Katliamın ortasında bize bakan köpeklerin müjdeleri:
“Bir kez sevilen hiçbir şey ölmez”
“Goya’nın köpeği kuma yarı gömülü, başı yukarı, boş bir göğe bakıyordu; o bakışı karşılayacak kimse yoktu resimde. Şehrin Köpeklerine Müjdeler, işte o karşılıksız bakışa bir göz, o gömülü gövdeye bir el uzatıyor.”
Francisco de Goya, Yarı Gömülü Köpek (Perro semihundido), Kara Resimler dizisinden, yak. 1820-1823, sıvadan tuvale aktarılmış yağlıboya, 131,5 x 79,3 cm, Museo del Prado, Madrid. (ayrıntı)
Ahmet Birsen’in romanının kapağında Goya’nın bir resmi var: “Yarı Gömülü Köpek”. İspanyolca adı Perro semihundido, köpeğin bir şeye yarı yarıya gömülü durduğunu söyler, batmakta olduğunu değil; bir süreci değil, olmuş bitmiş bir hali, tek bir ânı tarif eder. Prado’nun İngilizce kataloğu ise aynı resmi The Drowning Dog (Boğulan Köpek) diye adlandırır. Bu küçük ad farkı, resmin çözülememiş sırrının kendisidir aslında; köpek suya mı gömülüyor, toprağa mı, yoksa hiçbir yere mi... Adın kendisi bile ne olduğuna karar veremez. Goya bu resmi, 1819’da Madrid dışında satın aldığı evin, Quinta del Sordo’nun duvarlarına doğrudan çizdi; yalnız, sağır ve hasta geçen son yıllarında, 1820 ile 1823 arasında yaptığı ve sonradan “Kara Resimler” diye anılan on dört duvar resminden biridir. Uçsuz bucaksız bir boşlukta, sarımsı bir eğimin ardında yalnızca bir köpeğin başı görünür; gövdesi bir şeye gömülmüştür; kuma mı, toprağa mı, belli değildir; başı yukarıya, bomboş bir göğe döner. Köpek boğuluyor mu, bir şey mi bekliyor, görünmeyen bir efendiye mi bakıyor, bilemeyiz. Şehrin Köpeklerine Müjdeler için bundan daha doğru bir kapak resmi düşünülemezdi; çünkü roman da o boşluğa bakan başa, o suskun bakışa bir ses vermeye çalışır.
Biri şehir köpeklerini anlatmaya kalksa, onları hangi dilde anlatabilir? Hayırsızada’dan bugüne köpeklerin yaşamının ve ölümünün arşivleriyle, o arşivlerin sildiğini geri yazmaya çalışan karşı-arşivlerle uğraşan biri, aynı zamanda hayvanların hakkını savunan bir okur olarak bu soru benim de yıllardır peşimi bırakmıyor. Türkiye’de sokak köpeklerine ilişkin bugüne dek tutulmuş kayıtlar yarım yamalak, üstelik onları yerinden edenlerin, sayanların, katline ferman çıkaranların dilinde tutulmuştur. Elimizde Şehremaneti kararları, gazete haberleri, seyyah anıları, envantere dönüşmemiş ve iktidarın üzerinde tepindiği, uydurulmuş birtakım rakamlar var; ölen köpeklerden tek birinin adı yok. 1910 yılında Sivriada’da olup bitenin tanığı da yok; çünkü tanık olabilecek herkes orada, o kayalıkta öldü. Susmak kırımı ikinci kez tamamlıyor; sessizlik köpekleri de, bizi de failin dilinde, öldürmenin kipinde hapsediyor. Akademik yazı ve düşünce rejimlerinin pek mahir olduğu yazı protokollerinde olduğu gibi, arşivin verdiğiyle yetinmekse onu yapanların diliyle konuşmak. Birsen bu ikisinin arasından geçen ince bir yol buluyor; boşluğu kurmacayla dolduruyor ama örtmüyor; sözü arşivin sildiği tarafa, köpeklere veriyor. Anlatıcısı bir köpektir, daha doğrusu bir çokluktur, bir bizdir; yangınlarda ahaliyi uyandıran, sürgünden dönmeyi bilen, yirmi beş asırdır aynı felaketleri sırtında taşıyan bir şehir köpekleri topluluğu.
Şehrin köpeklerine Müjdeler
Sel Yayıncılık
Haziran 2026
120 s.
Şehrin Köpeklerine Müjdeler daha ilk sayfasında insanı sarsan bir jestle açılıyor. Anlattığı olayın tarihsel bir adı var: 1910 Hayırsızada Vakası. İkinci Meşrutiyet’in ilanından iki yıl sonra, İttihat ve Terakki iktidardayken, Batının gözüne bakıp kendinden utanan bir şehrin en görünür utançlarından biriydi sokak köpekleri. Paris’te, Londra’da, Berlin’de yoktular; İstanbul’da ise her mahallenin kendi sürüsü vardı. O yaz Şehremaneti bir karar aldı. Af vaadiyle salıverilen mahkûmlar uzun saplı ağlarla sokaklara dağıldı; köpekler kafesli arabalara yığıldı; altta kalanlar daha yola çıkmadan havasızlıktan öldü. Sağ kalanlar mavnalarla Sivriada’ya; susuz, gölgesiz, yiyeceksiz bir kayalığa taşındı. Aylarca, rüzgâr uygun estiğinde adadan gelen uluma sesleri şehirden duyuldu; sonra o sesler de kesildi. Aynı yıl İstanbul’da deprem oldu ve şehir bunu bir ceza olarak okudu.
Köpeklere reva görülenin ardından felaketlerin ardı arkasının kesilmeyeceği korkusu, sürgün yoluyla öldürmenin dehşetiyle birleşiyor. Tıpkı, köpekler giderse imparatorluğun yıkılacağı korkusu gibi. Ama roman bu inanışları düzeltmeye, gerçeğin karşısına dikmeye kalkmıyor; onları oldukları gibi alıyor. Hakikat bu tahayyüllerin doğru olup olmamasıyla değil, ne yapabildikleriyle, görünür kılıp gizledikleriyle ilgili bir mesele. Söz konusu olan hayvanlar olduğunda, resmî kaydın soğuk dili çoktan çekilmiştir ortadan; geriye kalan tam da bu duygulanımlardır; bir kentin köpeklerine dair beslediği korku, suçluluk, sevgi, uğursuzluk sezgisi. Bir depremi köpeklerin cezası olarak okuyan zihin, aslında onların ölümünü evreni sarsacak kadar önemli bir şey olarak duyumsuyordur; bu da hukukun asla tanımadığı bir tanımadır. İnanışın yanlışlığı, taşıdığı duygunun ağırlığını hafifletmez.
Roman bu olayı anlatıyor; ama anlatmakla kalmıyor. Bölümlerinin adlarını Kitab-ı Mukaddes’ten alıyor; üstelik iki ayrı yerinden. “Yaratılış” ile “Mısır’dan Çıkış”, Eski Ahit’in başındadır, bir halkın kökeni ve sürgünüdür; “Anastasis”, yani diriliş Yeni Ahit’e, İsa anlatısının son halkasına aittir. Kitabın adındaki müjde de İncil kelimesinin tam karşılığıdır. Dahası, bu başlıkların sırası bilerek bozulmuştur; en sonda gelmesi gereken diriliş en başa alınmıştır. Kitap açıldığında bir kırım değil, bir diriliş karşılar bizi; ölümü değil, ölümün aşılmasını en öne koyan bu tersleme, anlatıyı en baştan umudun kipine kurar. Paskalya gecesi, Kumkapı sahilinde çıplak bir ceset gözlerini açar; kendini denize atmak için bir kayalığa tırmanmış, Balatlı Kosta adında genç bir bakkal çırağı bu dirilişe tanık olur. Köpekler ise o efendiyi çoktan tanımıştır; nefesinden, anne memesine ve taze ekmeğe benzeyen kokusundan bir efendinin döndüğünü anlarlar; Makriköy’den Bostancı’ya bütün sokakları sevinç havlamalarıyla inletirler.
Bu efendinin bir adı vardır: Babasız Vasil. Bir aziz değildir Vasil. Kıskançlıktan iki dostunu bıçaklamış bir katildir; roman cinayeti hafifletmeden, bütün ağırlığıyla anlatır. Bir tımarhanenin yeraltında altı yıl geçirmiş, kerametini Tanrı’dan değil, Tulumba adlı bir köpekten öğrenmiştir. Köpeklere müjdeler ve öğütler getirir; ilk müjdesi, nefes aldıkları her yerde sevilecekleridir, son insan ölene dek. Boğaz’ı dondurup elli beş bin köpeği karşı kıyıya geçirir; Kızıldeniz’in yarılması burada Boğaz’ın donmasına dönüşür. Sonunda, kurtarmaya gittiği köpekler, açlıktan çıldırmış olanlar onu parçalar. Kurtarıcı bir katildir, mucizeyi bir köpekten öğrenmiştir; kutsal metnin bütün figürleri yerli yerinde durur; yalnızca Tanrı çekilip alınmıştır aradan. Kurtuluş umudu göklerden değil; en kırılgan, en günahkâr, en yeryüzüne ait yerden doğar; bir katilin ağzından çıkmış, kanla lekeli, ama yine de vazgeçilmez bir şeydir.
Tanrı’nın bıraktığı boşluk en çok kuruluş mitinde duyulur. Başlangıçta kurtlar vardır. Çölde ölmek üzere olan iki kurt yavrusu, efendisinden kaçmış bir Mısırlı köleye, çocuğu boğulmuş, memeleri hâlâ sütle dolu Hetepheres’e rastlar. Kadın sütünü verir onlara, kurtlar da ona taşlarla örtülü gizli kuyuyu gösterir. Köpek türü bu karşılıklı kurtarıştan doğar; romanın güzel deyişiyle, köpek bir cisim olarak var olmadan önce bir duygu olarak doğmuştur. Türü var eden şey bir soy, bir sınıflandırma, bir mülkiyet değil, iki savunmasız canlının birbirinde uyandırdığı şefkattir. Sahne, “Yaratılış”taki Hacer ile İsmail’i anımsatır ama tersine çevrilmiş halde; orada susuz çölde kuyuyu köleye Tanrı gösterirken, burada Tanrı yoktur; kuyuyu iki kurt yavrusu bulur, kurtaranla kurtarılan aynı kişi olur. Ahit de artık Tanrı’yla insan arasında değil, hayvanla insan arasında kurulur; köpek koruyacak, ihanet etmeyecek, insan öldürmeyecek, sürmeyecek, yemeyecek, eziyet etmeyecektir. Ama sözleşmenin son maddesi tek yanlı bir sadakat ister; insan ahdini bozsa bile köpek ahdinden dönmeyecektir. Ahit fikri hayvanı bir merhamet nesnesi olmaktan çıkarıp bir taraf yapar; sonra o tarafı yapayalnız bırakır. Köpeğin sadakati burada bir zaaf değil, insanın çoktan terk ettiği bir geleceğe tutunmanın adıdır.
Kitabın en soğuk sahnesiyse İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin komite toplantısıdır; ölümü mümkün kılan şeyin nefret değil, duygusuzluk olduğu orada görünür olur. İttihatçılar bir karikatürdeki cisimlerin nur mu, şeftali mi olduğunu yarım saat tartışır; ardından öldürülecek gazetecilerin listesine son biçimi verilir; sekizinci kahveler gelirken de gündemin son maddesine, köpeklere sıra gelir. Kararı doğuran şey nefret bile değildir; ordu bu işte kullanılamaz, zabıta yetersizdir. Kılıçtan geçirme önerisi gündeme gelir, reddedilir; gerekçe merhamet değil, halkın ayaklanma korkusu ve köpekler giderse imparatorluğun da yıkılacağına duyulan inançtır. En pratik çözüm, af karşılığında mahkûmları kullanmaktır. Bir taşla birçok kuş. Toplantı dağıldığında herkes yorgun ve hoşnuttur. Aynı toplantıdan çıkan Mustafa Necip, bir meyhanenin önündeki köpeğe bakıp çocukluğunun köpeğini hatırlar, gözleri buğulanır; “zavallı çocuk” der içinden, sonra imzayı atar. Roman boyunca sevgi bir kez bile öldürmenin önüne geçmez; kişisel, geçici bir duygulanım, kurumsallaşmış duygusuzluğun karşısında tek başına güçsüzdür. Birsen’in ustalığı, bu kararı canavarlaştırmadan, tam da sıradanlığı içinde anlatabilmesindedir. Şiddet burada bir taşkınlık ânı değil, günlük bir hava gibi her yere sinmiş, duygudan arındırılmış bir süreklilik halidir.
O sürekliliği başka hayatların içinden de duyarız. Bir yanda köpekler vardır, öte yanda Mösyö Pontos’un tımarhanesinin yeraltında kat kat sınıflandırılmış deliler, devrimciler, eşcinseller, mürteciler; rejim değiştikçe koğuşun sakinleri değişir ama sınıflandıran zihin hep aynı kalır. Bir yanda 1910 durur, öte yanda beş yıl sonra kayıp oğlunu ararken Harput yolunda taşlanarak öldürülecek olan Mayranuş Hanım. Yetenekli bir aşçıdır Mayranuş Hanım; Tercüman Çıkmazı’nda kapısının önüne ölmeye bırakılmış uyuz üç yavruyu evine alır, en taze yemeklerle besler; efendimize de oğlu Artin’in fotoğraflarını gösterir. Mıhitaryan Mektebi’nden Avrupa’ya giden, orada anarşist olan, sonra yoksulun hakkını savunmak için Anadolu’ya gidip bir daha haber alınamayan oğlundan hâlâ bir mektup beklemektedir. Roman köpeklerin sürgünüyle bu annenin kaybını aynı temizleme mantığının iki yüzü olarak yan yana koyar; ama birini ötekine indirgemeden, her acının kendi ağırlığıyla durmasına izin vererek. İnce ve tehlikeli bir denge burası; roman bunu şaşırtıcı bir olgunlukla tutar.
Şiddetin karşısına roman merhameti değil, direnişi koyar. Sürgün gecesi ahali köpekleri evlere doldurur; Cevheri Kadın kaynar suyla mahkûmları haşlar; Çarşambalı Behice Hanım, köpeklerini vermezlerse mahalleyi ateşe vermekle tehdit eder. İki yüz elli gözaltı, on dokuz ölü. Şehremini geri adım atar; beş bin köpek yalnızca bu direniş sayesinde kurtulur. Bir mahalleyi kaynar suyla, ateş tehdidiyle sokağa döken şey bir hesap değil, köpekleriyle kurdukları bağın taşmasıdır; komite masasında güçsüz kalan sevgi, sokakta kolektifleştiğinde bir geleceği fiilen değiştirebiliyor. Devlet o gün, işte bu taşan bağdan çekindiği için öldürmeye cesaret edemez.
Romanın zamanla oynadığı oyun da kendine özgü. Kişiler sahneye çıkar çıkmaz ölümleri haber verilir; Mayranuş Hanım daha ilk cümlesinde, beş yıl sonra Harput yolunda öldürüleceğinden habersiz olarak tanıtılır, Kosta’nın bütün ömrü daha ilk sayfalarda önümüze serilir. Merak ortadan kalkar, yerini bir kaçınılmazlık duygusu alır; kitaba ağıt benzeri bir ağırlık veren bir duygu. Ama bu ölüm zamanının yanında başka bir zaman daha akar. Konstantinopolis’in köpekleri daima geri döner; on altı sürgün ve on altı dönüş; her sürgünün ardından bir deprem, bir yangın, bir veba. Anlatıcı Dóro’nun kendisi hiç ölmez; yüz on dört yıl yaşar; Bağdat’tan Sibirya’ya, Moskova’dan Paris’e savrulur; 2024’te İstanbul’a döner. Bu döngü, ölümün kaçınılmazlığına verilen bir yanıt gibi; her kırım gerçek, ama hiçbiri son değildir. Roman kaybı hafifletmez ama onu tek gelecek olmaktan çıkarır.
Kitabın adı bir vaat taşıyor ve o vaat büyüdükçe, altındaki acı da büyüyor. Efendimiz köpeklere dört değil, üç müjde getirir; dördüncüsünü sonradan Dóro kendi ekler. İlki, nefes aldıkları her yerde sevilecekleridir, son insan ölene dek. İkincisi, bir kez sevilen hiçbir şeyin ölmeyeceği. Üçüncüsü, Konstantinopolis’in köpeklerinin daima geri döneceği; yine dönecek ve yine sevileceklerdir. Dóro’nun eklediği dördüncüsüyse en kırılganı; insandan ve dostluktan umut kesmemek. Bunlar İncil’in, evangelion’un, yani müjdenin diliyle söylenmiş sözler; bir kurtuluş vaadinin köpeklere uzanmış hali. Ama roman bu müjdeleri bir kırımın tam ortasına, sürgün arabalarının ve açlıktan çıldırmış adanın hemen yanına yerleştirir. Sevileceksiniz derken dövülürler; geri döneceksiniz derken adaya sürülürler; ölümü aşacaksınız derken susuzluktan telef olurlar. Müjde ile onun inkârı aynı sayfada nefes alır. Romanı sarsıcı kılan da bu gerilim sanırım; bir vaadi, tam da o vaadin çiğnendiği anda söylemenin ısrarı. Müjde gerçekliği tarif etmez; gerçekliğe rağmen başka bir dünyayı çağırır.
Bu ısrar bugün başka bir ağırlık kazanıyor. Roman 1910’da geçiyor ama okuru bugünden yakalıyor; üstelik Haziran 2024 ile Aralık 2025 arasında, sokak hayvanları yasasının tartışılıp değiştirildiği aylarda yazılmış; gelgelelim metinde bunun tek bir doğrudan izi, ne bir gönderme ne bir ima yok. İze gerek de yok. Efendimizin ilk müjdesi nefes aldıkları her yerde sevilecekleriydi; bugün yürürlükteki yasa, tehlikeli ya da iyileşemez görülen köpeğin öldürülmesini, geri kalanının barınaklara kapatılmasını bir devlet yetkisi olarak tanımlıyor. Nefes almak artık sevilmenin değil, toplanmanın işareti. Üçüncü müjde köpeklerin daima geri döneceğini söylüyordu; bugün barınağa kapatılan köpek geri dönmüyor; sokakların giderek boşaldığını, kimi mahallelerde artık hiç köpek kalmadığını fark ediyoruz. 1910’da devlet doğrudan öldürmeye cesaret edememiş, halkın ayaklanmasından ve köpekler giderse imparatorluğun yıkılacağı inancından korkarak adayı seçmişti. O tereddüdü yaratan şey bir hurafenin taşıdığı duygu yüküydü; köpeklerin ölümünün evreni sarsacağına dair kolektif bir sezgi. Bugün o sezgi zayıfladıkça tereddüt de kalktı; öldürme artık saklanan değil, bir kanun maddesiyle meşrulaştırılan bir şey. İmparatorluğun cesaret edemediğini, bugünün devleti bir yasa eliyle yapabiliyor. Romanın müjdeleri bu yüzden hem avutuyor hem yaralıyor; söyledikleri her şey bugün tersyüz edilmiş halde karşımızda. Yine de aynı roman, o tersyüz edilmiş vaadi bir kez daha söyleyerek, mümkün olan başka bir kentin hayalini diri tutuyor.
Bir hayvana kurmacada söz vermek onu gerçekten konuşturmaz elbette. Ama Birsen’in yaptığı ne hayvana bir insan sesi giydirmek ne de onun bakışını asla erişemeyeceğimiz kutsal bir sır olarak yüceltmektir. Köpeğin gördüğünü, kokladığını, sürgün gecesi hissettiğini sanki bilebilirmişiz gibi yazar; o sankinin bütün riskini, hatta haddini üstlenerek. Bu bir naiflik değil, bilinçli bir karardır; arşivin sustuğu yerde susmayı reddetmek. Resmî kayıt, köpeği yalnızca bir sayı, bir gümrük kalemi, bir olay yeri olarak tanır; Birsen ise bilinemeyeni bilinebilirmiş gibi kaydeder; çünkü hiç kaydetmemenin alternatifi, kırımı ikinci kez tamamlamaktır. Karşı-arşiv de böyle bir şey; hayvanın tecrübesini bir fetiş yapmadan, ama onu konuşulamaz olanın karanlığına da terk etmeden, o boşluğa cesaretle girmek.
Frankeştayn Kitabevinde söyleşide.
Belki de romanın bir yanı sürekli bir bakışa dönüp duruyor. Komite masasında köpeğe bakan yoktur; o yalnızca bir gündem maddesidir. Mustafa Necip meyhane önündeki köpeğe bakar ama görmez; ağlar ve imzalar. Katliam, en derininde, bakmamaktır; bir canlıyı bir sayıya, bir fazlalığa, bakılmaya değmez bir şeye çevirmek. Goya’nın köpeği de bakar; başını kaldırıp boş göğe çevirir; ama resimde o bakışı karşılayan hiçbir göz yoktur. Bir hayvana özne olarak bakmak, onun bakışını karşılamaksa bambaşka bir şeydir. Romanın tevazusu da, kuvveti de burada birleşiyor. Birsen köpeğe konuşmayı öğretmiyor; onu kurtarıcı bir sembole de çevirmiyor; yalnızca o karşılıksız bakışı karşılamayı, köpeklerle kurulan o eski sözleşmeyi hatırlamayı deniyor. Ahit tek yanlı kalmış olabilir, insan ahdini çoktan bozmuş olabilir ama roman ahde vefayı köpeklerin tarafında canlı tutuyor; insanla hayvanın birbirini gördüğü, birbirine baktığı bir dünyanın hâlâ mümkün olduğunu hatırlatıyor. Sokaktaki köpeğe bir tehdit, bir vaka, bir istatistik olarak değil de; gören, hisseden, karşılık veren bir canlı olarak bakmak, katliamın mantığını sessizce bozar. Yaşamı savunmak, belki de önce o bakışı geri vermekle, onu karşılamakla başlıyor.
Yine de, roman yalnızca bir kayıt tutmuyor. Kumdan, topraktan, enkazın altından, diri diri gömüldükleri yerden çekip çıkaran ellerin de romanı bu. Hayvanların yalnızca yaşamasını değil, iyi yaşamasını savunan insanların; sürgün gecesi köpekleri evlerine dolduranların; bir bedeni yıkıntının altından çeken, bir yarayı saran, bir bakışı karşılayan gözlerin... Goya’nın köpeği kuma yarı gömülü, başı yukarı, boş bir göğe bakıyordu; o bakışı karşılayacak kimse yoktu resimde. Şehrin Köpeklerine Müjdeler, işte o karşılıksız bakışa bir göz, o gömülü gövdeye bir el uzatıyor. Geriye bir dilekçe değil; tam da adı gibi, bir müjde kalıyor; bir yenilgi tutanağı değil, o uzanan elin, o karşılaşan bakışın hâlâ mümkün olduğunun haberi.
Önceki Yazı
Haftanın vitrini – 31
Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Amirbar / Belgrad Günlüğü / Cehennem Sıcakları için Talimatlar / Diye Diye / Geri Dönemezsin / Her Biri Hâlâ Burada / İnsanlar / Küçük Erdemler / Nörokabileler / Rex