Travesti At üzerine:

Şiir niye yazılır?

Travesti At

ÇAYAN OKUDUCİ

OKB56
Aralık 2025
48 sayfa

15 Ocak 2026

EZGİ ALKAN

Bir ön kabulle başlıyorum ben de yazmaya: Şiir herhalde birinin yazdığı değil, bir yerlerden kendini zorla yazdıran bir şey. Düşüncenin hareketi ve yönü zorunlu olarak yazarın kontrolü dışında kalır gibi geliyor bana hep, hiç şiir yazmadığımdan. Böyle bir fikir koyunca ortaya, şiir kolektif olandan, çağın gerçeklerinden, özellikle de yaşadığımız ortak acılardan koparılmıştır gibi bir şey söylüyorum sanki. Tersine, ne söylediğime bakınca görüyorum; tam da buradan doğuyor şiir. “Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız” dizesinde modernleşme ve şehirleşmenin açık seçik belirmesi gibi… Geçen günlerde OKB56’dan çıkan, Çayan Okuduci’nin Türkçe yayımlanan ikinci şiir kitabı Travesti At önce bunları düşündürdü bana. “Neden güncel bir şairi okuyorum?” ve “Bu şiirler ne anlatıyor?” diye sordum kendi kendime. İkinci ön kabul, okuldan kalan lanet bir huy yüzünden, hayatta olan şairlerin pek azını okumuş olmam; illaki sıraya koyan tarihselci tutum. İlkini geçiyorum da, ikincisi işe yaradı; “Bu şiirler ne anlatıyor?” sorusuyla bu yazıyı yazmaya başladım.

Travesti At’ı bugün okurken iki önemli nokta belirginleşiyor. Öncelikle kitaptaki şiirlerin tamamı 2017 yılından önce yazılmış; olaylı geçen Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinden, 15 Temmuz darbesinden, Suruç patlamasında 33 kişinin hayatını kaybetmesinden, Selahattin Demirtaş’ın tutuklanmasından hemen sonra… Hâlâ genç sayılabilecek bir şairin bilinçli şekilde bu felaketlerin ortasından yazdığına tanık oluyoruz. Yanı sıra, doğduğu yerden varmak istediği yere, ama hâlâ devam eden bir arayışın anlatımını da farkına varıyoruz. Şiirler genellikle bu iki noktadan yükselip birbirine karışan öfke, alay, ama saf bir gerçeklik etrafında birbirine bağlanıyor. İyi ama nedir bu şiirleri başkalarından ayıran? Ne okusam sorarım ben bunu; yine sordum ve kendime verdiğim ilk yanıt, niye yazıldıklarını sezebilişimle ilgiliydi. Yazmanın dünyayı değiştirdiğine nadiren şahitlik ederiz ama yazarak bir şeylere kafa tutmak yine de cezbedicidir. Eğer kalemimizi bir mücadeleden tarafa oynatıyorsak daha da anlamlı, aslında zorunlu hâle gelebilir bu.

Çayan Okuduci

Ne demek istediğimi biraz daha açık anlatayım… “Uğur Kaymaz’lara” ithafıyla açılıyor kitap ve okura onu nerelere götüreceğini baştan söylüyor. Basit bir Google aramasıyla buluyorum: “Uğur Kaymaz’ın öldürülmesi: 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın babası Ahmet Kaymaz ile birlikte 21 Kasım 2004’te Mardin’in Kızıltepe ilçesindeki evlerinin önünde polis tarafından açılan yaylım ateşi sonucu öldürülmesi olayı. Mardin Valiliği’nden yapılan ilk açıklamada iki teröristin çatışma sırasında öldürüldüğü söylendi.” Bir gerçeği başlangıç belliyor da öyle başlıyor; acıya sırtını dönmeyecek, hayatın tatlılıklarını askıya alacak, anlıyorum. Aşağıdaki dizeler “Siz…” şiirinden:

polisin göğsünde bir papaz

hâkimin cübbesinde bir imam

elektriğimizi kestiler

sularımızı içtiler

bacamızı kapattılar

merhaba Tanrım

medeniyet buraya kadar

 

(jiletlerin kahve köşelerinde okeye dönerken

taşlarını seve seve doymadıkları villalarda

büyük kumarbazların grup işlerinden

geleceğimize çobanlar doğarken;

annem otuz yaşında hamile

babam yetmiş yaşında bir dede

ben geçen yıl girdim on dördüme

merhaba Tanrım

elinde koyun mu var)

 

her sokakta yüz hapishane

her içte binlerce cop

 

ayaklarımızı bağladılar

boynumuzu morarttılar

kalçalarımızı ağlattılar

merhaba Tanrım

insan buraya kadar

 

e merhaba Tanrım

elinde okey mi var?

Ay’ın keşfini düşünsek mesela; teleskop teknolojisinin o zamanki yetersizliği nedeniyle biçimini, yüzeyini, ışık-gölge dengesini en doğru şekilde gösterebilmek sanat eğitimi alanlara düşmüştü ilkin. Bilinmeyeni görmek, zaten bilinene başka bir gözle bakmak işi bu. Tarih de hep sonradan yazılmaz mı zaten? Söz, yazı ve nihayetinde metin söz konusu olduğunda da kelimeler ve dil böylesi araçlara dönüşebilir. Şairin amacı tarihçilik etmek olamaz elbette, ama mutlaka tanıklık etmekten bahsetmeliyiz. Örneğin, “Benim politikayla pek ilgim olmasa da, her şair hükümetin gözünde komünisttir. Ben de elimde kameramla gösterilerdeydim; orada olmayı, sürgünün kayıt tutan gözü olmayı istiyordum” diyor Kayıp Kayıp Kayıp filminde Jonas Mekas (Lost Lost Lost, 1976). Savaş nedeniyle ülkesi Litvanya’dan göç edip Amerika’ya gelen, sürgünde geçen yıllarını kamerasına kaydeden şair ve yönetmen. Biyografik, kişisel anılarına dayanan bir filmde söylüyor bunu, savaş karşıtlığını sıkça vurgularken. Sonra da hasret duyduğu ülkesine verebileceği tek şeyin bugün kendinden yarattığı kişi olduğunu söylüyor ve ekliyor; “Sizi gördüm, broşür dağıtan kadınlar”. Çok az kişinin farkına vardığı kadınları görmek onun görevi olmuş; görev yerine getirilmiş… Bu açıdan bakınca, imgelemden doğduğu için, bugünlerde oto-sosyo-biyografi/kurmaca diye çeşitli şekillerde tanımladığımız türün şiirde zaten yerleşik bir anlayış olduğunu söyleyebiliriz sanıyorum. Yeniden Travesti At’a dönersek; 2000’li yılların başında Diyarbakır’dan İstanbul’a göç eden Okuduci’nin de bu bağlamda benzer bir izlek kullandığını görebiliriz. İki memleket ve iki dil için. “Şen Şarkı” şiirinden:

dün bir oğlan

yüzü yüz kere yaralı

(…)

bugün bir kız,

daha on dördünde

kilis’e kuma

(…)

şen şarkılar arasında ölümler ıslatmak istiyorum kalanlara

belki bu kuru sancılar diner

batmaz artık ruhuma

“Başkaağaç” şiirini de böyle düşünüyorum:

yutulan şehirlerin kurutulmuş göllerin

hayatla boyanmış ölülerin

şahitliğinde buldum kendimi

 

sakız ağacının içine saklanmış

korkak şair!

 

çık oradan!

 

geldiğimiz yerleri yaktılar

gitmek istediğimiz yerlerde

hasret ve açlık var

diye

 

defterler defterler ve defterler

kıyamet kadar ağır cümleler

yüklüyorsun boynuma

sıkıl!

sıkıldım!

 

“Kül” şiirinden bir dörtlük:

 

gitmediğimiz o yerde

hayat kısa korku uzun

(…)

gitmediğimiz görmediğimiz o yer

artık gitsek de göremeyeceğimiz bir yer…

Bir sakinleşme arzusu baskın geliyor bu şiirlerde; fiziksel olmasa bile duygu dünyasında. Acı yükünden kaçmak için dikkati dağıtma çabasını anlayabiliyoruz. Geldiği yerler yakılan, gitmek istediği yerler açlık kokan biri böyle yazabilir diye belki. Öfke yıllar sonra, Kürtçe yazacağı şiirlerde kendini daha olgun bir biçimde gösterecek ama bu başka bir yazının konusu. Bir “felaket” hakkında yazmak mutlaka yeni bir sayfa ister. Bu yazıyı yazdığım sırada Venezuela haberlerine alışmışız, İran ve Suriye’den gelen haberleri anlamlandırmaya çalışıyoruz. Aleviler, Ezidiler, Kürtler öldürülüyor. Kıyıma karşı ayaklanan insanlar şiddet görüyor. Ben bugün neyi okumayı seçeceğim? Ben bugün bunları yazmayı seçtim. Her şeyi yine benimle mi ilgili yaptım?