Nurduran Duman’ın Şiir, Sana Verilecek Kötü Haberim Yok adını verdiği kitabı Tekin Yayınevi’nden çıktı. Bu kitapta yer alan şiirlerin, insanla dünya arasındaki sınırları geçirgenleştiren, yaşamı ve umudu öne çıkaran bir temayla ilerlediğini görürüz. Zaten kitabın adı da bizi böyle bir okuyuşa hazırlar nitelikte. Şiiri felaketlerin, yıkımların ve karanlık haberlerin dili olmaktan çıkarıp insanın elinde kalan son sığınaklardan biri olarak konumlandırır. Buradaki “kötü haberim yok” sözü dünyanın acılarının yok sayılması değil; şiirin, bütün o acıların karşısında hâlâ umudu, direnci ve yaşama sevincini taşıyabilme gücüne duyulan inanç olarak okunabilir.
Şiir, Sana Verilecek Kötü Haberim Yok, şiire seslenen bir güven cümlesi gibidir. Dünya ne kadar yaralayıcı olursa olsun, şiirin eşiğine gelindiğinde insana kalan şey yalnızca kötü haberler değil; hayret, dayanışma, neşe ve yeniden başlama ihtimalidir. Savaşlar, yangınlar, kadın cinayetleri, tecavüzler, doğanın katledilişi… Her dakika aldığımız kötü haberlerden içimizin sıkıldığı günümüzde, böyle bir bakış açısına ve dünya ile insan, insan ile insan, insan ile diğer canlılar arasında yeniden kurulacak, güven dolu, umutlu bir ilişkiye ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Salacak’tan Boğaz’a, “dünyanın su tarafına bakmak” diyelim buna. Denizden gelen esinti saçlarımızda dolaşsın, içimizi ferahlatsın, teknelerin iplerini çekiştirsin.
“şiir, sana verilecek kötü haberim yok
ayrılıktan sancıya bunca, olunmazdan olmayana
sana karanlık etmeye taşınmadım” (s. 19)
“Sihirden neşeden başka nedir dünyanın insana dağılması?” diyor Nurduran Duman, “Şuraya Bir Gök Koyalım” adlı şiirinde. (s. 33) Bu dizeyi yalnızca anlam düzeyinde değil, şiirin kurduğu dünya bakımından da okumak gerekiyor. İlk bakışta dize dünyanın insana açılmasını, yayılmasını, nüfuz etmesini bir tür sevinç ve büyü deneyimi olarak tanımlıyor. Ancak burada dikkat çekici olan şey, “dünyanın insana dağılması” ifadesidir. Normalde insan dünyaya dağılır, dünyaya karışır, dünyada kaybolur. Duman bu yönü tersine çeviriyor; özneyle nesnenin yerini değiştiriyor. Dünya insanın üzerine dağılan, onun içine serpilen bir varlığa dönüşüyor. Böylece insan pasif bir gözlemci olmaktan çıkıyor; dünyanın kendisinde toplandığı, yankılandığı açıklık haline geliyor.
Buradaki “sihir” ve “neşe” sözcükleri de bu dönüşümün anahtarlarıdır. Şair burada dünyayı bilgiyle, açıklamayla ya da akılla değil; hayret ve sevinçle karşılıyor. Dünyanın insana dağılması, varlığın insanda yankı bulmasıdır. Bir ağacın, bir bulutun, bir sesin, bir anının gelip insanın iç dünyasında yer etmesi... Şair bunu sıradan bir algı olayı olarak değil, sihirli bir temas olarak görüyor.
Nurduran Duman’ın şiirlerinde sıkça karşılaşılan yaşama, açıklık, ışık, gök, bahçe, uçuş, çoğalma gibi imge alanları düşünüldüğünde, bu dize onun poetikasının küçük bir özeti gibi de okunabilir. Şair dünyayı bir yük ya da felaket olarak değil, insanın üzerine dökülen güzellik olarak algılar. Onun şiirinde varlık çoğu zaman karanlığı inkâr etmeksizin ama ona teslim de olmaksızın, yaşama doğru genişler. Bu nedenle, dizedeki “dağılma” sözcüğü olumsuz bir çözülüşü değil, dünyanın armağan gibi çoğalarak insana ulaşmasını ifade ediyor.
Kitaba yazdığı önsözde Duman ‒ki ben bu yazıyı şairin poetikası olarak algılıyorum‒ şiiri “yaratı-tasarım” olarak tanımlıyor. Şiiri yazan değil de, şiiri kuran olmayı yeğlediğini vurguluyor. En sağlam yapıyı inşa etmek için enerjiye, başka özel kaynaklara, en önemlisi de zamana ihtiyaç olduğunu söylüyor. Çünkü zaman, bir virgülün yerindeki ağırlığı belirleyebilir.
“Virgülle sağlanan bu iletişimde,” diyor Duman ve şöyle devam ediyor; “anlam, çağrışım, bellek, deneyim, ritim, ses varlığı, söz varlığı katmanlarıyla karşı karşıya kalırız.” Bu yaratı-tasarı, dilin kendi büyüleyici olanaklarını da görünür kılar. Matematiksel ve güzel Türkçe, bilim ve gönül ekseniyle kimi zaman salınır, kimi zaman boy gösterir. En güzeli de, tüm bunların şiirin her okurla ve okurun her okuyuşuyla kendini yeniden üretmesine olanak vermesidir. Okurun da şiirle birlikte her keresinde yeniden üremesine... Şiir okura geçer, okur şiire. Bu “geçişmek”, karşı karşıya gelinen bir şiirden, hatta sanat ürününden yalnızca “anlamak” beklentisinin doğurduğu sorunu daha en baştan çözer. (...)” (s. 9-10)
Nurduran Duman’ın poetikasıyla kurduğu şiir arasında güçlü bir tutarlık olduğunu düşünüyorum.
“ellerin şimdi daha mı fazla daha fazla kuşlar” (s. 27)
“duyduğuna açılıyorum dinlediğin hangi bulutsa ona
gözlerimi alıyor ne zamandır nasıl içinde bu ayna
kendimi beni gördüğünle giyiniyorum” (s. 27)
Duman bu kitapta yer alan şiirlerinde en çok ağaç sözcüğünü kullanıyor. “bir ağacın gövdesine yerleş de gör”, “ağacın gövdesine yerleş de dön hayrete”, “ağacın gövdesinden geçeceksin rüzgârın önüne”, “ağacın gövdesine yerleştin mi bilirsin rüzgârı”, “Ulu Ağaç Ailesi” şiirindeyse, “sarılıyorum kollarım yetmiyor yüzyılları kucaklamaya gövdesindeki” gibi dizeler var. Bunlar farklı şiirlerde geçen dizeler.
Bu dizelerde ağaç yalnızca bir doğa unsuru değil, şairin dünyayı algılama ve insanı konumlandırma biçiminin merkezindeki imgedir. Kökleriyle toprağa bağlı, dallarıyla göğe açılan bir varlık olarak, insanla evren arasında bir eşik görevi görür. Özellikle “ağacın gövdesine yerleş de gör” dizesiyle başlayan çağrı, okuru ağaca dışarıdan bakmaya değil, onun içinden dünyayı deneyimlemeye davet eder. Ağacın gövdesine yerleşen kişi, elmanın düşüşünü, rüzgârın geçişini, dünyanın soluğunu başka türlü algılar. Burada ağaç bir gözlem noktası değil, bir bilinç halidir; insanın doğayla yeniden akrabalık kurmasının imkânıdır.
“Ulu Ağaç Ailesi”ndeki “sarılıyorum kollarım yetmiyor yüzyılları kucaklamaya gövdesindeki” dizesindeyse, ağaç zamanın taşıyıcısına dönüşür. Gövdesindeki halkalarla yüzyılları saklayan ağaç, bireysel ömrün çok ötesine uzanan bir hafızayı temsil eder. Bu nedenle, Duman’ın şiirlerinde ağaç yalnızca yaşayan bir varlık değil; belleğin, sürekliliğin, dayanışmanın ve dünyanın nefes alışının simgesidir. Şairin doğaya bakışı da tam burada belirir: İnsanı merkeze koyan değil, insanı büyük canlılık ağının bir parçası olarak gören bir bakış.
Kitaptan bana kalansa, insanın dünyadaki yerini yeniden düşünmeye çağıran şu soru:
“dünya soluk alır mı
ağaç vermese soluk?” (s. 46)