“John Lennon’un Imagine adlı şarkısı, dinleyiciyi ülkelerin ötesine, sınırların ardına; uluslar, dinler ve hatta mülkiyet gibi kısıtlayıcılardan özgürleşmiş bir dünyaya doğru adeta aşkın bir yolculuğa çıkarır. Lennon bu parçayı yarım yüzyıldan uzun bir süre önce yazmış olsa da ‘ülkelerin olmadığını hayal et’ çağrısı hâlâ erişilmez bir özlem olarak kalmıştır.”
Timaş Yayınları’ndan çıkan, Coğrafyanın Mitleri: Dünyayı Yanlış Anlamanın Sekiz Yolu adlı kitap, okuru yaşlı gezegenimiz hakkında bildiklerimiz veya bildiğimizi sandıklarımız üzerinde tekrar düşünmeye davet ediyor. Bir tür mitler sorgulaması ama bu kez mitler coğrafyayla ilgili.
Yazarı Dr. Paul Richardson, Birmingham Üniversitesi Beşeri Coğrafya bölümü öğretim üyesi. Sınırlar, egemenlik, toprak ve coğrafyalar üzerine araştırmalarıyla tanınıyor. Yazarın uzmanlık alanlarından biri de Rusya. Nitekim Rusya’nın yayılmacılığı meselesi de kitaptaki bölümlerden biri.
Paul Richardson’un eseri, coğrafyanın ve insan ilişkilerinin karmaşık doğasına dair derinlemesine bir analiz yapıyor. Kitap, coğrafyanın yalnızca fiziksel bir alan değil, aynı zamanda sosyal, kültürel ve politik dinamiklerle şekillenen bir yapı olduğunu ortaya koyarak, yaygın benimsenen coğrafi mitleri sorguluyor. Diğer bir deyişle yazar, dünya hakkındaki algılarımızı yeniden ele almayı öneriyor.
Kitap, coğrafyanın yanlış anlaşılmalarını veya yazarın deyimiyle “mitlerini” sekiz ana başlık altında inceliyor. Peki nedir bu mitler?
- Kıtalar Miti
- Sınırlar Miti
- Ulus Miti
- Egemenlik Miti
- Büyümeyi Ölçme (GSYİH) Miti
- Rus Yayılmacılığı Miti
- Çin’in Yeni İpek Yolu Miti
- Afrika’nın Yazgısında Başarısızlık Olduğu Miti
İnsani gelişmişliği maskeleyen büyüme miti
Kitabı okurken, aslında yazarın bahsettiği konu başlıklarında ne kadar yerleşik önyargılarımız olduğunu görüyoruz. Bize anlatılagelen bir hikâye var ve genelde o hikâyenin peşinden gidiyoruz. Bu mesele dünyada kaç kıta olduğundan tutun da ülke sınırlarından Rusya ve Çin konusuna; ulus kavramından ekonomik büyümeye kadar pek çok farklı alanı kapsıyor. Genelde çoğu insanın ortak fikirlere sahip olduğu, fazla tartışma konusu yapılmayan meseleleri, Paul Richardson bu eserinde tartışmaya açıyor. Kitabın bence en keyifli ve ilgi çekici yanı da bu zaten.
Paul Richardson’un Coğrafyanın Mitleri çalışmasında en sarsıcı bölümlerden biri olan "Büyümeyi Ölçme Miti", coğrafya ile ekonominin kesiştiği noktadaki temel bir yanılsamayı ele alıyor. Richardson, modern dünyada ilerlemenin ve başarının tek ölçütü haline gelen "ekonomik büyüme" ya da ekonomi bilimindeki adıyla, Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) insani gelişmişliği nasıl maskelediğini analiz ediyor.
Richardson’a göre, bir ülkenin başarısını sadece GSYH rakamlarına indirgemek, o coğrafyanın içindeki derin eşitsizlikleri görünmez kılar.
Büyüme rakamları neyin üretildiğine bakmaz. Bir bölgede çevre kirliliğini temizlemek için harcanan para da GSYH’yi artırır, ancak bu o bölgenin refahının arttığı anlamına gelmez.
Richardson, büyüme ölçümlerinin Batı tipi bir endüstrileşmeyi "tek doğru yol" olarak dayattığını belirtiyor. Bu model, yerel üretim biçimlerini, takas ekonomilerini veya sürdürülebilir geleneksel yaşam tarzlarını "az gelişmiş" olarak yaftalıyor.
Yazar, ekonomik büyüme mitinin, coğrafyayı sanki sınırsız bir kaynak deposuymuş gibi kurguladığını savunuyor. Richardson, "büyüme" ölçümlerinin ekolojik yıkımı bir "dışsallık" olarak görüp hesaplamalara katmamasını eleştiriyor. Kısacası, modern ekonominin adeta taptığı bir kavrama dönüşen büyüme fenomeni, gelecekteki coğrafi kaynakların bugünden tüketilmesini sağlıyor ve gelecek nesillerin refahından çalıyor.
Bu bölümü, Robert Kennedy’nin, 1968’deki sözüyle noktalıyor yazar:
“GSYH ne zekâmızı, ne cesaretimizi, ne bilgeliğimizi ne de merhametimizi ölçer.”
Rus yayılmacılığı ve Putin meselesi
Paul Richardson’un Coğrafyanın Mitleri kitabında ele aldığı en güncel ve provokatif bölümlerden biri "Rus Yayılmacılığı Miti" (The Myth of Russian Expansionism). Richardson bu bölümde, Batı’nın Rusya’ya bakışını şekillendiren tarihsel ve coğrafi "korku haritalarını" inceliyor.
Yazar, Batı’nın bilinçaltındaki “Rus yayılmacılığı” meselesini analiz ederken, bu konudaki yanlış algılardan söz ediyor ama diğer yandan Rus lider Putin’e de keskin eleştiriler yöneltiyor. Elbette bu satırlar Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasından sonra kaleme alınmış. Tarihi perspektif güncel bilgilerle harmanlanmış kitapta.
Richardson burada Rusya’nın son dönemdeki saldırganlığını meşrulaştırmaktan ziyade, Batı medyasında çok kullanılan, "Rusya’nın amansız, durdurulamaz yayılmacılık" anlatısının nasıl bir coğrafi kurgu olduğunu inceliyor.
Tabii bu konuya gelince, o meşhur “sıcak denizlere inme” meselesine değinmeden olmaz. Kitap, Rusya’nın tüm dış politikasının yüzyıllardır sadece "sıcak denizlere inme" arzusuyla açıklandığı klişesini değiştiriyor bir bakıma.
Richardson’a göre, bu anlatı 19. yüzyılın "Büyük Oyun" (Great Game) döneminden kalma bir miras. Dolayısıyla modern dünyada güç sadece fiziksel limanlara sahip olmaktan değil, finansal ve dijital ağlara eklemlenmekten geçiyor ve Rusya’yı sadece eski tip bir toprak genişletme hırsıyla okumak yetersiz kalıyor.
Yazar, sınırların ve "etki alanlarının" (sphere of influence) nasıl öznel inşa edildiğini gösteriyor okura. Bir tarafın "demokrasinin genişlemesi" olarak gördüğü harita hareketliliği, diğer taraf için "varoluşsal bir tehdit ve coğrafi daralma" olarak algılanıyor.
Richardson’a göre, Rus yayılmacılığı miti, Batı’nın kendi askeri harcamalarını ve ittifaklarını meşrulaştırmak için kullandığı "faydalı bir düşman coğrafyası" yaratma çabası. Yazar, Putin’in politikalarını savunmuyor; ancak bu politikaların "genetik bir yayılma arzusuyla" değil, tarihsel korkular, jeopolitik çıkarlar ve kimlik arayışları gibi çok daha karmaşık nedenlerle şekillendiğini vurguluyor.
Bildiğimiz Coğrafya bize öğretilenlerden mi ibaret?
Richardson’un kitabı, coğrafyanın bir disiplin olarak nasıl daha geniş bir bağlama yerleştirilebileceğini gösterirken, aynı zamanda coğrafi bilginin politik ve ekonomik iktidar yapıları ile olan ilişkisini de derinlemesine inceliyor. Yazar, okuyucusunun yalnızca coğrafi bilgileri değil, aynı zamanda bu bilgilerin nasıl inşa edildiğini de sorgulamasını istiyor.
Bu perspektif, okuyucuya şu soruları sormayı teşvik ediyor:
“Gerçekten de bildiğimiz coğrafya, bize öğretilenlerden mi ibaret? Yoksa bu bilgiler, belirli ideolojilere hizmet eden bir yapı mı oluşturmaktadır?”
Verdiği örnekler, coğrafyanın bireylerin kimlikleri ve toplumsal ilişkileri üzerindeki etkisini göstermesi açısından oldukça etkileyici.
Yazar, bugün sorgulamadan kabul ettiğimiz konuların, zamanla nasıl değişebileceğini şöyle anlatıyor:
Dünyamız her zaman mitlere duyulan derin bir inançla şekillenmiştir. Bir zamanlar, dünyanın düz olduğuna, dünyanın ucunda canavarların yaşadığına ya da kralların ve kraliçelerin tanrılardan türediğine ve ilahi bir hakla hükmettiğine inanılırdı. Bugün bunların yerini, en az o kadar tutkuyla savunulan kıtalar, sınırlar, uluslar, egemenlik ve büyüyen ekonomiler gibi başka inançlar aldı.
Peki bir ülke nedir?
Kitabın en etkileyici konu başlıklarından biri de yazarın Ulus Miti’ni tartıştığı bölüm. Richardson analizine, “Bir Ülke nedir?” sorusuyla başlıyor.
Tahmin edilebileceği gibi bu bölümde, “Ulus Devlet” kavramı sorgulanıyor. Dünyada ve özellikle de Batı ülkelerinde bir yandan Ulus Devlet’ler işlevsizleşirken, diğer yandan milliyetçi akımlar ve partiler güç kazanıyor. Bunun en bariz örneği Avrupa. Avrupa Birliği projesi, özellikle son yarım asırdır, “Ulus Devlet” kavramını önemli ölçüde etkisizleştirdi. AB üyesi devletler, ulusal egemenliğin en önemli iki göstergesi sayılan Para Basma Hakkı ve Sınır Kontrolünden vazgeçti. Schengen Vizesi ile yani tek vize ile bütün üye devletlere seyahat edilebiliyor.
Elbette, bu en temel Ulus Devlet olma vasıflarından vazgeçmek, milliyetçiliği azaltmıyor, aksine kamçıladığını görüyoruz. Yazar, AB projesi örneğinden hareketle, Ulus Devlet kavramı üzerine şunları yazıyor:
Bugün anlaşıldığı şekliyle uluslar ne en baştan belirlenmiştir ne de değişmez bir yazgıya sahiptir. Sürekli tartışma ve inşa halindedirler, sınırları çoğunlukla keyfidir ve bu sınırlar üzerinden topluluklar ve kimlikler taşar. Ulusların doğal, kadim ve köklü olduklarına dair iddiaları büyük ölçüde birer yanılsamadır.
19. yüzyıl imparatorluklar çağıydı ve dünya onların birer birer yıkılışına tanıklık etti. 20. yüzyıl ise Ulus Devletlerin çağı oldu. Bakalım 21. yüzyıl aynı AB projesinde olduğu gibi Ulus Devletleri anlamsızlaştıran projelerle mi sürecek yoksa milliyetçi akımlar, Ulus Devleti geri mi kazanacak?
Yeni bir düzen kurmak mümkün!
Coğrafyanın Mitleri, günümüzde küresel sorunların, göç, iklim değişikliği gibi karmaşık meselelerin coğrafi algılar üzerindeki etkisini anlamak için önemli bir kaynak. Richardson’un eleştirileri, sadece teorik bir tartışma yürütmekle kalmayıp, aynı zamanda okuyucuların kendi coğrafi algılarını yeniden şekillendirmeleri için bir çağrıda bulunuyor.
Sonuç olarak, Paul Richardson’un Coğrafyanın Mitleri: Dünyayı Yanlış Anlamanın Sekiz Yolu adlı eseri, coğrafya üzerinde düşünme biçimimizi dönüştürme potansiyeline sahip bir çalışma. Coğrafi mitlerin ötesine geçerek, samimi bir sorgulama ve eleştiri ruhu ile dolu bir okuma deneyimi sunuyor.
Bu tür kitaplar genelde bilgi doludur, okura bilmediği çok şey öğretir ama biraz sıkıcıdır da. Bilgi bombardımanı bir aşamadan sonra okuru boğabilir. Paul Richardson, akademisyen kimliğine rağmen kitabını bir bilgi yığınına dönüştürmemeyi de başarmış. Bu açıdan okurken sıkılmıyorsunuz. Özellikle kendi seyahatleri, bu gezilerden elde ettiği deneyim, hatta bazı özel fotoğraflarla süslediği sayfaları bir sonraki bölüm için merakı kamçılıyor.
Anlatıyı, yazarın şu çağrısı ile bitirelim.
Bu coğrafya mitlerine dayanarak dünyayı parçalamak yerine, onun zenginliğini, çeşitliliğini ve bağlılığını daha iyi yansıtan bir düzen kurma yolları olmalı.