Elimizde bir silgi olsa hayatımızdan neyi silerdik diye düşünüyorum bazen. Bir vedayı mı, söyleyemeden içimizde kalmış bir cümleyi mi, yoksa bir yüzü mü? Silsek gerçekten hafifler miydik, yoksa o boşluk bizi biz olmaktan çıkarır mıydı? Bilinmez. Çünkü acıyla hatırladığımız şeyler çoğu zaman en çok sevdiklerimizle aynı yerde durur; birini çekip alsan öteki de peşinden gelir. İnsanın en çok kaçtığı anı, bakarsın onu en çok kendi yapan anıdır.
Kayıp Anılar Ekspresi tam da bu sorunun üstüne kuruluyor. Kriz müzakereciliği yapan bir polis, Cha Suhan, gözlerini öteki dünyaya giden bir trende, Samdocheon Ekspresi’nde açıyor; nasıl öldüğünü hatırlamıyor. Ölülerin kırmızı örümcekzambağı çayını içip küçük bir şekerleme yedikten sonra bindiği, anılarını berraklaştırıp hüküm kürsüsüne çıktığı bir tren burası. Ama Suhan bindiğinde işler çoktan sarpa sarmış: Ölülerin anılarıyla beslenen bir kötü ruh trene saldırmış ve Suhan’ın bütün anıları nehrin karanlık sularına saçılmış. Ona iki seçenek sunuluyor: Ya bir ölüm meleği olup başka üç ölünün kayıp anılarını bulacak ve karşılığında kendi geçmişini geri kazanacak; ya da orada, olduğu yerde sonsuza kadar yok olacak. Suhan ikinciyi seçemeyecek kadar hayata bağlı biri; isteksizce de olsa göreve razı oluyor.
Kitaba geçmeden bir parantez açmak istiyorum, çünkü bu roman tek bir kalemin işi değil. Kayıp Anılar Ekspresi’ni iki Güney Koreli yazar, Shim Eunjung ile Choi Hyunyu birlikte yazmış. Ortaklaşa planlanmış bir proje bu; hikâyeyi bölümlere ayırıp aralarında paylaşmışlar. Kitabın sonundaki teşekkür yazılarında, Shim Eunjung başlangıç ve final bölümlerini, yani Mi-ae ile Seunghyun’un aşkını ve Suhan’ın hikâyesinin doruğunu kendisinin yazdığını söylüyor. Shim, romantizmini kahvede ve romanlarda, hayat derslerini filmlerle dizilerde bulan biri olarak tanıtıyor kendini; Choi ise kurgudan dizi senaryosuna uzanan bir yelpazede yazan biri. İki yazarlı bir kitabın kaçınılmaz bir riski var, o da tek bir soluğun tutturulamaması ve bu roman zaman zaman tam da orada tökezliyor. Üç vakanın tonu birbirinden hayli farklı: Mi-ae’nin tekstil fabrikası hikâyesi daha toplumsal ve sert; Suhye’ninki içine kapanık ve melankolik; Dok-go’nunki etik bir ikilemin ağırlığıyla yüklü. Bu çeşitlilik bir yandan zenginlik ama öte yandan, üslubun bir bölümde şiirselleşip bir başkasında düzleştiği yerlerde okurun kurduğu bağ da sarsılıyor.
Suhan’ın yanına neşeli ama biraz başına buyruk rehberi Wonjeong veriliyor. Suhan mantığına, sözünün gücüne güvenen bir adam; Wonjeong ise anıların izini burnuyla, sezgisiyle süren, ölülerin acısına kolayca ağlayan biri. İkisinin çekişmesi kitabın en keyifli yeri ama bu ikili aynı zamanda romanın yöntemini de ele veriyor: Kayıp Anılar Ekspresi yası bir tür dedektiflik işine çeviriyor. Ölen kişinin akıllı saatte beliren etiketleri, kokudan sürülen izler, mekân mekân aranan bir kayıp anı… Suhan bir ölüyü, tıpkı bir vakayı çözer gibi çözüyor. Bu, kitaba sürükleyici bir omurga veriyor, fakat bir bedeli de var: Duygu çoğu zaman keşfedilmeyi bekleyen bir bilgiye dönüşüyor; biz de acıyı yaşamaktan çok, onun cevabını öğreniyoruz.
Suhan’ın peşine düştüğü üç yolcunun her biri hayatının en acı anısını silmek istemiş. Lee Mi-ae gençliğinde kimliğini gizleyip bir tekstil fabrikasında işçilik eden, orada bir aşka tutulan bir kadın; sildiği anının içinde, ihanet sandığı şeyin altından bambaşka bir koruma çıkıyor. Jeong Suhye sokakta çorap satarak tutunmaya çalışan, en yakın arkadaşının ihanetiyle yıkılmış biri; ona bırakılan bir yavru köpeği önce istemiyor ama sonra hayata onun sayesinde dönüyor. Han Dok-go geçmişte bir hastanın ölümüyle kendini yiyip bitirmiş bir doktor; bir lisenin basketbol takımında tanıştığı yetenekli bir çocukla kurduğu dostluk, onu taşıması güç bir kararın eşiğine getiriyor. Dikkat edilirse, üç vakada da aynı hamle yapılıyor: Soğukluk ya da ihanet gibi görünen şeyin altından bir sevgi çıkarılıyor. Bu, romanın en güzel buluşu; silmek istediğimiz anının aslında bizi en çok bağlayan şey olduğunu tek tek gösteriyor. Ama aynı hamlenin üç kez tekrarlanması bir yerden sonra sürprizi de alıp götürüyor. Üçüncü vakaya geldiğinde okur formülü öğrenmiş oluyor: Önce silinmiş bir anı, sonra acı, sonra bir yanlış anlama, en sonunda affeden bir dönüş...

Kitabın en sağlam yanı, kurduğu dünyanın kendi içinde bir mantığı olması. Ölüm meleklerinin amiri Kang-lim bir yerde şöyle diyor: “Fânilerin dünyasında sebepsiz olaylar olabilir ama öteki dünyada olmaz. Öteki dünyada olan her şeyin bir nedeni vardır.” Bana kalırsa, romanların bize iyi gelmesinin sebeplerinden biri de bu. Hayat çoğu zaman “neden” sorumuza sağır; olan olur, kimse hesap vermez. Oysa iyi kurulmuş bir hikâye, hayatın darmadağın ettiği o nedensellik duygusunu bir süreliğine bize geri veriyor; her acının bir yeri, her bağın bir karşılığı olan, kavranabilir bir düzen. Roman bunu adıyla koyuyor ortaya; buna “kader bağı” diyor: Birbirine ilmek ilmek dolanan hayatlar, kötü bir başlangıcın iyi bir bağa dönüşmesi, istemeden kurulan bir bağın da yıkabilmesi...
Son yıllarda çoğumuz bir şeyleri unutmaya; taşıması ağır geleni bir kenara itip yaşamaya devam etmeye çalışıyoruz. Kayıp Anılar Ekspresi tam da o iteklediğimiz şeyin yanına oturuyor ve unutmakla kaybetmenin aynı şey olmadığını fısıldıyor. Ceren Kale’nin akıcı çevirisiyle, o karakter didişmeleri Türkçede de tadını koruyor.