• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Margit Schreiner ile söyleşi:

“Kendini tanımak, yazmanın gereğidir.”

“Hayatım ve ben aynı değiliz. Anlatılan hayatım hafızayla karakterize edilir. Ve bu nedenle ‘gerçeklikte’ olduğundan da farklıdır. Gelişimimin aşamasına bağlı olarak her zaman şeyleri farklı şekilde hatırlarım.”

Margit Schreiner

AYNUR KULAK

@e-posta

SÖYLEŞİ

17 Nisan 2025

PAYLAŞ

Margit Schreiner yaşayan en önemli Avusturyalı yazarlardan biri. Türkçede başta “Ayrılık Üçlemesi”ne dahil olan Nackte Väter (1997) (Çıplak Babalar, YKY, 2024), Haus, Frauen, Sex. (2001) (Ev, Kadınlar, Seks., YKY, 2023) ve Heißt lieben (2003) (Sevmek Dedikleri, YKY, 2022) romanları olmak üzere, Buch der Enttäuschungen (2005) (Hayal Kırıklıkları Kitabı, Metis, 2008), Das menschliche Gleichgewicht (2015) (İnsan Dengesi, YKY, 2018) gibi kitaplarla tanınıyor. Çağdaş dünya edebiyatının bu özgün yazarıyla kitaplarını ve edebiyatı konuştuk…


Psikoloji eğitiminizi konuşarak başlamak istedim söyleşimize fakat başka bir ayrıntı dikkatimi çekti: “Die Kategorie des Schönen in der Faust Dichtung” (“Faust Şiirinde Güzelin Kategorisi”) adlı tezinizi bırakıp Tokyo’da yaşarken yazmaya yönelmeniz. Böylesine harika bir tez konusunu bırakmanızın sebeplerini merak ettim.

Birincisi, Japonya’da akademik bir çalışma için ihtiyaç duyduğum ikincil literatüre sahip değildim. İkincisi, Japonya’da geçirdiğim üç yıllık süreden önce zaten edebi metinler yazmıştım, ancak Japonya’da o derece fark edilmediğimi hissettim ki, Avusturya’daki birçok konu hakkında Avusturya’da olduğumdan daha özgürce yazabiliyordum. Kimse omzumun üzerinden bakmıyordu bana. Kimse dilimi anlamıyordu.

Edebiyattaki ilk çalışmalarınızda şiirlere ve öykülere önemli ölçüde yer veriyorsunuz. “Vierzehn Arten japanische Gärten zu beschreiben” (“Japon Bahçelerini Tanımlamanın On Dört Yolu”) ve ilk kısa öykü koleksiyonunuz “Die Rosen des Heiligen Benedikt” (“Aziz Benedict’in Gülleri”) sonrasında öykülerle devam etmeyip romanlar yazmaya yöneliyorsunuz. Romanlar sizin için daha iyi anlatı rotaları mı oluşturdu?

Kısa öyküler Büyük Britanya veya Amerika’ya kıyasla Almanca konuşulan ülkelerde pek popüler değiller. Orada insanlar aynı yazarın bir romanını okumadan önce kısa öyküler okuyorlar, oysa burada tam tersi. Kısa öyküleri yazmaktan keyif aldım, ancak romanın daha fazla talep gördüğünü fark ettim. Roman yazma yöntemim kısa öykü yazmaktan çok da farklı değildi, çünkü başlangıcı, ortası ve sonu olan, eski tarzda romanlar yazmıyorum. Şiire gelince, sadece Japon Bahçelerini Tanımlamanın On Dört Yolu isimli bu şiir kitabım var.

Margit Schreiner

Çeşitli ülkelerde ve şehirlerde yaşadıktan sonra 2000 yılında Avusturya’ya kesin dönüş yapıyorsunuz. Bu dönüşünüz sonrası “Ayrılık Üçlemesi” adıyla Nackte Väter (Çıplak Babalar) Haus, Frauen, Sex. (Ev, Kadınlar, Seks.) ve Heißt lieben (Sevmek Dedikleri) kitaplarınız yayımlanıyor. Hep kafanızın içinde var mıydı bu hikâyeleri yazma fikri, yoksa Avusturya’ya, ülkenize döndüğünüzde mi bir şeyler şekillenmeye başladı?

Avusturya’ya döndükten sonra ilk kocamdan ayrıldım. Çok sonra ikinci kocamdan ayrıldım. ‘Ayrılık’ ve bunun ne anlama geldiği bu nedenle benim için önemliydi. Ancak üçlemeye, Alzheimer hastası olan ve bu yüzden ölen babamdan ayrılmamla başladım. O zamanlar birkaç ‘ayrılık kitabı’ olacağını düşünmemiştim.

Hikâyeleri inşa etme, ele alma, anlatma biçiminiz hikâyelerle bilinçli bir mesafe kurduğunuz hissi uyandırıyor. Belki de çok bilinçli yapmıyorsunuz bunu ama hikâyelere karşı belirlediğiniz mesafeler aslında metnin katmanlarını da oluşturuyor desem ne söylemek istersiniz?

Hayatım ve ben aynı değiliz. Anlatılan hayatım hafızayla karakterize edilir. Ve bu nedenle ‘gerçeklikte’ olduğundan da farklıdır. Gelişimimin aşamasına bağlı olarak her zaman şeyleri farklı şekilde hatırlarım. Hafızanın şimdiki benliğimle nitelenmesinin nedeni mesafedir.

Otobiyografi ve kurgu roman arasındaki incecik sınıra yazdığınız söyleniyor. Bu tespit tabii ki başlı başına bir sebep olmayabilir fakat dünya edebiyatındaki çok iyi romanlar merkezdeki ben kişisini iyi düşünüp analiz etmekten yani otobiyografiyi iyi çözümlemekten geçer diyebilir miyiz?

Tüm birinci şahıs anlatıcılarımın bakışında radikal bir öznellik olduğunu söyleyebilirim. İyi metinler yazmak için yazarların her zaman kendilerini çok iyi tanımaları gerektiğine inanıyorum. Bu, yazmanın gereğidir.

Oluşturduğunuz tematik yapıya baktığımızda aile, evlilik, anne olmak, baba olmak, ebeveyn ve çocuk ilişkileri söz konusu. Fakat kitaplar “Ayrılık Üçlemesi” başlığı altında toplanıyor. Neden? Aileyi birleştirici değil, ayrıştırıcı bir birim olarak mı ele almak istediniz?

Hayır, birlik arzusunun her zaman var olduğunu düşünüyorum. Ama ailede de, toplumda da aynı şey olur: Bir sonraki nesle artık uygulanmayabilecek değerler aktarılır. Her nesil yeni değerler yaratmak için ailenin güvenliğinden kendini kurtarmalıdır.

Üçlemedeki tematik yapı aynı fakat her birinin hikâyesi farklı. Bu konuyla ilgili ilk sormak istediğim, neden böyle bir yol tercih ettiğiniz?

Bu ilişkilerin her birinde şu sorular ortaya çıkar: Ne kadarını kabul ediyorum, neyi kabul etmiyorum (artık) ve neyi basitçe kabul etmek zorundayım; tıpkı yaşam ve ölüm sorularında olduğu gibi. Çünkü onu zaten değiştiremem. Her doğum aynı zamanda anne ve çocuğun ayrılmasıdır.

Bu konuyla ilgili sormak istediğim ikinci soru; romanlarda farklı hikâyeler söz konusu ama sanki belli belirsiz de olsa hikâyeler birbiriyle bağlantılı gibi. Mesela Sevmek Dedikleri romanınızda kızın annesine markette rastlaması ve annenin kızını tanımadığı sahnenin aynısının Ev, Kadınlar, Seks. romanında Marie Thérèse’nin de başından geçtiğini okuyoruz.

Evet, bu otobiyografinin kozmosunun bir sonucu. Genellikle belirli bir hikâyeyi deneyimleyip deneyimlemediğimi veya icat edip etmediğimi ve deneyimlediklerimi veya icat ettiklerimi daha önce yazıp yazmadığımı ve eğer öyleyse nerede yazdığımı hatırlayamıyorum. Aynı sahnenin Heißt lieben (Sevmek Dedikleri) ve Haus, Frauen, Sex.’te (Ev, Kadınlar, Seks.) yer aldığını belirttiğiniz için teşekkür ederim. Açıkça, her iki kitaptaki kadınlar çok yakından bağlantılı veya benim alter egolarım.

Ev, Kadınlar, Seks. üçlemenin en çok ilgi gören, okunan, üzerine çok konuşulan metni. Üçlemede ön plana çıkmasını, çok okunmasını neye bağlıyorsunuz? Son derece eril ve narsistik olmasına rağmen ilişkilere ve bir evliliğe dair eksiksiz bir metin okumamız olabilir mi buna sebep?

Evet, olabilir. Bence ‘diğer tarafın’, kadının, yani Marie-Thérèse’nin bakış açısını okuyorsunuz. Çünkü adam bir narsist olarak tanınıyor. Bence Ev, Kadınlar, Seks.’in başarısı da bir erkeğin birinci şahıs anlatıcısının bakış açısıyla yazılmış, neredeyse hiç kadın metni olmamasından kaynaklanıyor. Diğer taraftan, James Joyce’un Ulysses adlı eserinde Molly Bloom’un monoloğu gibi ünlü örnekler de var.

Bir kadın yazar olarak muhteşem anlatılmış, eksiksiz tespitlerle yazılmış bir erkek monologu koyuyorsunuz önümüze. Şunu merak ediyorum; neden karşılığında bir Marie Thérèse monoloğu okumuyoruz? Bunu o kadar çok arzuladım ki, okuyamamak bir tür hayal kırıklığı yarattı diyebilirim.

Marie-Thérèse’nin monoloğunu okuduğunuzu varsayıyorum, çünkü erkek monoloğunda diğer bakış açısını kadının tarafından ‘okuyorsunuz’. Bu muhtemelen erkek okuyucular için genellikle geçerli değildir. Ev, Kadınlar, Seks.’ten yaptığım okumalardan birinde, bir adamın hayalet yazar olarak gerçek hikâyesini yazdığıma inanan bir adam vardı. Bu arada, vurguladığı gibi, kendisininkiyle tamamen aynıydı. Hiçbir öz-yansıması ve öz-irritasyonu da yoktu. Benim için süreç tam tersiydi. Başlangıçta Marie-Thérèse’nin bakış açısından bir roman yazmak istedim ve sonra onun sürekli Franz hakkında şikâyet edip ‘sızlanacağını’ düşündüm. Bu yüzden bakış açılarını tersine çevirdim. Bu şekilde, Franz artık şikâyet ediyor ve Marie-Thérèse kendini bu baskıdan kurtarmış oluyor.

İnsan Dengesi ve Hayal Kırıklıkları Kitabı romanlarınızdan da kısaca bahsetmek isterim. Bir tür zaman ve mekân yitimleriyle gelen kara delik anlatıları olarak çıkıyor romanlar karşımıza. İnsanın dengesinin aslında olumsuzluklarla sağlandığı mıydı bu kitaplarda yazmak istediğiniz? Mesela zamanı ve mekânı yitirmek, mesela ölümle…

Olumsuzluk, olumluluk kadar hayatın bir parçası. Olumsuzluğu düşünen, (İnsan Dengesi’nde ebeveynlerin ve bir kardeşin ölümü) bununla yüzleşmeye çalışan ve sonunda bunu bir veri olarak kabul eden (yani ölüleri ‘bırakan’) birinin, hayat hakkında bu deneyimleri yaşamamış birinden çok daha fazla şey bileceğine inanıyorum. İnsan dengesi olumsuzluk üzerine çok yüksek bir seviyede düşünerek elde edilebilir ancak.

Sadece edebi değil, siyasi metinlerinizle de dikkat çeken bir yazarsınız. Edebiyatınız siyasi metinlerinize ne ölçüde yansıyor ?

Siyasi metinlerimde edebi olmayı da hedefliyorum. Temel olarak iki metin türü arasında pek bir fark görmüyorum. İnsanların ve birbirleriyle olan ilişkilerinin ortaya çıktığı edebiyatta siyasetin her zaman mevcut olduğuna inanıyorum. Bunların sunulma biçimleri farklı dönemlerde farklıdır.

Avrupa edebiyatını ve spesifik olarak Alman edebiyatını nasıl buluyorsunuz? Dünya literatüründe Avrupa edebiyatının tamamını ve Alman edebiyatını tüm dönemleriyle geniş kapsamıyla içine alan bir çalışma var mı?

Farklı kültürlerin edebiyatları arasındaki benzerlikler ve farklılıklarla ilgilendiği için karşılaştırmalı edebiyat var. Avusturya’da, Graz ve Innsbruck’ta karşılaştırmalı edebiyat okuyabilirsiniz. Bildiğim kadarıyla dünya edebiyatının tam bir çalışması yok. Ama istenir. Bazı kıtaların ve ülkelerin özel olan özelliklerini tanıyabilir ve bunları kendi kıtalarınız ve ülkenizle karşılaştırabilirsiniz. Karşılaştırmalı edebiyat bu anlayışı teşvik eder.

Başucu kitaplarınızı merak ediyorum ve yazmak için nereleri seçtiğinizi. Çalışma odanız mı, mutfak masanız mı, kafeler mi?

Şu anda başucumda Han Kang’ın (2024 Kore Nobel Edebiyat Ödülü sahibi) Vejetaryen, genç bir Japon yazar olan Sayaka Murata’nın Die Ladenhüterin ve modern Norveç edebiyatının öncüsü Axsel Sandemose’in Ein Flüchtling kreuzt seine Spur kitabı var.

Çalışma odamda büyük ekranlı bir bilgisayarda yazmayı tercih ediyorum. Her yerde küçük ve orta boy köstebek derisinden defterlere notlar alıyorum.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Margit Schreiner

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Ölümün sıradanlığı ve hastalığın gerçekliği:

“Önce öldü, hastalandı sonra”

“Susanna Bissoli’nin Çarpılma’sı zaman zaman karanlıkların oyulduğu, tekinsizliğin sezdirildiği, ancak sıradanlığın hiçbir zaman aksamadığı bir gerçeklik sunuyor bize.”

GAYE KESKİN

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 16

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Annem / Belleğin Anısına / Benlik ve Duygusal Yaşam / Bir Ömrün Emeği / Bu Ne Saçma Sis / Deli ve Öfkeli Şehrimizde / Dört Kapılı Şehir / Gidelim Tatavla’ya / Neşe / Türkiye Tarihi

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist