• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Sanatın sansürle imtihanı

“Sanatçı üzerinde sürekli bir baskı hissederken nasıl üretmeye devam eder? İdeolojik beklentilerin, sansürün ve denetimin arasında kendi sesini nasıl koruyabilir?” 

Soldan sağa: Dimitri Şostakoviç, Lao She, Yevgeni Yevtuşenko, Heberto Padilla

ÖZLEM GÖNCÜ

@e-posta

DENEME

9 Temmuz 2026

PAYLAŞ

On dört-on beş yaşlarındayken konservatuvar orkestrasında çaldığım ilk eser Şostakoviç’e aitti: Waltz No. 2. İlk kez büyük bir müzikal yapının içinde yer alıyordum. Dışarıdan bakıldığında zarif ve kolayca akıp giden bir vals çalıyorduk. Eser tınlamaya başladığında, bakır üflemeliler ve yaylılar güçlü bir orkestral renk oluşturuyordu. Üç zamanlı vals ritminin içinde kaybolmak çok keyifliydi. Ama biraz dikkat kesilince, bu hafifliğin içinde yerinden oynamayan bir ağırlık hissettim; o yaşta adını koyamadığım bir duygusal ağırlık.

Yıllar sonra, profesyonel orkestrada Şostakoviç’e yeniden döndüğümde o his geri geldi; bu kez daha belirgin, daha kıvamlıydı. Müzik üst üste binen iki ayrı katman gibi akıyordu. Üstte hafif bir akış, alttaysa sürekli yer değiştiren bir patinaj vardı.

Şostakoviç’in müziğinde beni en çok cezbeden de bu oldu: tezatları taşıyabilme cesareti.

Hakkında okuduklarım kanaatimi daha da keskinleştirdi. Stalin dönemi ve sonrasındaki baskı, “makbul sanat” fikrini bir estetik tercih olmaktan çıkarmıştı. Söz konusu olan, hayatta kalma endişesinin sanatçının üretim diline sinme tehlikesiydi. Ne söyleyeceğinden çok, neyi nasıl söyleyebileceğini sürekli tartmak zorunda kalmak ağır bir yüktü.

Dimitri Şostakoviç (1906-1975) itafiyeci üniformasıyla Leningrad kuşatması sırasında, 1941.

Bu endişelerin sebep olduğu tahribat çoğu zaman dışarıdan anlaşılmaz. Ya da hemen anlaşılmaz diyelim. Yasakların ötesinde, farklı araçlarla da sanatçı üzerinde baskı kurulabilir: beklenti, belirsizlik, bazen de ödüllendirme. Şostakoviç yıllarca tam da böyle bir iklimin içinde yaşayıp durdu.

Onun için Mtsenskli Lady Macbeth ilk ve derin kırılma noktası diyebiliriz. Eser büyük bir başarı yakalarken, 1936’da Pravda’da yayımlanan “Kaos Yerine Müzik” başlıklı, anonim bir yazı ortaya çıktı. Bu basit ya da yaratıcı bir eleştiri yazısı değildi. Bir eleştiriden öte, neyin müzik sayılacağına, neyin sayılamayacağına dair sınır çizen, had bildiren bir müdahaleydi. Bu andan sonra Şostakoviç’in müziği duyulan bir şey olmanın dışına çıktı; izlenen, tartılan, gözetlenen bir şeye dönüştü. Görünürde hâlâ devlet tarafından desteklenen, büyük bir besteciydi ama artık en basitinden, “şüpheli” bir besteciydi. O da artık şüpheci bakışların gözetimi altına girdiğinin farkındaydı ve bundan böyle sanat hayatı için yeni bir durumla karşı karşıyaydı.

Daha açık konuşmak gerekirse, operanın konusu rahatsızlık yaratmıştı. Üstelik müziğin kendisi de resmî anlayış açısından taşkın ve huzursuz ediciydi. Bir anda yükselen orkestra, keskin ritimler, aniden kararan atmosfer söz konusuydu. Diğer bir ifadeyle, eser otoriter zihniyetin talep ettiği gibi, dinleyiciyi güvenli bir yerde tutmuyordu. O güne kadar alışılmış olan, kahramanca ve “düzenli” müzik anlayışının dışına akıyordu.

Bir diğer tartışmalı eseriyse 13. Senfoni (Babi Yar). Koro ve orkestra için bestelenmiş bu anıtsal eser, Yevgeni Yevtuşenko’nun şiiri üzerine kuruluydu. Nazi işgali sırasında Yahudilere yönelik katliamı ve Sovyet toplumundaki antisemitizmi anlatıyordu. Bu yönüyle, eser tarihsel bir trajediyi anlatırken, sessiz bırakılmış bir konuyu da kamusal alana taşımış oluyordu.

Yevgeni Yevtuşenko (1933-2017)

Eserde sözler ön planda. Müzik çoğu zaman anlatıyı destekleyen bir zemin görevi görüyor. Özellikle ağır tempolu, koyu tınılı orkestral bölümler, metindeki acıyı ve bastırılmış öfkeyi güçlendirme açısından oldukça etkili. Eserin ağırlığını belirgin kılan bas seslerin yoğunluğunu ve tekrarlayan ritim hissini de göz ardı etmemek gerekir.

Burada gömülü bu binlerce insanın,

bu binlerce insanın ardından koparılmış

sessiz bir çığlıktan başka neyim ki şimdi;

burada vurulmuş her ihtiyarım ben,

burada vurulmuş her çocuğum ben.

Babi Yar, uzun süre susturulmuş bir hafızanın yüksek sesle dile gelmiş hali. Eserin prömiyer sürecinde yaşanan gecikmeler ve sansür tartışmaları, müziğin politik bir alan olarak da görüldüğünün en net kanıtıydı. Yevtuşenko’nun şiirinde yer alan açık ifadeler, özellikle Yahudi kimliğinin vurgulanması, resmî söylemle çatışma açısından güçlü bir zemin yaratıyor.

Kısacası, eserin metinsel içeriği, devletin kontrol ettiği tarih anlatısıyla uyumsuzdu. Bu nedenle, uzun süre sınırlı koşullarda icra edildi. Hatta bazı bölümlerin değiştirilmesi ya da yumuşatılması yönünde baskılar gündeme geldi. Besteci açısından baktığımızda, devletle kurduğu kırılgan dengenin bir kez daha görünür hale geldiğini söyleyebiliriz. Shostakovich’in müziğine bugün hâlâ kulak vermemin nedeni biraz da budur: Notaların arkasında, hayatı boyunca bir denge kurmaya çalışan bir sanatçının izlerini hissedebilmek.

Lao She (1899-1966)

Daha vahim bir örnek olarak Lao She’yi anabiliriz. Burada mesele, sanatçının taşıdığı kültürel kimliğin dahi suç sayılması, fiziki saldırıya maruz kalmasıdır. Sene 1966. Çin Halk Cumhuriyeti’nde Mao döneminde başlatılan “Kültür Devrimi” rüzgârları esiyor. Ülkenin en saygın yazarlarından Lao She, Kızıl Muhafızlar tarafından kamu önünde aşağılanıp fiziksel şiddete maruz bırakılıyor. Teşhir ediliyor. Suçu “karşı devrimci” olmak. Muktedirlerin amacı, yazarı susturmakla kalmayıp geçmişten gelen bir edebiyat anlayışını ve o anlayışı temsil eden entelektüel konumu ortadan kaldırmak.

Lao She’nin kısa süre sonra ölümü, Kültür Devrimi’nin Çinli aydınlar üzerinde yarattığı yıkımın en sembolik olaylarından biri olarak kabul edilir. Bu hikâyede baskı bir kitabı yasaklamakla yetinmez. Yetinemez. Yazarın toplum içindeki yerini parçalar; sözünü kıymetsizleştirir.

Son olarak günümüze biraz daha yaklaşalım. Daha görünür olmayı başarmış bir olayı konuşalım. Heberto Padilla 1971’de Küba’da gözaltına alındı; kötü muamele gördü. Marguerite Duras, Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Italo Calvino, Julio Cortázar ve Susan Sontag’ın da aralarında bulunduğu yazarlar Padilla’nın serbest bırakılmasını talep eden açık bir mektubu Fidel Castro’ya gönderdi.

Resmî ideoloji Padilla’nın sanatını gasp etti, cezalandırdı. Ve ötesine uzandı. Sanatçının bin bir emekle yaratmayı başardığı kendi dilini zapturapt altına aldı. Hatta tersine çevirmeye zorladı. İtiraf mekanizmasının nasıl işlediği, meselenin kamusal bir çözülmeye dönüşmesinde saklı. Yazar kamuya açık bir “öz eleştiri” metni okumaya zorlandı. Savunma metninde kendini suçlamakla kalmayıp, çevresini de işin içine kattı. Cezaevinde kaldığı süre aylar ya da yıllar değil. Padilla yalnızca otuz yedi günlük bir tutukluluğun ardından kendisi, karısı da dahil olmak üzere pek çok arkadaşını suçladı. Bu kadarı bile meselenin vahametini anlamamıza yeter.

Heberto Padilla

Mevzu bir şairin başına gelenlerden daha büyük bir anlama büründü. Tartışma şiirin sınırlarını aşıp, devrimle eleştiri arasındaki ilişkinin nereye kadar taşınabileceği sorusunu gündeme getirmişti. Latin Amerika ve Avrupa’daki birçok yazar için kırılma noktası tam da burası olur. Sanatçının, entelektüelin politik bağlılıkla tarihsel sorumluluk arasında kurmaya çalıştığı denge, bu dönemde sorgulanır hale gelir. Sanatın politik, etik bir alan olarak ne kadar kırılgan olduğu eskisine nazaran daha yüksek sesle tartışılmaya başlanır.

Özetlersek; bu örnekler, sanatla iktidar arasındaki ilişkinin tek bir açıklamaya sığmadığını gösteriyor. Sovyetler Birliği’nden Çin’e, Küba’ya uzanan örnekler, özgürlük iddiasıyla ortaya çıkan rejimlerin de sanat söz konusu olduğunda ciddi sansür mekanizmaları kurabildiğine işaret eder. Baskı deyince genelde yasaklar ya da cezalar aklımıza gelir. Bu şekilde görünür kılınmasını bekleriz. Oysa baskı sanatçının diline, tercihine, hatta suskunluğuna kadar sızabiliyor.

Şostakoviç’te, Lao She’de ve Padilla’da karşılaştığımız şey, farklı dönemlerde ve farklı coğrafyalarda ortaya çıkmış olsa da, akıllara takılan soru aynı. Bir insan, üzerinde sürekli bir baskı hissederken nasıl üretmeye devam eder? İdeolojik beklentilerin, sansürün ve denetimin arasında kendi sesini nasıl koruyabilir? Bu soruya verilmiş tek bir cevap yok. Belki de bu sanatçıları hâlâ önemli kılan şey, o cevabı ararken ortaya koydukları eserlerdir.

 

Yazarın Tüm Yazıları
  • dimitri şostakoviç
  • Lao She
  • Sansür
  • Yevgeni Yevtuşenko

Önceki Yazı

DENEME

Şiir öncesi olarak şiir

“Şiir öncesi dediğim yer, şiirin oluşmaya başladığı, sözcüklerin arandığı bir önce ve bu öncedeki arayışın şimdisi… O kadar ki, zamanın adeta durduğu, bu yüzden de yer sözcüğünü kullandığım bir genişlik.”

ERHAN ALTAN

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 28

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Arıların Yolu / Arzunun Tanrıları / Cambridge Darwin ve Evrimci Düşünce Ansiklopedisi / Ding Köyü Rüyası / Kıyıya Paralel / Kupa Sevgili / Samson ve Nadejda / Sivil İttihatçı / Ten Çağı / Yamyam Kapitalizm

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist