Bir ön kabulle başlıyorum ben de yazmaya: Şiir herhalde birinin yazdığı değil, bir yerlerden kendini zorla yazdıran bir şey. Düşüncenin hareketi ve yönü zorunlu olarak yazarın kontrolü dışında kalır gibi geliyor bana hep, hiç şiir yazmadığımdan. Böyle bir fikir koyunca ortaya, şiir kolektif olandan, çağın gerçeklerinden, özellikle de yaşadığımız ortak acılardan koparılmıştır gibi bir şey söylüyorum sanki. Tersine, ne söylediğime bakınca görüyorum; tam da buradan doğuyor şiir. “Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız” dizesinde modernleşme ve şehirleşmenin açık seçik belirmesi gibi… Geçen günlerde OKB56’dan çıkan, Çayan Okuduci’nin Türkçe yayımlanan ikinci şiir kitabı Travesti At önce bunları düşündürdü bana. “Neden güncel bir şairi okuyorum?” ve “Bu şiirler ne anlatıyor?” diye sordum kendi kendime. İkinci ön kabul, okuldan kalan lanet bir huy yüzünden, hayatta olan şairlerin pek azını okumuş olmam; illaki sıraya koyan tarihselci tutum. İlkini geçiyorum da, ikincisi işe yaradı; “Bu şiirler ne anlatıyor?” sorusuyla bu yazıyı yazmaya başladım.
Travesti At’ı bugün okurken iki önemli nokta belirginleşiyor. Öncelikle kitaptaki şiirlerin tamamı 2017 yılından önce yazılmış; olaylı geçen Haziran 2015 Türkiye genel seçimlerinden, 15 Temmuz darbesinden, Suruç patlamasında 33 kişinin hayatını kaybetmesinden, Selahattin Demirtaş’ın tutuklanmasından hemen sonra… Hâlâ genç sayılabilecek bir şairin bilinçli şekilde bu felaketlerin ortasından yazdığına tanık oluyoruz. Yanı sıra, doğduğu yerden varmak istediği yere, ama hâlâ devam eden bir arayışın anlatımını da farkına varıyoruz. Şiirler genellikle bu iki noktadan yükselip birbirine karışan öfke, alay, ama saf bir gerçeklik etrafında birbirine bağlanıyor. İyi ama nedir bu şiirleri başkalarından ayıran? Ne okusam sorarım ben bunu; yine sordum ve kendime verdiğim ilk yanıt, niye yazıldıklarını sezebilişimle ilgiliydi. Yazmanın dünyayı değiştirdiğine nadiren şahitlik ederiz ama yazarak bir şeylere kafa tutmak yine de cezbedicidir. Eğer kalemimizi bir mücadeleden tarafa oynatıyorsak daha da anlamlı, aslında zorunlu hâle gelebilir bu.
Ne demek istediğimi biraz daha açık anlatayım… “Uğur Kaymaz’lara” ithafıyla açılıyor kitap ve okura onu nerelere götüreceğini baştan söylüyor. Basit bir Google aramasıyla buluyorum: “Uğur Kaymaz’ın öldürülmesi: 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın babası Ahmet Kaymaz ile birlikte 21 Kasım 2004’te Mardin’in Kızıltepe ilçesindeki evlerinin önünde polis tarafından açılan yaylım ateşi sonucu öldürülmesi olayı. Mardin Valiliği’nden yapılan ilk açıklamada iki teröristin çatışma sırasında öldürüldüğü söylendi.” Bir gerçeği başlangıç belliyor da öyle başlıyor; acıya sırtını dönmeyecek, hayatın tatlılıklarını askıya alacak, anlıyorum. Aşağıdaki dizeler “Siz…” şiirinden:
polisin göğsünde bir papaz
hâkimin cübbesinde bir imam
elektriğimizi kestiler
sularımızı içtiler
bacamızı kapattılar
merhaba Tanrım
medeniyet buraya kadar
(jiletlerin kahve köşelerinde okeye dönerken
taşlarını seve seve doymadıkları villalarda
büyük kumarbazların grup işlerinden
geleceğimize çobanlar doğarken;
annem otuz yaşında hamile
babam yetmiş yaşında bir dede
ben geçen yıl girdim on dördüme
merhaba Tanrım
elinde koyun mu var)
her sokakta yüz hapishane
her içte binlerce cop
ayaklarımızı bağladılar
boynumuzu morarttılar
kalçalarımızı ağlattılar
merhaba Tanrım
insan buraya kadar
e merhaba Tanrım
elinde okey mi var?
Ay’ın keşfini düşünsek mesela; teleskop teknolojisinin o zamanki yetersizliği nedeniyle biçimini, yüzeyini, ışık-gölge dengesini en doğru şekilde gösterebilmek sanat eğitimi alanlara düşmüştü ilkin. Bilinmeyeni görmek, zaten bilinene başka bir gözle bakmak işi bu. Tarih de hep sonradan yazılmaz mı zaten? Söz, yazı ve nihayetinde metin söz konusu olduğunda da kelimeler ve dil böylesi araçlara dönüşebilir. Şairin amacı tarihçilik etmek olamaz elbette, ama mutlaka tanıklık etmekten bahsetmeliyiz. Örneğin, “Benim politikayla pek ilgim olmasa da, her şair hükümetin gözünde komünisttir. Ben de elimde kameramla gösterilerdeydim; orada olmayı, sürgünün kayıt tutan gözü olmayı istiyordum” diyor Kayıp Kayıp Kayıp filminde Jonas Mekas (Lost Lost Lost, 1976). Savaş nedeniyle ülkesi Litvanya’dan göç edip Amerika’ya gelen, sürgünde geçen yıllarını kamerasına kaydeden şair ve yönetmen. Biyografik, kişisel anılarına dayanan bir filmde söylüyor bunu, savaş karşıtlığını sıkça vurgularken. Sonra da hasret duyduğu ülkesine verebileceği tek şeyin bugün kendinden yarattığı kişi olduğunu söylüyor ve ekliyor; “Sizi gördüm, broşür dağıtan kadınlar”. Çok az kişinin farkına vardığı kadınları görmek onun görevi olmuş; görev yerine getirilmiş… Bu açıdan bakınca, imgelemden doğduğu için, bugünlerde oto-sosyo-biyografi/kurmaca diye çeşitli şekillerde tanımladığımız türün şiirde zaten yerleşik bir anlayış olduğunu söyleyebiliriz sanıyorum. Yeniden Travesti At’a dönersek; 2000’li yılların başında Diyarbakır’dan İstanbul’a göç eden Okuduci’nin de bu bağlamda benzer bir izlek kullandığını görebiliriz. İki memleket ve iki dil için. “Şen Şarkı” şiirinden:
dün bir oğlan
yüzü yüz kere yaralı
(…)
bugün bir kız,
daha on dördünde
kilis’e kuma
(…)
şen şarkılar arasında ölümler ıslatmak istiyorum kalanlara
belki bu kuru sancılar diner
batmaz artık ruhuma
“Başkaağaç” şiirini de böyle düşünüyorum:
yutulan şehirlerin kurutulmuş göllerin
hayatla boyanmış ölülerin
şahitliğinde buldum kendimi
sakız ağacının içine saklanmış
korkak şair!
çık oradan!
geldiğimiz yerleri yaktılar
gitmek istediğimiz yerlerde
hasret ve açlık var
diye
defterler defterler ve defterler
kıyamet kadar ağır cümleler
yüklüyorsun boynuma
sıkıl!
sıkıldım!
“Kül” şiirinden bir dörtlük:
gitmediğimiz o yerde
hayat kısa korku uzun
(…)
gitmediğimiz görmediğimiz o yer
artık gitsek de göremeyeceğimiz bir yer…
Bir sakinleşme arzusu baskın geliyor bu şiirlerde; fiziksel olmasa bile duygu dünyasında. Acı yükünden kaçmak için dikkati dağıtma çabasını anlayabiliyoruz. Geldiği yerler yakılan, gitmek istediği yerler açlık kokan biri böyle yazabilir diye belki. Öfke yıllar sonra, Kürtçe yazacağı şiirlerde kendini daha olgun bir biçimde gösterecek ama bu başka bir yazının konusu. Bir “felaket” hakkında yazmak mutlaka yeni bir sayfa ister. Bu yazıyı yazdığım sırada Venezuela haberlerine alışmışız, İran ve Suriye’den gelen haberleri anlamlandırmaya çalışıyoruz. Aleviler, Ezidiler, Kürtler öldürülüyor. Kıyıma karşı ayaklanan insanlar şiddet görüyor. Ben bugün neyi okumayı seçeceğim? Ben bugün bunları yazmayı seçtim. Her şeyi yine benimle mi ilgili yaptım?