Okuldan eve geç dönmüştüm; sınıfların uğultusu, çocukların soruları ve gün boyu bastırdığım yorgunluk hâlâ üzerimdeydi. Çantamı ayakkabılığın yanına bıraktım. Telefonum yere düştü, evdeki sessizliği daha da belirginleştirdi. Ayakkabılarımı çıkarınca tabanlarımdaki ağrı biraz olsun hafifledi. Aklımda yapmam gereken bir sürü iş vardı. Bir süre salondaki dağınıklığa bakakaldım. Sehpanın üzerinde bardaklar, koltuklara gelişigüzel atılmış kıyafetler, yerde kitaplar... Önce kitaplara yöneldim. En üsttekini elime aldım: Patrick Suskind, Herr Sommer’in Öyküsü. Dün gece okurken uyuyakalmıştım. Aslında epey bir süre olmuştu bu kitabı alalı. Birkaç sayfa okuyup bırakmışım yine.
Pencere aralık kalmış. İçeri serin bir hava doldu, sokaktan ıslak asfalt kokusu geldi. Yağmur çok ince yağıyordu; sesi neredeyse duyulmuyor, sadece hissediliyordu. Birden hikâyedeki o çocuk oldum. Ne yemek yapmak istedim ne de ortalığı toplamak. Fiziksel bir coşkunlukla yaptığım rutin işler birden gözümde büyüdü. Evde şu an kimse olmadığına göre, bu evdeki rolümden de kısa bir süre azat olabilirim. Bir tür hipnoz halinde kitabı okumaya koyuldum. Neredeyse hiç konuşmayan; yağmurda, karda, sıcakta yürümekten vazgeçmeyen Herr Sommer’in hikâyesini.
Her bakımdan acayip bir insan. Bu yüzden mi onu bu kadar merak ettim, bilmiyorum. Bay Sommer ilk bakışta hasta ve tehlikeli biri gibi görünüyor olabilir. İnsanlar ona bakıp sonra yollarına devam ediyor. Oysa hiç durmadan yürüyordu. Bu yürüyüş duygularımı tetikledi. Ve ne zaman tetiklensem, o yöne doğru engel olunamaz bir şekilde koşuyorum. Onu takip ettim. Yüzüne, bacaklarına, ellerine, kıyafetlerine dikkatlice baktım. Elleri iki yanda, vücuduyla birlikte hareket etmiyordu; sanki yalnız bacakları varmış gibi sessizliğini ve hareketsizliğini koruyordu. Gözlerinin altı mor ve biraz da içine çökmüştü. Yürümese onu bir heykele benzetebilirdim. Bu kadar donuk ve hantal bir vücudu başka nasıl nitelendirebilirim? Aslında daha çok bir robot gibiydi. Evet evet, tüm arzularından arınmış, sadece görevini gerçekleştirmek isteyen bir robot.
Onda gizli, aynı zamanda korkunç bir şeyler vardı. Aslında korkunç kelimesi pek de uygun değil. Ne var ki, ondaki bu karanlığı anlatacak doğru kelimeyi şu an bulamadım. Sayfalar ilerledikçe yürüyüşü de bir ayrıntı olmaktan çıktı. Bir zorunluluğa dönüştü. Onun için bir var olma biçimi oldu. Dinlenmek, bir yerde oyalanmak ona göre değil. Yine yakın zamanda okuduğum Frederic Gros’un Yürümenin Felsefesi[*] adlı kitabında altını çizdiğim bir cümle var, o geldi aklıma: “Nereye gidersek gidelim, hoşça kal burası.” Yerleşikliğe, kök salmaya ve kalma fikrine karşı bir duruş, hiçbir yere ait olamama olarak yorumlamıştım bu cümleyi. Bir yerlere varmak için değil; bir yerden, bir şeylerden kurtulmak için yürümek. Dünyaya biraz da uzaktan bakmaktır bu durum bana kalırsa. Varış noktasını çok da önemli görmemek, geçiciliğin bilincine varmaktır. Bir bilgeliğe doğru atılan adımlardır. Bay Sommer yürüyüşüyle belki de şunu söylüyor dünyaya:
“Yürüyorsam her an vedaya hazır olmalıyım. Dünya kalınacak bir yer değil, geçip gidilecek bir yer!”
Keşke ben de onun gibi bir roman kahramanı olabileydim. Üstelik bir insan olmam bile şart değil. Feride’nin içini döktüğü o günlük, Matmazel Noraliya’nın koltuğu, Küçük Prens’in gülü, Jonathan Livingston gibi bir martı, sürüden ayrılıp tek başına bir yolculuğu seçen o penguen, küçük kara bir balık, bir şeftali tohumu ya da güvercin, hatta ve hatta bir böcek olabilirim. Kim ya da ne olduğumun bir önemi yok.
Yaşam gerçekte olduğu gibi mi olurdu o zaman, bilmiyorum. Bay Sommer için ne anlama geliyor; tam olarak öğrenmeme imkân yok. Susuyor çünkü. Yürüyüşlerinin bir var olma çabası olduğu aşikâr. Adımlarının ritminden onu anlamaya çalışıyorum. Dünyaya katılmamanın kibar bir yolunu seçmiş. Emin değilim; bir acıdan mı kaçıyor, yoksa bir korunma refleksi mi sadece? Geçmişiyse, aklından geçen düşünceler gibi, dibi görünmeyen bir göl.
Onu bir yerlerde dururken gören yok. Durmadan yürüyor ama olsun, yine de ona özeniyorum. Hırsın, başarının, işin, paranın, güzelliğin tutsağı bir sürü insanın yaşadığı o büyük şehirlerin tutsaklarından biri olmaktan çok daha iyi. Bazen bu esaretten kurtulmak için çabalıyorum. Elimden bir şey gelmiyor. Belki de emeğin sömürülmesinden, yoksulluktan, acıdan, hastalıklardan, savaşlardan, adaletsizlikten yoruldu. Kaçıyor. Yaşıyormuş gibi yapmaktan; kendine, başkalarına rol kesmekten bıktı.
Evde, sınıfta, eğlencelerde, törenlerde, kalabalıklarda birden nefes alamıyorum ben de, kaçmak istiyorum. Kalbim küt küt atıyor. Sanırsın yerinden çıkacak. Hiçbir yere sığamamayı ben de kime anlatıyorsam... İnsanlardan buz gibi soğumuş olmalı; onun için mi sustu?
Her gün kendini tekrar tekrar anlatmaktan, sorgulanmaktan, nefretten, nezaketsizlikten mi usandı? Herkes bir hesabın peşinde. Ne yaparsa yapsın, memnun edemedi mi kimseyi? Neden yaşıyorum mu dedi acaba?
Ah Herr Sommer!
“Bu dünya adaletsiz, kötü, adi bir kalleşten başka bir şey değil!” (s. 65)
Bazen ben de uzun uzun yürüyorum senin gibi.
Nereye gittiğimi, nereden geldiğimi soruyorlar bana da. Bilmiyorum diyorum. Gülüyorlar. İnsan bilmez mi nereye gittiğini diyorlar. Ben bazen bilmiyorum.
Yoksa en yakınlarınla aranda aşılması çok güç mesafeler mi vardı? Anlaşılamamak zor; seni anlıyorum. Kendi yolunda kaybolmuşsun.
“Neyime gerek böyle bana karşı birleşmiş bir kalabalık? Bana neydi böyle bir dünyadan? (s. 65)
Hep baskı hep üsteleme, hep zaman darlığı, hep gözümün üstüne tuttukları bir saat...
Gerçekten öyle mi Herr Sommer? Sustukların kuru yapraklar gibi yerlere savruldu. Sürüklenerek bir o tarafa, bir bu tarafa dağıldı. Üzerlerine basarak geçenler oldu. Rüzgâr savurdukça bıraktın kendini. Ruhun; sarı, titrek, incecik... Oradan oraya sürüklendi. Saat kaç? Dışarıda ışıklar çoktan yanmış. Ne zaman bitirdim ben öykünü? Ne zaman gördüm seni? En son cam aralıktı, hatırlıyorum. İçeriye yağmurun serinliği dolmuştu ama içimde bir sıkışma vardı. Göle doğru yürüyordun... Hatırlıyorum:
Göl sessizdi. Su neredeyse kıpırtısızdı. Bir noktaya kadar seçebildim. Sonra yalnızca yürüdüğün yön kaldı. Ben durdum; ya sen? Durmadın, yürüdün, değil mi? Sana el salladım. Son sözlerini duydum sanki:
“İkisi birden olmuyordu. Hem dünyadan öç almak hem dünyada kalıp yaşamayı sürdürmek.” (s. 69)
Hoşça kal Bay Sommer!
[*] Frederic Gros, Yürümenin Felsefesi, çev. Albina Ulutaşlı, Kolektif Kitap, İstanbul, 2017, 192 sayfa.