatlı bir genç, değil mi? Ama Marx’tan habersiz:
“Senin Marx’ı okuyup bilmen gerekiyor her şeyden önce,” diyerek susturuyordu onu Harzan Usta, “senin AnalistAbi’nin filozofları dünyayı yorumladılar sadece, önemli olan dünyayı değiştirmektir, bu onun söylediği bir şey mesela, diyor. ve sisteme sitem etmekle kalmak istemiyorsan Marx diyorum ben sana, acil uyarımdır!” (s. 158-159)
Oysa Kikobaki yayınlarında çekinmeden söyleyeceklerini dile getiriyordur:
Katılmamak elde değil, hepimizin kalbini aşkla sevgiyle dolduracak teknolojik sıçramaya ihtiyaç var arkadaşlar, kime ne anlatmaya çalışıyor teknoloji finansörleri, inşa ettikleri sistem, kendileri de dahil kıtalar dolusu canlı-robot insan yarattı, daha ne robotu üretmekten söz ediyorlar bize, sadece piyasa aldatmacalarını değil, insanın düştüğü acımasızlık seviyesini de görüp düşünmenizi istiyorum sizden. (s. 153)
Çok iyi niyetli, genç, tıfıl bir oğlan Kikobaki. Ne yakışıklılığını bildiğimiz Kikobaki ile ne güzelliğini bildiğimiz Esterya’nın –aşk mı diyelim ona?– birbirlerine meyillerinin bir tatil işletmesinde yarım kalan cümlesi. Yazdığı roman dosyası bilgisayarından uçup giden, sonra geri dönen, Kiko’ya okutan, ona Bakaçyo adını takan, böylesi daha bir yakışan, Decameron’u, kaçış mahali olmayan bir salgın ortamı.
Konu, metnin posası olduğu için, bir rüya anlatır gibi özetlenebiliyor ancak. Yalvarması, acıklanması, üzülmesi, büzülmesi, çekinmesi, korkması olmayan bir metin. Yaşıyorlar. Bir zaman çekimi gibi; herkes her an aynı zamanda değil ama zamanın içerisindeyiz. Rüya gibi:
Her türlü para şaşırtmasının son bulacağı köklü bir değişimden geçecekti insanlık, yığma kalabalığın birbirini çarptığı kumar çağı kapanacaktı öncelikle. Altının durdurulamayan bu yükselişiyle yoksulların edindiği hayalet kimlikler arasında bir bağlantı olabileceği aklına gelmemişti hiç. (s. 71)
“Ekonomi oynaşı fıkırdaşması!”
Latife Tekin’in dilin örümcek ağı bağlamış yerlerinde yıllardır eşinmeye devam ediyor oluşu, üstelik de kendini öre öre yürüyüşü kalemini Para Gürültüsü’ne getirmiş. Edebiyatın ne işe yaradığını soran Rita Felski’yi hatırlatıyor: “Sanatı apolitik ya da amaçsız göstermek, Brecht’in de ünlü sözünde ileri sürdüğü gibi, statükoyla ittifak yapmak demektir.”[2]
İttifak şöyle dursun, Buzdan Kılıçlar ve Muinar’dan bu yana eşelediği “para” gurultusunun nihayet sesini buluyor Latife Tekin. Bir gümbürtünün hoparlör arkası. Kulağını dile dayamış ve bütünlüğünü beklemeyen bir dili, bir metin halinde, içinde güvenle hareket edebileceğimiz bir teleferik kabini güvenliğinde yazmış.
Çağın gürültüsü savaşlar ve piyasalar iken, paranın sesi bu denli yükselmişken, bunun gurultusunun edebiyatı hakkında konuşmak bizlere iyi geliyor mu? Edebiyatın anlamını, sunduğu faydada buluyorsak, bununla birlikte edebiyatın ne işimize yaradığını sorguluyorsak bir deneyim metni gibi de okunabilir pekâlâ. Rita Felski’nin işaret ettiği gibi Para Gürültüsü düzyazının sınırlarına zarar vermek pahasına şiirsel olana yaslanıyor:
Estetik değerin faydadan ayrı tutulamayacağını, bununla birlikte metinlere bağlanma biçimlerimizin sıradışı bir çeşitlilik, karmaşıklık, hatta öngörülemezlik sergilediğini ileri sürüyorum. Bu anlamda pragmatik olan şiirsel olanı ne tahrip etmekte ne de dışlamaktadır. Edebiyatın anlamının sunduğu faydada yattığını öne sürmek, muazzam bir pratikler, beklentiler, duygular, umutlar, hayaller ve yorumlar alanını –William James’in deyişiyle, ‘akla hayale sığmayacak kadar bereketli, girift, bulanık, sancılı ve çapraşık’ bir alanı– soruşturmaya açmak demektir.[3]
Yoku yokuna izlediğimiz, dinlediğimiz duygusuna kapıldığımız bir “video” programcısının ağzından başlıyor anlatı. Okurun dikkatini “frekans”a çekerek başlatıyor anlatısını yazar. Bu metin yapısı içinde “YouTube, örgüt” gibi kelimelerin çokça kullanılması beklenir. Hiç geçmiyorlar. Bu darmadağınık halin anahtar delikleri. Rita Felski’nin ifadesiyle, maskeyi düşürebilmek için:
Otuz sene öncesine kadar ifşa edici görünen fikirler –merkezsizleşmiş özne! Gerçekliğin toplumsal inşası!– gitgide beylik sloganlara dönüştü — yadırgatma, direngenlik bakımından altüst etmek istediği kesinliklerden geri kalmayan, çoğu zaman da onlar kadar dogmatik olan bir doksaya döndü. Zaten maskenin altında neyin yattığını bildiğimiz zaman, maske düşürme ediminin ne değeri kalır ki?[4]
“Cümle kapısında beklerim gelmeni”
Bir çağrı, bir uyarı, bir işaret fişeği olarak okunabilecek Para Gürültüsü’nde belli ki “Yoksulların kasırgası zamanı tarumar edecek!” (s. 196) Metnin kendisine zemin bellediği bu kara/bataklık dünyaya kitap boyunca ressam Mehmet Tekin’in çizimleri eşlik ediyor. Eşliğin ötesinde, romana bir yorum getiriyor, bir boyut daha katıyor; metnin yaratılma sürecini de imgeliyor.
İnsanın kendi yarattığı bu dünyada yine de bir ev bulma, edinme kaygısı metnin içinde önce bölüm geçişlerinin işareti, sonra da final özelliği görüyor:
“Bizim bir evimiz olacak mı, saf hayal mi bu?” (s. 14)
Sonra:
“Bana romanını okutmak istediğinde evimize gideceğiz birlikte.” (s. 160)
Sonra da:
“Cümlelerin evim oldu benim. İmgedesenlerle dolu cümleden evimiz. Cümle kapısında beklerim gelmeni.” (s. 196)
diyerek kapanıyor metin. Cümle kapısında birikmiş ve son buluyor bütün gürültü: uzun uzun cümleleri nasıl okuyacağız diyenlerimiz, saatler boyunca yorumlar-mesajlar-görsel sözlere maruz kalıyorken. “Yoksulların edindiği hayalet kimlikler”e kramp girmiş olabilir mi? Milyarlarca insan olarak 1-2 yüz insana teslim olmamız nasıl mümkün olabilir:
[O] iç çekişin, o nefes nefese kaçışın anısı tazelendikçe, paranın nasıl bir dünya kurduğunu ve o dünyanın içine herkesin giremeyeceğini bir kez daha anlıyorum, paranın kendine ait bir sınır hattı var arkadaşlar, o sınır hattı kimi içeri alıp kimi dışarı atacağını kendi kurallarıyla belirliyor... Sonra çok düşündüm üstünde, sınırın bu tarafında, sizlerden yana olmaya karar verdiğim an, ıslığı bastığım o andı işte! (s. 24)
Coin nedir, bir ara hayatımıza hızla giren ve hızla çıkan NFT neydi? Yoksulların gündemine giremeden zenginlerin kendi aralarında oynadıkları oyunlar sistemin yeniden üzerimize yıkılmasını sağlayabiliyor. Yoksulların hikâyesine odaklanmak için bir tür ZamanCoin gerekiyor, aramasını kendileri için yapan yoksulların madeni:
Zenginlerin dünyayı ateşe verip geleceğe kaçmalarına engel olmak istiyorsak, devletleri çökertecek ZamanCoin lazım bize arkadaşlar! (s. 93)
Yoksulluk arttıkça zaman çöker, yoksulluk öncesine doğru hızla çöker! Sana akıl verdiğimi de, bir şey öğretmeye çalıştığımı da düşünme sakın. Çöküşe hazırlıklı ol. (s. 77)
Oysa her şeye rağmen dünyanın, yaşamanın bir değeri var. Edebiyatın bir anlamı var ve o anlam geçmişte veya gelecekte yahut dışarıda bir yerlerde değil. Cümleleri okuyan gözün arkasındaki zihinde duruyor. Rita Felski’nin işaret ettiği gibi: “[M]etinler dünya üzerinde doğrudan etkide bulunmaya muktedir değildir – bu ancak onları okuyanlar aracılığıyla mümkündür.”[5]
Rüyasının teslim alınmasına izin vermemiş, yaşamsal derdini, dilsel kaygısını ipotek ettirmemiş bir kalemin metni Para Gürültüsü.
NOTLAR
[1] Latife Tekin, Para Gürültüsü, Can Yayınları., 1. Basım, Mart 2026, s. 156. (Kitaptan alıntılar bundan sonra sadece sayfa numarasıyla verilecektir.)
[2] Rita Felski, Edebiyat Ne İşe Yarar?, çev. Emine Ayhan, Metis Yayınları, Kasım 2010, s. 16.
[3] Rita Felski, a.g.e. s. 17.
[4] Rita Felski, a.g.e. s. s.9.
[5] Rita Felski, a.g.e., s. 29.
EDİTÖRÜN NOTU:
Bu yazı, önümüzdeki aylarda yayımlanacak olan, Burcu Şahin’in hazırladığı Ormanın İçinde, Toprak Düzeyinde—Latife Tekin Edebiyatı Üzerine Yazılar adlı derleme için kaleme alınmıştır.