Vladimir Sorokin’in 2006 yılında kaleme aldığı Opriçnik’in Bir Günü adlı romanı genellikle distopik bir satir olarak değerlendirilir. Ancak aradan geçen yirmi yılın ardından, dünyanın farklı coğrafyalarında sağ popülizmin ve aşırı sağ siyasal eğilimlerin güç kazandığı günümüzde, Sorokin’in âdeta yakın geleceği çizdiği tablo artık maalesef distopik değil. Hatta Sorokin’in kurguladığı pek çok uygulamanın bugün rutinleşmiş ve neredeyse tartışılmaz hale gelmiş olması romanın yarattığı rahatsızlığı büsbütün derinleştiriyor.
Yıl 2028’dir. Kutsal Rusya’nın Dirilişi döneminin ardından demokrasinin tasfiyesiyle kurulan yeni çarlık rejimi on altı yıldır sürmektedir. Yeni Rusya’nın büyük ülküsü İsa Mesih’in gerçek dinini, Ortodoks inancı korumaktır çünkü sadece Rusya’da kalmıştır; “çünkü o kokuşmuş Batı’da çoktan unutulup gitmiştir” (s. 205). Öyle ki Yeni Rusya, on altıncı yüzyıla damgasını vuran ve Korkunç İvan olarak bilinen Çar IV. İvan dönemini andıran kurumsal ve yönetsel düzenlemelere dayanarak Opriçnina sistemini yeniden tesis eder. Opriçnina, IV. İvan döneminde geleneksel hukuk ve aristokratik denetim mekanizmalarının dışında tutularak aşırı yetkilerle donatılmış ve doğrudan Çar’a bağlı, astığı astık, kestiği kestik bir kolluk ve cezalandırma aygıtıdır. Geçmişte siyah atlara binerek ve atlarının önüne köpek kafaları asarak dolaşan Opriçnikler gibi modern dönemin Opriçnikleri de önlerine her gün yenilenen köpek kafaları takılı Mers’lerini –yani Mercedeslerini– sürerek mesaiye başlar; diğer deyişle asıp kesmeye. Bu grotesk süreklilik, şiddetin biçim değiştirse de özünde kesintisiz biçimde yeniden üretildiğini hatırlatır.
Yeni Rusya’daki dönüşüm yalnızca yönetim biçimiyle sınırlı değildir. Ülke düşmanlarla çevrilidir. Dünyayla ilişkilerini büyük ölçüde kesmiş Rusya için Avrupa ve genel olarak Batı ahlaksız, yoz ve tehditkâr diye kodlanır; buna karşılık Çin ile pragmatik, ticari bir ittifak kurulmuştur. Burada altını çizmek isterim ki, Rusya yönünü doğuya çevirmiştir; dilde modern Rusya-öncesi geleneksel sözcüklere yönelerek Çin’i Kitay olarak adlandırmıştır ve yeni süper gücün dili olan Çinceyi yabancı dil olarak öğrenmeye başlamıştır. Bu tabloda “karanlık dönem” olarak adlandırılan Sovyetler Birliği’nde ve sonrasında Amerika Birleşik Devletleri ile kurulan gerilimli ve yer yer boyun eğmeye varan ilişkinin, bu kez yeni güç merkezi haline gelmiş Göksel İmparatorluk da denilen Çin ile devam ettiğini anlarız:
Ey atalarım! Rusya’mız şu Çin’in önünde daha ne kadar eğilip bükülmeye devam edecek? Eskiden, lanet olası “Kara Günler”de o pespaye Amerika’nın önünde başımızı eğdiğimiz gibi şimdi de Göksel İmparatorluk karşısında kambura döndük! Olacak şey mi… (s. 178)
Öte yandan Sorokin’in distopik evreninde Rusya’nın Avrupa’ya “ağzının payını vermek” amacıyla doğalgaz boru hatlarını keyfî biçimde açıp kapaması kurmaca değil, günümüz jeopolitiğinde aşina olduğumuz bir güç gösterisidir. Bu yönüyle roman, yalnızca siyasal düzenlemeleri değil, ekonomik araçların ve enerji politikalarının birer cezalandırma ve disiplin mekanizmasına dönüşmesini de öngörmüş olur.
Aynı zamanda, Yeni Rusya, sınırlarına Batı Seddi ve Doğu Seddi örerek dış dünyayla arasına kalın, geçirimsiz ve sembolik bir mesafe koyar. Bu duvarlar bir yandan Rusya’yı dış tehditlerden korurken, diğer yandan içerideki toplumu sürekli bir kuşatma hissiyle disipline eder. Sorokin’in bu hamlesi distopik bir yönetim aracı olarak kurgulanmışsa bile günümüzde Amerika Birleşik Devletleri başta olmak üzere nice “demokrasi” ülkesinin sınırlarını sertleştirdiği, duvarları meşrulaştırdığı ve güvenlik söylemlerinin tavan yaptığı siyasal pratiklerle çarpıcı biçimde örtüşür. Romanın ana kahramanı Yeni Rusya’yı çepeçevre saran düşmanlara hınç doludur:
Düşman çok bak, orası doğru. Rusya kendi gri küllerinden doğar doğmaz, kendine gelir gelmez, bundan on altı sene önce yani, haşmetli efendimiz Nikolay Platanoviç Batı Seddi’ne ilk tuğlayı koyar koymaz ve dahi biz kendimizi her türlü yerli ve yabancı mihraktan soyutlar soyutlamaz bilcümle düşman tayfası bulduğu her delikten, her çatlaktan içeri Colorado böcekleri misali sızmaya başladı. (s. 45)
Yeni Rusya’nın düşmanları sadece dışarıda değildir. Başta entelektüeller ve sanatçılar olmak üzere içi de hain kaynamaktadır ve sadakatsizliklerine karşılık Moskova’nın çeşitli kamusal mekânlarında cellatlar tarafından kırbaçlanarak işkenceye maruz bırakılırlar. Kırbaçlama sahneleri gösterişlidir, zira sıradan halkın bir kısmını sindirirken bir kısmını da coşturmuş olur. Bu yeni sistemin asıl taşıyıcıları Çar’a mutlak sadakatle bağlı, devletin hem güvenlik aygıtı hem de ideolojik muhafızları olan Opriçniklerdir. Roman bir Opriçnik olan Komyaga’nın bir gününü anlatır; daha doğrusu hizmetlerini.
Komyaga’nın gündelik rutini, devlet düşmanlarının evlerini basmak, onlara işkence yapmak, tecavüz etmek, infazlara katılmak, rüşvet yemek gibi eylemlerden oluşur. Mersini sürerken yakaladığı aralarda Diriliş gazetesi okur, tele-radyoda “Rus şiiriyle bir dakika” programında “Bir balta ucu, keskince / Kesikten kanı akmış” (s. 152) gibi mısraları dinleyerek keyiflenir. Gün içinde kiliseye gider, dini ritüellere katılır, vatan ve Çar adına yaptığı fedakârlıklarla coşar. Akşamları ise meslektaşlarıyla birlikte uyuşturucu, seks ve kolektif şiddet pratiklerinin iç içe geçtiği ritüellere dahil olur. Tüm bunlar anlatılırken Komyaga’nın ahlaki bir tereddüt yaşadığına tanık olmayız. Şiddet ve haz pratikleri, kutsallığı, sadakati ve geleneği sürdürmek adına gereklidir. Aynı zamanda gelenek ve teknoloji arasında da herhangi bir çatışma yoktur; aksine hepsi aynı düzenin tamamlayıcı parçalarıdır ve birbirlerini beslemek için var olurlar.
Sorokin’in dünyasında hukukun askıya alınması ya da şiddetin keyfiliği herkes tarafından doğal kabul edilmiştir. Hukuk sınır çizen bir mekanizma değil, tamamen iktidarın keyfini uygulama aracıdır artık. Ceza da belirli bir suçun karşılığı olmaktan çıkar. Önleyici, ibretlik ve seyirlik bir pratiğe dönüşür. Bu evrende sadakat her türlü etik sorgulamanın önüne geçtiği gibi gelenek, din ve milliyetçilik şiddeti sınırlayan değil meşrulaştıran araçlara dönüşür. Böylece ahlaki parçalanma ve hıyanet ortadan kaldırılmış olur ve yerine yekpare, karanlık bir bütünlük geçer.
Opriçnik’in eylemleri, Hannah Arendt’in kötülüğün sıradanlığı kavramını daha karanlık bir noktaya taşıyor diyebiliriz. Kötülük burada sıradan olmanın ötesinde aynı zamanda coşkuludur. Karakterlerin yaptığı kötülükler onlara bir aidiyet duygusu ve hatta devlet aşkına hizmet hissi verir.
Romanın Rusya’ya özgü bir alegori olarak okunması da bu yüzden yetersiz, hatta yanlış olacaktır. Sorokin’in hedefinde belirli bir coğrafya ya da kültürden ziyade, çağdaş iktidarın işleyiş mantığı olduğunu düşünüyorum. Olağanüstü hal rejimleri, güvenlik söylemleri, kutuplaşma pratikleri ve sadakat temelli yurttaşlık anlayışı bugün birkaç ülkeyle sınırlı değil. Küresel düzlemde farklı biçimlerde ve farklı gerekçelerle benzer yönetim pratiklerine her geçen gün daha fazla maruz kalıyoruz. Nitekim Epstein davasının ABD’de ve dünyada yarattığı sarsıntı, Sorokin’in kurguladığı dünyadan çok da uzak olmayan bir gerçeği ifşa etti: Hukuk herkese aynı işlemez. Siyasal ve ekonomik elitlerin fiili bir dokunulmazlık alanına sahip olduğunu, hukukun bazı bedenler ve suçlar karşısında askıya alınabildiğini bir kez daha görmüş olduk. Bana kalırsa Opriçnik’in Bir Günü ülke sınırlarını aşan tanıdıklığıyla son derece rahatsız edici.
Sorokin’in sunduğu dünya şimdinin abartılmış bir aynasıdır diyebiliriz. Yani Sorokin’in, distopyanın alışıldık işlevini tersine çevirip “böyle olmasın” demek yerine “zaten böyle” demeye çalıştığını söyleyebiliriz. Bu nedenle Opriçnik, distopik bir uyarıdan ziyade çağdaş devlet yönetimlerinde giderek yaygınlaşan iktidar mantığının edebi teşhiri şeklinde okunmalı. Romanı okurken benim hissettiğim korkudan çok tanıdıklık hali oldu. Bu yüzden romanı çok rahatsız edici fakat aynı zamanda çok başarılı buldum.