Müge İplikçi:
“Kurgu ile gerçek arasındaki mesafe, aslında bir ayna mesafesidir.”
Müge İplikçi ile son romanı Sahte Cennetten Kaçış'a ve romanın temalarına dair: Kadın dayanışması, bellek ve hatırlama, mekânın psikolojik işlevi, günümüz Türkiye’sinde ve küresel ölçekte artan otoriterleşme eğilimleri...
Müge İplikçi
Sahte Cennetten Kaçış, “hakikat” ve “iç ses” arayışını merkezine alan bir roman olarak ön plana çıkıyor. Bu hakikat arayışı, özellikle de “hakikat-sonrası” çağda daha da derin bir karşılık buldu kendisine. Öncelikle bu romanın temel fikri sizin için nerede gelişti? Hakikat, bu romanda kendisine nasıl bir karşılık buldu?
Romanın temel fikri, “hakikat-sonrası” çağda insanın içsel ve sosyal gerçeklikler arasında sıkışıp kalmasından doğdu. Buradaki en fişekleyici yan tutsaklık fikriydi. Özellikle de gönüllü kurban olma fikri.
Hakikat ise bu romanda, kişinin özgür iradesini ve vicdanını kaybetmeden bulabileceği içsel bir yol olarak karşılık buluyor diyebilirim; bir illüzyonla gerçek arasındaki mücadele. Bu mücadeleyi aktarırken okurla birlikte hareket etmek istedim. Onunla birlikte kaygılanmak, daralmak ve sonunda karanlık da olsa bir umut ışığıyla soluklanmak…
Romanın başlığı birçok açıdan ilgi çekici, özellikle de temel izlekleri düşünüldüğünde. Sözgelimi Hasan Sabbah’ın Alamut’u, cennet illüzyonu ve din üzerinden kandırma gibi birçok mesele bu başlık ve ana izlekler üzerinden benim zihnimde kendisine karşılık buldu. Başlık sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor? “Sahte cennet” nasıl var oldu?
Başlık, modern zamanların “sahte cennetlerini” –yani insanları manipüle eden ideolojik, dini ya da psikolojik tuzakları– sorgulamayı hedefliyor. Haklısınız; Alamut metaforu, bugünün manipülatörleriyle örtüşüyor. Hassan Sabbah’ın manipülasyon yeteneği, o yeteneği besleyen zekâsı… Hepsi etrafımızda geziniyor. Buna ek olarak özlemi çekilen sahte cennetler ise, insanın korkuları, yalnızlığı ve aidiyet ihtiyacından beslenerek var oluyor. Oradan kaçış mümkün mü sorusunu da hep düşündüm aslında kitabı yazarken.
Henüz genç iki yeni muhabir olan Selin ve Handan, “İlmi Hoca Tarikatı” üzerine hem merak dolu hem de mesleki bir araştırmaya girişirler ve işin içerisine girdikçe kendilerini bambaşka sularda yüzerken bulurlar. Burada yakın dönemde Türkiye’de çokça tartışılan tarikat meselelerinin de izini görüyoruz. Peki hikâye sizin için nerede ve nasıl başladı? Selin ve Handan’ın yolları bu tarikatla nasıl kesişti?
Hikâyenin başlangıç noktası, Türkiye’deki tarikat tartışmalarının bireylerin yaşamlarını nasıl derinden etkilediğini gözlemlemekle ilgili. Benim, Selin ve Handan’ın yolu, merak ve mesleki sorumlulukla kesişti; ama asıl kesişme, bu yapıların kadınları nasıl dönüştürdüğünü keşfetmemizle oldu. Özellikle Handan’ın çabasını hatırlarken çok farklı bir duyguya kapılıyorum. O birçok kişinin yapamayacağını yaptı; arkadaşına gerçekten sahip çıktı. Üstelik bunu kalben yaptı. İnanarak ve kimseye bir şey kanıtlama ihtiyacı duymaksınız. Kısaca gerçek iyilikle yola çıktı.
Selin, kendi sesini bulmaya çalışan ve geçmişiyle yüzleşen bir figür. Selin karakterini geliştirirken en çok hangi insani çelişkilerden yola çıktınız?
Selin’in çelişkileri, modern bir kadının geçmişle gelecek, özgürlük ile aidiyet, kişisel hakikat ile sosyal baskılar arasındaki gelgitlerinden yola çıkıyor. Onun “iç sesini” bulma çabası, bu çelişkilerin ürünü. Buldu mu noktasında ise bir cevap veremiyorum. Verdiği mücadele önemliydi benim için.
Romanda Handan, Melike, Suna gibi karakterler aracılığıyla geliştirilen güçlü bir kadın dayanışmasından da söz edilebilir. Kadın dostluğunu bu kadar merkezi bir noktaya yerleştirmenizdeki temel düşünce nedir?
Kadın dayanışmasını merkeze almamın nedeni, gerçek hayatta kadınların birbirini güçlendirmesinin, manipülatif sistemlere karşı en etkili direnç biçimi olduğunu düşünmemdir. Handan, Melike, Suna – her biri farklı bir kadınlık deneyimini temsil ediyor ama dayanışma, onları hakikat arayışında birleştiriyor. Onları birbirinden uzaklaştıran, birbirine düşüren temel nedenin sistemin eril çarkları olduğuna inanıyorum. Buna yenilen çok kadın tanıyorum ama yenilmeyenleri de tanıyorum! İşte onlar, asıl onlar dünyayı kurtarabilir. Sadece bu kitabımda değil, hemen hemen bütün kitaplarımda altını çizdiğim en temel husus budur.
Edebiyat ile toplum arasındaki girift ilişki birçok açıdan üzerine konuşmaya değer bir konu. Edebiyatın topluma dair yansıttıkları, söyledikleri, yazarın bakışı bu açıdan çok kıymetli. Öte taraftan sizin birçok romanınızda toplumun, halkın, sosyal yaşantının farklı yönlerinin görünür olduğunu söylemek mümkün. Sizin için edebiyat, topluma dair ne söyler ve kurgusal gerçeklikle gerçek dünya arasında nasıl bir mesafe üzerinden hareket eder?
Çok net: Edebiyatın topluma dair söylediği, insanın görünmeyen içsel ve sosyal gerçekliklerini “kurgusal gerçeklik” içinde somutlaştırmaktır. Kurgu ile gerçek arasındaki mesafe, aslında bir ayna mesafesidir. Ve okur, gerçeği bu aynada daha net görür. Elbette bunu görmeye niyet etmişse.
Romanda söz konusu tarikata üye olan Yaşar, özellikle Selin için sadece bir araştırma konusu olmaz, ona ve geçmişine dair yeni birtakım yüzleşmelerin önünü açar. Bu noktada Yaşar’ın gerek tarikat gerekse Selin için bir merkez nokta olarak işlevsel bir yerde durduğu söylenebilir mi? Yaşar, okura tam olarak nasıl bir tablo sunar?
Yaşar, hem tarikatın çekici yüzü hem Selin’in geçmişinin bir parçası. O, okura “sahte cennetin” sıradan, sempatik, insani görünen bir temsilcisini sunar; manipülasyonun en etkili biçiminin “sevgi” ve “sıcaklık” maskesi altında olduğunu gösterir. Ancak o da diğerleri gibi yaralıdır. Bunu atlamamak lazım. Romandaki bütün karakterlerin yaralı olduğunu hissettirmek istedim. Yaralı ve bu yüzden tehlikeli! Yaşar en tehlikelilerinden – elbette.
Sahte Cennetten Kaçış’ı bir “kaçış” hikayesi mi, yoksa bir “yüzleşme” romanı olarak mı görmek gerekir? Burada nasıl bir ayrım üzerinden hareket edilebilir?
Roman hem kaçış hem yüzleşme. Kaçış, sahte cennetten; yüzleşme, kişinin içindeki hakikatle. Ayrım, kaçışın fiziksel, yüzleşmenin psikolojik olmasında. Genel olarak bakıldığında Sahte Cennetten Kaçış, okuru, “görünür gerçekler” ile “içsel hakikat” arasında bir yolculuğa davet ediyor diyebilirim; kadın dayanışmasıyla, dilin manipülasyonuyla, sevgi maskesiyle ve kaçış-yüzleşme dengesiyle…
Tarikatın “sevgi maskesi” altında kurduğu kontrol mekanizması, modern toplumun başka alanlarıyla da ilişkilendirilebilir mi?
Sevgi maskeli kontrol, modern toplumda siyaset, medya, reklam, sosyal medya ilişkilerinde de görülür. İnsan, duygusal bağlarla çok rahat ve kolayca manipüle edilebilir. En sakınılması gereken husus.
Romanda tarikat yapıları üzerinden bireyin hakikatten koparılması ve yeniden hakikate yönelmesi meselesi de önemli bir yer tutuyor. Bu noktada edebiyat, hakikati görünür kılma konusunda nasıl bir işlev üstleniyor?
Çok önemli bir husus bu! Edebiyat, hakikati görünür kılarken, onu soyut bir kavram olmaktan çıkarır, karakterlerin yaşadığı somut bir mücadele alanı haline getirir. Kısaca hakikati “hikâyeleştirerek” anlaşılır kılar. Bu anlama hali ise paha biçilmezdir. Romanda sürekli olarak Margaret Atwood ve Damızlık Kızın Öyküsü’ne yapılan yapılan atıf biraz da bu yüzdendir. Orada anlatılanların Selin’in mücadelesine ciddi bir katkı sağladığına inanıyorum. Elbette Handan’ın da.
Romanda iktidarın yalnızca fiziksel değil, dil ve hafıza üzerinden de kurulan bir mekanizma olduğu hemen fark ediliyor. Bu noktada dilin bir iktidar aracı haline gelmesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dilin iktidar aracı olması, tarikatın –ve genelde ideolojik sistemlerin– kendi jargonuyla düşünceyi yeniden şekillendirmesiyle ilgili. Dil, hafızayı ve gerçeği yeniden kodlayarak iktidar kurar. Çok bilinen bir gerçektir bu. Dil en büyük iktidar aracıdır. Bu yüzden Frekans Odası’nı kitaba yerleştirdim. Uçuk kaçık bir yer fikri gibi gözükse de yaşamlarımızdaki olup bitenlerin bir metaforudur orası. Gündelik yaşamlarımızdaki sosyal medyanın işlevi biraz da budur. Öyle değil mi? Medyanın yaptığı da budur. Reklam dilinin de… Ve daha neler neler…
Son olarak Selin ve Handan’ın gazeteci olması, hakikat arayışı ile mesleki sorumluluğu birleştiren bir izleği de beraberinde getiriyor. Peki siz gazetecilik ile edebiyat arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Kanımca gazetecilik ve edebiyat, hakikat arayışında benzerdir ama edebiyat, gazeteciliğin “olmuş” gerçeğinden,“olabilecek” gerçekliğine geçer; insanın içsel motivasyonlarını daha derinden işler. Mercek altına aldığımızda Selin ve Handan’ın gazeteciliği, mesleki bir araçtır; ama romanın edebi dili, onların içsel yolculuğunu anlatmanın aracıdır.