Mitos, Logos, Vico ve sonra…
“İnsanlar ancak kendi yaptıklarını bilebilirler. Bu söz, Vico’nun temel önermesidir: Bilmek yapmaktır, hakikat inşa edilendir. Platon’un Devlet’inden kovduğu şairi, ressamı, sanatçıyı, düşünmenin ve bilimin alanına yeniden çağırır Vico.”
Benim burada anlatacağım “derdim”, insan yaratıcılığının kanatlarındaki ilk derin kırılmaya dair. Başka deyişle, şiirle akıl arasındaki ilk çatlak üzerine. Bu çatlağa 2500 yıl boyu “Logos-Mitos Davası” denegeldi. Davayı Platon açmıştı; Homeros’a ve bütün şairlere karşı. Bugün bile şiirin ve felsefenin dünyasında yaşayan hiç kimse bu davadan vazgeçiş özgürlüğüne sahip değildir. [*]
Platon’un şaire uygun gördüğü ceza apaçık: Tasarladığı ‘ideal Devlet’ten kovmak:
“Söyle Glaukon,” diyordu çırağına; “Homeros hayranlarına rastlayınca ne yapacaksın? Sana diyecekler ki: ‘İnsanları yetiştirmek için Homeros’un öğütlerine uymalıyız.’ Bu sözlere karşı sen ne diyeceksin?” Çırağına şu öğüdü vermişti:
Bu adamları saygıyla selamlarsın, sevgiyle kucaklarsın ve “Bence de Homeros şairlerin en büyüğü, bütün şairlerin başıdır,” (dedikten sonra), “ama” dersin; “bizim devletimize Tanrıları ve iyi insanları öven şiirlerden başkasını sokmayacağımızı unutmayın!” (607a)[1]
Bu söz bir kez söylenmiş değil; başka birçok kitabında durmadan vurgulanan, “şairi devletten kovmak” Platon’un takıntısı olmuştur. (Keşke yalnızca onun takıntısı olaydı!) Şairin suçu, Platon’a göre, tanrıları ve bazı büyük insanları, örneğin Agamemnon’u kötü göstermek! Platon ki, felsefeye dair her meselenin ilk sistemli sözcüsü, kurucusudur. Batı uygarlığının akılcı tasarımı ona aittir. Alfred North Whitehead’ın meşhur deyişiyle, “Avrupa felsefe geleneğinin en sağlam karakteri, Platon’a (düşülmüş) bir dizi dipnottan ibaret olmasıdır”.[2] Karl Popper ise buna küçük bir şerh düşmüştü: “Evet, Batı ya Platoncu ya da karşıtıdır; ama nadiren karşıtı.”
Bu yazının ikinci bölümünde, Platon’a karşı çıkmayı göze alan o nadir filozoflardan ilkini, Giambattista Vico’yu anacağım. Batıda tarih-biliminin kurucusu sayılan Vico söz konusu davayı yeniden açmış, şiirin ve şairin kurucu tarihsel rolünü temelden sorgulamıştır. Platon’la yüzleşmeden yapılamayacak bu tarihsel karşılaşmayı zaman yettiği oranda betimlemek buradaki asıl niyetim.
Şimdi başa dönelim. (Ama Wittgenstein’ın sözünü unutmadan: “Başlangıcı bulmak çok zor. Ya da daha doğrusu: Başlangıçtan başlamak zor. Ve daha da zor; geriye gitmeye çalışmamak.”)[3]
Şairle filozof arasındaki ilk çekişme, “hakikat”in temsiline dair yaşanır. Atina’ya yazının girdiği dönemden, İÖ 7. yüzyıldan sonra sözlü kültürle yazılı kültür arasında başlayan epistemolojik kopuş kaçınılmaz olmuştur. Sese, ölçüye, ritme, müziğe ve geleneğe ayarlı “söz” karşısında; sessiz ve soğuk yazı dilinin karakter uyuşmazlığı, kopuş nedenlerinden biridir. “Yazı” ile “söz”ün maddesi, ruhu, aklı, yordamı, mantığı, işlevi farklıdır.
Platon’da “söz”ün yazıyla kıyası, Sokrates’in Phaidros’ta andığı, Mısır tanrısı Theuth ile Kral Thamos arasındaki konuşmada geçer. Diyalog uzun ama Sokrates’in son cümlesi yeterli: “Yazılmış sözlerin, yazılı olan şeyleri zaten bilen kişi için birer anımsatma olmaktan fazlasını yapacağını düşünen kişi aptaldır.”[4] Platon’a göre, yazı hatırlatan araç, “söz” ise kalıcı hafızanın kendisidir. Peki ama, sorun sadece rüzgârda uçuşan “kanatlı kelimeler” ile papirüse hapsolmuş harfler arasındaki maddi uyuşmazlık mıydı? Sorun bununla sınırlı kalabilir miydi?Platon’un yazıya dair kaygıları çoktan anlamsız kaldı. Her şey artık yazıya muhtaç; ama şair ile Platon’un, felsefeyle şiirin arası binlerce yıldır asla kapanamadı, kapanamazdı.
Bu konuda “Platon’dan önce” neler olmuştu? Mesela, Pisagor’u hayranlıkla dinleyen Tiran Leo, onun şairliğini övünce, “Ben filozofum, şair değilim” demişti. Sadece sayılara saygı duyan Pisagor’un, kendi düşünüş yöntemiyle şiirin yapılış biçimi arasındaki farkı bilmemesi olanaksızdır, kuşkusuz. Ama Herakleitos’un şairlere “cahiller” demesi ve Ksenofon’un “tanrıları kötüleyen sapkınlar” sözüne benzer öfkeli aforizmalarından da anlaşılıyor ki; filozofun şairi rakip, giderek düşman saymasının yazıyla başladığı kesin. Gene de kopuşun temeli Platon’a kadar apaçık değil. Filozoflar da şiirin tekniğinden ve formundan yararlanıyorlar. Örneğin, yeni bulunan ve Empedokles’e ait olduğu belirlenen bir papirüsteki 30 dizeyi okuyan uzman, Oliver Primavesi, “(Empedokles’in) tek bir şiirde (…) mitolojik ve felsefi biçimleri birleştirdiğini ve bunları alegorik işleve başvurarak birbirine bağladığını” görüyor.[5]
Şairi devletinden kovmak fikri sadece Platon’un bir kaprisi olsaydı keşke. Filozofun da bir sınıfı olduğunu unutamayız. Asıl kopuş toplumda, sınıflarda; halkla aristokrasi arasındaydı. Yazıyla tanışmamış, şiirdeki öyküleri teolojik bir mesel olarak benimseyen plepler ile yazıyı bilen aristokrasi arasındaki sınıfsal çekişmenin ilk temsili de bu meselenin içindedir. İşte bir gösterge: Platon için şiir mesleği, sekiz meslek arasında altıncı sırada yer alır. Tabii felsefe baştadır. İkincisi yasaya saygılı bir kral ya da cesur bir komutan; üçüncüsü devlet adamı, iyi bir aile reisi ya da iyi bir tüccar; dördüncüsü beden eğitimcisi, beşincisi kâhindir. Altıncı şair ya da taklitçi sanatçı, yedincisi zanaatkar ya da çiftçi, sekizinci sofist ya da halk avcısı. (Phaedrus 248d–e)[6]
Felsefenin kurucusu Platon, erken yapıtlarından biri olan İon ile başlayarak şiiri, resmi, heykeli ve başka bütün işitsel ve görsel sanat icraatlarının tümünü “taklit” kavramına hapsetmişti. “Taklit gerçeğin zıddıdır ve zıtlıklar asla uzlaşmaz” diyordu. Akılsal yeti, bütün yetiler üzerine egemenliğini kurdukça, mitos ile aynı “söz” kökünden türemiş olan logos’un anlamı değişti. Oysa o zamana kadar birbirinin yerine de kullanılan eşdeş sözcüklerdi bunlar. Platon döneminin üç güncel kavramı: mythos, epos ve logos. Mythos söylenen ya da duyulan söz, öykü, masal anlamlarını taşıyor; epos belli bir düzen ve ölçüye göre söylenen söz, şiir, efsane, ezgi anlamında; logos “kelam” anlamıyla kullanılıyor.[7]
Bu dönemin temel tartışması: “Hakikat sahibi” kimdir; eskilerden gelen şair ya da kâhin mi, yeni belirenlerden filozof ya da tarihçi mi? İlk tarihçilerden Herodot, “Gördüğümü anlatacağım” der.[8] Thukydides ise, belgelere bile kuşkuyla bakar, daha kesin kanıtlar peşindedir.[9]
Önce filozoflar, sonra tarihçiler ve sonra “akıl” ile işini gören bütün disiplinler, aslan yavruları gibi, rahmi pençeleriyle parçalayarak şiirin içinden çıktılar. Başka deyişle, ilk entelektüel devrimin öncüleri, hafıza analarını, ilham perilerini, varoluş köklerini inkâr ederek çıktılar yeryüzüne. Mitos ile logos arasındaki kopuş, bir bakıma genç insanın ebeveynine, çırağın ustasına, halefin selefine dair inkârı, antitezi sayılabilir mi? Ama sonuçlar epey vahim! Çünkü Zeus’un babası Kronos’u bağlayıp attığı o karanlık boşluğa itmesine benziyordu, filozofun şairi kovması. Fark şurada; filozof, şaire Devlet’te kalması için tek seçenek sunuyordu: Düzenin borazanı olarak, aykırı nota çıkarmadan, “filozof kral”a koşulsuz itaat.
Bu duruma “ilk entelektüel devrim” diyenler de vardır, ya da “ilk büyük çatlak” diyenler de. Şu soru havada asılı kaldı: İnsan duyusal, duygusal, zihinsel yeteneğini yitirmemişse; akıl dahil, hangi yetisinden niye vazgeçsin? Aklın otorite arzusu nedendir? Akıl neden kendini mitostaki Zeus’a, ülke yönetimlerinin en zalimi olan “tek adam” rejimlerine, şimdi de bilgiye dair her şeyin danışmanı “yapay zekâ”ya benzetir? Ayrıca, aklın bu kadar saf, masum bir şey olmadığı, felsefe tarihinin başlıca konusu değil midir?
Bir açıklaması şu: Sokrates öncesi filozoflarda, örneğin Anaksagoras ya da Demokritos’ta “görünen-görünmeyen” diyalektiğinin temsili, şairlerin alegori yöntemine benzerdi. Örneğin, “Görünenler, görünmeyenin bir görünümüdür” ya da “Görünen görünmeyenin görünmesine olanak verir” sözü tam da alegorinin bir işlevidir. (“opsis gar tōn adēlōn ta phainomena”) Görünen görünmeyenin elçisidir. Platon şiirin görünürlük yeteneğini kırmak istemişti; kitleleri etkileyen, işte bu görünürlük gücü yüksek söyleyişe karşıydı. Karşıdan da öte, şiirin yarattığı “büyülü” havadan duyduğu korkudur filozoftaki. Platon’un şairi “anayasa düşmanı” sayacak kadar ileri giden sözlerini şimdi burada hatırlamalı: “Eğer insanlar şairlerin söylediği yeni sözleri beğendiğini söylüyorsa, bu durum büyük bir tehlikeye işaret eder. Buradaki yeniden kasıt, müzikteki yeni makamlar gibidir. Bu tür yenilikler de beğenilir. Ancak bunun peşinden gitmek, yani müzikte yeni makamın çıkması korkulacak bir şeydir. Bu durumda her şey tehlikeye girer. Makamın değişmesi demek, anayasanın tehlikeye girmesi demektir.”[10] Uzlaşı tanımıyor Platon.
Metis’in aklı
Peki ama Platon’un andığı şiirlerin kendi bütününde taşıdığı bilgi, görgü, etik, estetik bakış ve bunları sentezleyen bir akıl işlemi yok muydu?
Bu soruya dair yetkin bir yanıt var: Bilginin, bilgeliğin, zekânın, aklın işlevlerinin simgesel tanrıçası Metis’in mitoslardaki dağınık işlerini araştırıp buluşturan iki ünlü mitolog, Marcel Detienne ve J. P. Vernant bu konuya dair şunu duyurdular herkese:
Metis gerçekten de bir zekâ ve düşünce biçimi, bir bilgi edinme yöntemidir; yetenek, zekâ, öngörü, zihin esnekliği, beceriklilik, uyanık dikkat, fırsat duygusudur; edinilmiş deneyimi birleştiren, karmaşık, ancak çok tutarlı bir dizi zihinsel tutum ve entelektüel davranışı içerir. (…) Athena ve Hephaistos’un, Hermes ve Aphrodite’in, Zeus ve Prometheus’un bilgileri, av tuzağı, balık ağı yapımı, sepetçilik, dokumacılık, marangozluk sanatı, gemicilik, denizcilik ustalığı, siyasetçinin sezgisi, hekimin deneyimli bakışı, kurnaz karakter Odysseus’un dolapları, ahtapotun çok-biçimliliği, bilmece ve tahmin bolluğu, sofistlerin retorik ustalığı kadar birbirinden farklı birçok düzlemde yansır.[11]
Bu saptama aslında şiirsel estetiğin de bir ifadesidir; çünkü şiir bilgiyi bildirmez, duyurur ve görünür kılar. Şiirle taşınan, kuşaktan kuşağa, yeni dönüşümlerle aktarılan bu bilgileri ileten şaire Platon, “taklitçi” diyordu: “Mesleklerin hünerlerini kendininmiş gibi taklit ediyorsun.” (İon)
Platon’un etkisi Rönesans çağına kadar sürmüş, bu çağda yeninden keşfedilmiş ve parlatılmıştı. Herkes Platoncu’ydu; biri dışında. Konuşma başında verdiğim sözün yeri burası: Bu bölümde asıl kahramanımız Platon değil, onun akılcılığına iki bin yıl sonra karşı çıkma cesareti gösteren Giambattista Vico.
Giambattista Vico, Platon’un şaire dair eleştirisini şöyle yanıtlıyor:
Şairlerin uydurma şeylerden özel bir haz aldıklarına dair düşünceye hiçbir surette katılmıyorum. Hatta şairlerin de en az filozoflar kadar hakikatin peşinde koşma heveslisi olduklarını söylemeden edemeyeceğim. Gerek şair gerekse filozof, ahlaki vazifeleri öğretir; insan alışkanlıklarını ve davranışlarını betimler; kötülüklerden uzaklaşmayı teşvik eder. Şair, filozofun yavan bir şekilde öğrettiği şeyi keyif aldırarak öğretir. (…) Bir biçimde bizatihi maddi gerçeklikten daha gerçek olan hayal ürünü ya da kurgusal şeyler yaratır.[12]
Vico 1668’de Napoli’de doğdu ve 1744’te orada öldü. Metafizik ve hukuk konularındaki kitapları dışında, üç kez yeniden, yeniden yazarak kendi parasıyla yayımladığı başyapıtı Yeni Bilim’in üçüncü baskısı matbaadan çıktığı günlerde göçüp gitti. Ama ne yaptığını iyi bilen bir insan olarak dünyadan ayrıldığı, ‘otobiyografi’sinden anlaşılıyor. İnsanlık tarihi için yeni bir keşif yaptığına, ilkelerini yazdığına, kendi çağının bilimsel bilgisini içerdiğine (kimilerine göre zamanının ötesinde bir bilgidir bu) inanarak göçtü.[13] [14]
Yaklaşık yüz yıl derin bir sessizliğe hapsoldu Vico ve keşifleri. 1827 yılına kadar kimse ona dair pek bir şey yazmadı. Vico’yu ilk keşfeden, ünlü tarihçi Julien Michelet’dir. Vico hakkında birkaç cümle merakını kışkırtmış, Yeni Bilim’i okuyabilmek için İtalyanca öğrenmişti. Ünlü yapıtı Fransa Tarihi’nin (1827) önsözünde Vico’nun etkisini mitsel bir kata kadar yükseltecekti: “Ben Vico’dan doğdum, o benim Prometheus’um.” Michelet’nin cömert bağlanışının dışında, Montesquieu’den Herder’e, Hegel’den Marx’a, Sorel’den Troçki’ye, James Joyce’dan Edvard Said’e, ırkçı Gobineau’dan komünist Kıvılcımlı’ya kadar, toplumların gelişimi, insan edimlerinin tarihsel anlamı, uygarlığın kurucu yasalarıyla ilgilenen her kim varsa, Vico’dan şu ya da bu oranlarda etkilenmiş oldukları bilinmektedir.
Vico, keşfinin bir öncesi olmadığının bilinciyle, kitabının ilk sayfasına bütün teoriyi görsel biçimde simgeleyen bir resim koyuyor: Bu resmin, “... eserimizin ana fikri hakkında okuyucuya yardım edeceğini umuyoruz. Okuyucu, bu kitabı okurken zihninin arka planında bu resmi tutarak bir canlandırma yapabilecektir” diyor.[15]
Bu resimde neler görülüyor? Gökyüzünde bir üçgen içindeki bir göz (bu göz insanların baştan bu yana inandığı “ilah-tanrı” gözü olmalı). O gözden ışıyan yoğun bir ışık demeti, dünyaya benzer bir kürenin üzerinde, hareketli bir biçimde duran bir kadın figürünün göğsüne düşüyor. Başında iki kanat bulunan bu kadın figürüne yukarıdan gelip çarpan ışık aşağı doğru kırılarak, solda, Dünya küresi hizasında duran bir adam figürünün omuzlarına iniyor. Yuvarlak bir mermer kaide üzerinde heykel gibi duran adam, Batının bildiği ilk şair olan Homeros’u temsil ediyor. Kadın ve Adam’ın çeperini karanlık bulutlar ve gür bir orman çevreliyor. Orta alanda sivil toplum kurumlarını temsil eden, çok sayıda soyut sembollerin figürleri var.[16] Resmin tam ortasına, yeryüzünü gökyüzünden ve ormanı açıklıktan ayıran, köşelerinden biriyle tanrıça figürünü ve doğa küresini destekleyen, üzerinde diğer nesnelerin yanı sıra kehanetler için kullanılan bir lituus’un (kehanet sembolü)[17] bulunduğu bir taş sunak yerleştirilmiş. Resimde karanlık ve ışık, yeryüzü ve gökyüzü, orman ve açıklık, kehanet ve sivil kurumlar, metafizik ve şiir simgesel karşıtlıklar olarak resmediliyor.
Vico tarihsel çağları üçe bölüyor. Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı, İnsanlar Çağı. İlk iki çağ, “vahşet konağı”ndan “yukarı barbarlık” aşamasına, mağaralardan kentlere kadar, doğanın korunaklı kuytularında barınan insanın, doğayla az çok bir bütün gibi yaşadığı şiirsel çağlar. (Hölderlin’in arzuladığı çağlar olmalı bunlar. Tanrılar kaçıp gitmemiştir henüz.) Doğada insancıl hayal gücünün bütün ilhamları mevcuttur. Canlı cansız her varlık bir ruha, bir cana sahip; animist bakışla duyuların, korkuların, arzuların, hayallerin yönettiği ilk iki zaman dilimi. Bu çağda akıl yok mu? Az önce andığım gibi, Metis aklı her duruma dair yaratıcı çareler içeriyor. Ama o çağlarda akıl Platon’daki gibi çalışmıyor. Her şey teolojik şiirlerin içinde; bilgi, düşünce, etik, estetik, ahenk, tarz ve inanç sözcüklerinin toplam hazinesi şiir.
Vico bu çağlar için şu iki aksiyomu sunuyor: İlk çağlar dünyanın çocukluk dönemidir; şair ulusların çağıdır. Çünkü taklitten (imitation) başka bir şey değildir şiir sanatı; zira sanatlar tabiatın taklit edilmesinden başka bir şey değildir. Bu çağlarda “gerekli, faydalı, uygun bütün sanatların ve hatta insanlığın zevkine yönelik sanatların büyük bir kısmının filozoflar ortaya çıkmadan önceki şiirsel asırlarda icat edildiği” tarihsel bir gerçektir.[18]
Üçüncü çağ, İnsanların Çağı. Sınıfların apaçık belirdiği, mücadelesinin keskinleştiği, çatışma ve uzlaşmalarla sivil kurumların ve yasaların oluştuğu İnsanlar Çağı. 12 Levha’lı yasalarıyla örneklenen Roma.
Vico’nun Yeni Bilim’inin selefleri şu yapıtlar: Noum Organum (1620); De Cive (1642). Bu yapıtlar, Vico’nun etkilendiği ama rasyonalist aşırılıklarından endişelendiği “yeni” fikirlerin odağı. Sırayla, “Yeni Araç”-Bacon (tümevarım); “Yeni Vatandaşlık”-Hobbes (“İnsan insanın kurdudur”). Yeni Bilim ise “insan ancak kendi yaptığını bilebilir” diye düşünülerek yazılan ilk modern tarih-bilimi yapıtı.
Vico ile akılcılar arasında temel ayrım şudur: Bacon’ın işlevsel, pratik, kıvrak, faydacı, somut, deneysel ve tümevarımcı yöntemi, yeni çağın en gözde bilim yönteminin temel amacı, yazarının deyimiyle, “Doğaya hükmetmek!” Burjuva çağının şafağında, “aklın doğaya tahakkümü” fikrinin babası Bacon. Bugünden bakınca, doğanın geri dönülmez yıkımlarla yıpranmasının ilk faili olan faydacı aklın ilk sözcülerindendir Bacon.
Vico, doğaya hükmetmek amaçlı aklın, doğa ve toplum için sakıncalarına dikkat çeken ilk filozof olmuştur: Bacon’ı eleştirirken, “Büyük Şansölye”nin tutumu,” diyordu, “bana göre, gücün doruklarını tutanların mükemmeli ve sonsuzu arzulamasından kaynaklanmaktadır. Bacon, bu yüzden, fikri alanda, insan ilişkilerinde egemenlik kurduktan sonra, denize taş döşeyerek, dağları yelkenliyle aşarak, doğanın yasakladığı diğer boş işlerle uğraşarak, Doğa’nın düzenine karşı sonsuz bir serveti hesapsızca harcayan güçlü imparatorlukların hükümdarları gibi hareket etmiştir.”[19] (Bugünü de betimlemiyor mu bu cümleler?) Vico, Yeni Bilim’i Platon’daki “akıl”a karşı yazdığı gibi, burjuva çağının şafağında, aynı akılı her şeyin tek anahtarı sayan Aydınlanmacılara karşı da yazmış denebilir.
“Verum esse ipsum factum!” Bu söz, Vico’nun temel önermesidir. “İnsanlar ancak kendi yaptıklarını bilebilirler.” Bilmek yapmaktır, hakikat inşa edilendir gibi anlamlar içerir. Platon’un ‘Devlet’inden kovduğu şairi, ressamı, sanatçıyı, düşünmenin ve bilimin alanına yeniden çağırır Vico. Şairlerin tarih yapıcı niteliğini, toplumsal birliği (İbn Haldun deyimiyle, asabiyeyi) sağlayan gücünü tanımlar.
Vico’nun kritik kavramlarından biri de “ricorsi-corsi e ricorsi” (“yeniden başa dönüş-geri-dönüş”) kavramıdır. Vico’ya göre tarih düz bir çizgide ilerlemez. Kriz zamanlarında acı çekenler geçmişteki mutlu günlerin duygusuna sığınarak, yenilenme, temizlenme, taze bir başlangıç yapma arzusu duyarlar. (Tıpkı Marx’ın Louis Bonapart’ın 18 Brumaire’i’nin önsözünde yazdığı gibi, değil mi?) Vico’nun “geri dönüşlü barbarlık” kavramı, Hobbes’un Leviathan’ıyla benzeşmiyor mu? İkisinin de “akıl” kavramının fetiş yaşantılarına dair eleştirileri uyuşuyor ama sonuçları farklı görünüyor. Hobbes, “doğal hukuk” kavramının gelişimiyle ilgilenmedi; “kurtluk” yasasının köklerine inmediği gibi, bu kavramı ebedileştirmişti.
Vico için hukuk, toplumu yaratan bir antlaşma aracılığıyla meydana gelir. Basit bir rasyonel oluşum değildir, çünkü hukuk ve toplum aynı gelişme sürecinde oluşur; bir halk, bir ulus, bir doğuş sürecidir bu. Her şey bu süreçte doğar, olgunlaşır. Ve nihayet gün gelir, oluşumlar çürür, geriler, çöker.”[20] (Son cümleyi sanki İbn Haldun yazmış gibi.)
Vico, toplumsal evrimin helezonik döngüselliğini, doğrusal ilerleme fikrinin karşısına koyar.
İnsanlar Çağı’nda “gelişmenin doruğundayken” egemenlerin “akılcılığı” aşırılaşır, “düşünce barbarlığına” saplanır ve dönüşe (barbarie della riflessione) yol açar; düşünceye kaba güç hükmeder. İnsanlar çağının faydacı, çıkarcı, konformist aklı yüzünden birbirine yabancılaşır, toplumsal bağlar çözülür ve ahlaki bir çöküş başlar. Bu noktada toplum bir kaosa sürüklenir ve toplum taze bir başlangıç yapmak üzere yeniden en başa, ilk evreye (Tanrılar Çağı’na) geri dönmeye uğraşır.
Vico’nun bütün kuramında işleyen kavram Şiirsel Bilgeliktir, Sapienza Poetica.
Peki ama bu ne demektir? Bugün bildiğimizi sandığımız şiirdekinden farkı nedir?
Benedetto Croce’nin Vico’da gördüğü[21] en güçlü yan, insanın ilk çağlarına dair bakışıdır: Eserinin neredeyse tamamını kaplayan barbar toplumdaki şiirsel bilgeliktir. Bacon’a göre bu çağlar karanlık çağlardı; anlaşılmaz buluyor, ilgilenmiyordu. Vico o çağların insan zihniyetini anlamak için mitsel ve etimolojik bilginin temel kaynakları olduğunu düşünerek çalışmıştı. Ona göre şiirsel dil, gerçek toplumsal deneyimleri yansıtan, güvenilir bir tarihsel kaynaktır. Dillerin kökenine dair Vico’nun keşfi, “şiire ve şairin ilkelerine” ikna olmasına dayanmaktaydı.
Croce bu keşfi şöyle yorumluyor: “Estetik, aslında Vico’nun bir keşfi olarak kabul edilebilir. Her ne kadar ad vermemiş, Baumgarten’ın on yıl kadar sonra ona verdiği mutlu başlığı koymamış olsa da.”[22] Vico o zamanlar için oldukça cesur ve devrimci bir yenilik olan bir şiir teorisini işleterek, ilk insanların şair olduğunu görüyor ve, “Benim için asıl anahtar budur” diyordu.
Croce’in şu saptaması bize de çok tanıdık gelecektir:
Antik dünyanın sonunda başlayan, Ortaçağ boyunca devam eden ve Rönesans’a aktarılan didaktik teori hâkimiyetinin sahipleri, şiiri yüce felsefi ve teolojik fikirlerin kitlelere ulaşması için ustaca bir kılıf olarak görüyordu. Bunun yanı sıra şiiri bir saray zevki, seçkinlerin eğlenceli bir dil oyunu olarak gören ve icra edenler de vardı.
Giambattista Vico’nun keskin, huzursuz zihni şöyle bir tablo görmüştü:
Filozoflar metafiziği ve etiği matematiksel bir forma indirgemeye çalışırken ve somut sezgiyi hor görürken; didaktik öğütleri halk arasında yaymaya uygun bir edebiyat ve şiir tasarlarken; dillerin yeniden inşasında deneyler yapılırken; sonunda, müzisyen olmadan besteler ve şair olmadan şiirler yazmak mümkündür diye düşünülürken…
İşte bu kopuk ve soğuk atmosferde, şiirin asıl işlevini, gerçek doğasını, sıcak ve canlı bilincini anlamak ve bu yolla tarihin gidişini keşfetmek, Vico tarafından gerçekleştirildi.
Vico’ya göre insan zihninin birincil etkinliğidir şiir; insan, kavramlar oluşturmaya başlamadan önce, fikirsel imgeler oluşturur. Şiir yalnızca zevkin keyfiyle değil, doğal bir zorunluluktan doğar, üretilir. Gereksizlikten ya da sıradanlıktan o kadar uzaktır ki, ondan önce herhangi bir düşünce ortaya çıkamaz. Berrak bir zihinle düşünmeden önce, karışık ve boz-bulanık bir sezgisel algıyla gerçeği kavrar şiir. Sözden önce sestir; konuşmadan daha fazla ezgiye benzer. Kelimelerin metaforik kullanımı “doğal” dediğimiz her şey kadar doğaldır şiir için.
Şiir metafizikten farklıdır. Çünkü metafizik, aklı duyulardan kopararak düşünür; şiir onu duyularla sarar, insana duyusal-zihinsel bütünlüğünü hatırlatır. Metafizik, hayal gücünü daraltır; şiir genişletip güçlendirir. Biri zihni bedenden ayırmaya çalışır; diğeri zihne beden vermekten, ona nefes olmaktan haz alır; dansa, müziğe yöneltir. Şiirin yargıları duygu ve sezgilerden türetip çeşitlenirken, felsefenin ya da metafiziğin yargıları akılsal denklemlerinden oluşur. Düşünce şiirde egemen bir hava yarattığında şiiri soğutur, onu şiir dışı kılar. “Tarihte hiç kimse aynı anda büyük bir şair ve büyük bir metafizikçi olamamıştır.” Duyular olmadan akıl: Şiir olmadan felsefe olmaz. Vico’ya göreyse, şiir olmadan hiçbir medeniyet olamaz.
Şairler ilk çağlara “altın çağ” demişlerdi; gittikçe kötüye gittiğini hissettikleri dünyada daima özlem duydular bu çağa. Avrupa Aydınlanması’nın erken başlangıcında; her şeyin aşırı akılcılaştığı, ticareti, sanayiyi gözeten teknolojinin yeni döneminde; dünyayı fethe çıkan aklın gidiş tarzındaki kötülükleri ilk sezinleyenler Romantik şairlerdi. Bu şairler, kimileri gibi dinsel fikirlerle modern düşünceleri takas etmeden, aklın ve ampirizmin kendinden başka otorite tanımayan, güç arzulu tavrına baş kaldırdılar. Bu şairlerden biri de Hölderlin’di. Onun ütopik tutkusu, Vico’nun betimlediği türdeki “Tanrılar Çağı”na, yani en başa, insanın henüz doğadan yabancılaşmadığı çağa, o altın çağa, şiir çağına geri dönmekti. Hegel’in, Schelling’in oda arkadaşı, Schiller’in gözde çırağı Hölderlin şiirinin kalbinde “kaçıp giden tanrılar” ve “yitik sıla” duygusu vardır. Böyle düşünerek esriyen şair, yaşarken bile bir yitik sayılacaktı. Bu duygu durumu şairlere er geç bulaşacak ve şiir daima ‘ithaka’sını arayan bir yersiz-yurtsuz olacaktı, dünyanın yersiz-yurtsuzları gibi.
Modern çağda şiirin geldiği yeri anlamak için bir yol öneriyor Roland Barthes. “Aynı zaman diliminde doğan (1870 ve 1871) iki edebi gemiyi düşünelim” diyor. Biri “Kaptan Nemo’nun Nautilus’u (Jules Verne).” Çağın bilimiyle donanmış, gözü hedefe kurgulu gidiyor. İkincisi Arthur Rimbaud’nun “Sarhoş Gemi”si. “Bu iki geminin temsili, modern çağın iki farklı bireyinin de temsilidir” diyor Barthes. Nautilus’u burjuva sınıfının soyundan gelme sayıyor. “Doğanın akılla tutsak edilmesi gerektiği inancını taşır bu gemi.” Doğa, bu geminin zihninde bir nesne parçasıdır.
Kaptanı, tayfaları, yolcuları, geçtikleri sular bile sarhoş, inadını bozmadan dalgalara direnen Sarhoş Gemi nedir peki? “Bu gemi, ‘ben’ diye konuşur” diyor Barthes. “Mağara psikanalizinden sıyrılan insan, içbükey halinden dışa doğru bu gemiyle açılır. Hakiki bir açıklıkla dünyayı anlamanın özgün şiirine ulaşır.”[23]
NOTLAR
[1] Platon, Devlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu, M. Ali Cimcoz, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2010. s. 351
[2] Alfred North Whitehead, Süreç ve Gerçeklik: Kozmolojide Bir Deneme, çev. Kevser Çelik, Fol Kitap, 2021, s. 91
[3] Ludwig Wittgenstein, Über Gewißheit, Suhrkamp Verlag, Frankfurt am Main 1970, f. 471
[4] Platon, Phaidros ya da Güzellik Üzerine, çev. Birdal Akar, Bilgesu Yayınları, 2016.
[5] Armand Colin, La Sagesse présocratique, Recherches, 2013, s. 10.
[6] Platon, Phaidros ya da Güzellik Üzerine, Bilgesu Yayınları, 2016. çev. Birdal Akar, s. 49.
[7] Azra Erhat şöyle tanımlar: Mythos, epos ve logos. Kabaca söylersek, mythos söylenen ya da duyulan söz, öykü, masal anlamlarını taşıyor; epos, belli bir düzen ve ölçüye göre söylenen söz, şiir, efsane, ezgi anlamlarını taşıyor; logos’sa insan sözünde dile gelen gerçek, eski karşılığıyla “kelam”. (Aristoteles, Poetika, çev. Samih Rifat, Can Yayınları. – Samih Rifat’ın sunuş yazısında dipnot.)
[8] Herodotos, Herodot Tarihi, çev. Müntekim Ökmen, Remzi Kitabevi, 1991. Girişten.
[9] Thkyudides, Peloponnesos Savaşı, çev. Tanju Gökçöl, Hürriyet Yayınları, 1976.
[10] Platon, Devlet, Eski Yunancadan çeviren: Furkan Akderin, Say yayınları, 2. Basım, 2016, IV. Kitap. 424-c
[11] Marcel Detienne, Jean-Pierre Vernant, Les ruses de l'intelligence: La mètis des Grecs, Flammarion 1974, s. 6
[12] Giambattista Vico, Çağımızın Araştırma Yöntemleri Üzerine, çev. Talip Kabadayı, BilgeSu Yayınları, 2017, s 47.
[13] Autobiografía de Giambattista Vico. ePub r1.0, Titivillus, 05.02.2021.
[14] The Autobiography of Giambattista Vico, çev. Max Harold Fisch, Thomas Goddard Bergin, Cornell University Press, İthaca and London. (PDF)
[15] a.g.e. 108
[16] Fasces, Etrüsk kökenli ve Antik Roma’da sıkça kullanılan, bir balta etrafına deri şeritlerle bağlanmış değnek demetinden oluşan, güç, otorite ve birlik sembolüdür.
[17] Lituus, antik Roma’da çobanların kullandığı ucu kıvrık sopalardan köken alan, din adamları (augurlar) tarafından kullanılan kutsal bir asa ve Roma ordusunda kullanılan kavisli, nefesli bir müzik aleti olarak bilinen, çok yönlü bir semboldür. Tanrısal gücü, kehaneti ve askerî zaferi simgeleyen bu obje Etrüsk kökenli olup, zamanla yönetimsel bir otorite figürüne dönüşmüştür.
[18] Giambattista Vico, Yeni Bilim, çev. Sema Önal, Doğu Batı Yayınları, 2. Basım, Haziran 2021 s. 108
[19] Giambattista Vico, Çağımızın Araştırma Yöntemleri Üzerine, Bilge Su Yayıncılık, 2017. Çev: Talip Kabadayı. S. 11
[20] Giambattista Vico: Keys to the New Science, yay. Haz. Thora Ilin Bayer, Donald Phillip Verene, Cornell University Press, 2009.
[21] Benedetto Croce, The Philosophy of Giambattista Vico, çev. R.G. Collingwood, Macmillan Company New York 1913 (Pdf), s. 44
[22] Baumgarten, Aesthetica’nın önsözünde şöyle diyor: “Yine de, gerekli çalışmalara kendimi öyle bir şekilde adadım ki, şiirden asla tamamen vazgeçmedim; şiiri hem saf zevk için hem de apaçık faydası için çok değerli buldum.” Aydınlanma’nın şiire yaklaşımının en masum özeti.
[23] Roland Barthes, Çağdaş Söylenler, çev. Tahsin Yücel, Metis Yayınları, 1998, s. 73-75
[*] Bu metin, 8-9 Mayıs 2026’da Mersin’de düzenlenen “Estetik Biçim ya da Statükoyu Olumsuzlayan Karşı Bilinç” sempozyumunda sunulmuştur.
Sonraki Yazı
Sema Kaygusuz ile Saf Canavar üzerine:
“Şiirsel yıkıcılık, arzunun ta kendisidir”
“Umut bizim yükümüz artık. İlerleyen bir tarih, bir kurtarıcı, yeni bir düzen, bütün bu bekleyişler insanı itaate mahkûm ediyor. Saf Canavar’daki umut bunun tam karşısında. Yazarken şöyle bir sorudan yola çıktım: Bizi kurtaracağını sandığımız aşkınlık ortadan kalktığında umuda ne olur?”