Jorge Ibargüengoitia’nın Ölü Kızlar’ındaki Blanca’nın hikâyesi doğrudan şiddetin en karanlık sahnesiyle değil, Ticomán’ın yanıltıcı sükûnetiyle başlar. Romanın onuncu bölümünde geçen Blanca’nın hikâyesinde Ticomán adındaki bu yerleşim yerinin huzura ve dinginliğe kapı aralayan çağrışımında beyaz ve gevşek kum, denize açılan ama denizle sahici bir temas kurmayan bir kıyı; yakacak odun toplayan, birbirine benzeyen hayatların ağır ritmi vardır. Sırtları denize dönüklerin yaşadığı, kimsenin denize girmeye cesaret edemediği bu yerde Blanca henüz tekil bir figür değildir; kalabalığın içindeki adsız kişilerden biridir. Bu yüzden bu ilk sahne masumiyetin değil, ayırt edilmemişliğin sahnesidir. Beden henüz bakış tarafından seçilmemiş, henüz kusur üzerinden okunmamış, henüz pazarlığın diline çekilmemiştir.
Ne var ki, Ocampo Panayırı’yla birlikte, bu ayırt edilmemiş beden birden ticaretin ve bakışın içine çekilir. Tütsüler, mumlar, atlar, öküzler ve kadın… Roman kutsal olanla metayı aynı sahnede birbirine sürter. Blanca daha burada, henüz on dört yaşındayken bir hayat olarak değil, dolaşıma sokulabilir bir varlık olarak belirir. Baladrolar onun bedenini incelerken tek kusur olarak dişlerindeki lekeyi görürler; pazarlık oradan açılır. Bu an, Foucault’nun tarif ettiği uysal beden fikrini hatırlatır: “Boyun eğdirilebilen, kullanılabilen, dönüştürülebilen ve geliştirilebilen beden uysaldır.”[1] Blanca’nın bedeni daha yolun başında yaşantının taşıyıcısı olmaktan çıkarak üzerinde işlem yapılabilir bir yüzeye dönüşür. Baladroların aşama aşama uysallaştırdığı bir bedene sürüklenir. İktidarın beden üzerindeki yetkesi belirginleşir.
Romanda Blanca yalnızca edilgin bir kurban olarak kurulmamıştır. Satılmış, satın alınmış, sürüklenmiş olmasına rağmen, o aynı zamanda isim değiştiren, hikâye kuran, farklı erkeklere farklı yüzler sunan bir figürdür. Birine suskunluk, bir başkasına uydurulmuş bir geçmiş, bir diğerine beklediği türden bir kadın verir. Bu özgür bir çoğulluk değildir; başkalarının arzusuna göre biçim değiştirmek zorunda kalan, parçalı bir özneliktir. Blanca’nın bedeni yalnızca kullanılan bir beden değil, aynı zamanda sürekli yeniden yazılan bir anlatı yüzeyidir.
Tam da bu yüzden dişlerin geri dönüşü çok önemlidir. Başta lekeli oldukları için fiyat düşürmeye neden olan dişler, yıllar sonra Blanca’nın kendine tanıdığı tek lükse dönüşür. (Dört üst kesici dişini altınla kaplatır.) Bu küçük parıltı estetik bir dokunuştan evvel dönüşümün ve direnişin somut göstergesidir. Derinde bedene yeniden sahip çıkma çabası vardır fakat Bartky’nin söylediği gibi, “Kadın bedeni aynı zamanda süslenmiş bir yüzeydir”;[2] bu sebeple kadın bedeninin süslenişi de başlı başına disiplinin bir parçası olarak Blanca’nın bu eyleminde kendini ‒var etmeden önce‒ göstermektedir. Blanca’nın altın dişleri bu nedenle iki yönlüdür: Hem lekelenmiş bedene karşı küçük bir kendilik imajıdır hem de çok geçmeden sökülüp satılabilecek bir değere dönüşecek süslenmiş yüzeyin karanlık işaretidir.
Blanca’nın hastalığıyla birlikte beden üzerindeki tasarruf daha da görünür hale gelir. Hamilelik ve sonrasında gelişen ‒Kurukafa öncülüğünde karapelin ve sedefotu karışımlarının olduğu‒ bitkisel düşürme girişimleri, başarısız kürtajın neden olduğu durdurulamayan kanama, felç, sanatoryum, masraflar, sahte akrabalık kayıtları ve nihayet unutuluş. Burada beden artık arzunun değil, idarenin konusudur. Kimin adına yatırıldığı, faturayı kimin ödeyeceği, tedavisinin sürüp sürmeyeceği, nerede tutulacağı ve ne zaman geri alınacağı hep başkaları tarafından belirlenir. Bartky’nin Foucault’yu kadın bedeni üzerinden keskinleştiren okuması burada özellikle açıklayıcıdır: Tahakküm nötr değildir; daha baştan kadın bedenini tasarrufa açık, incelenebilir ve kullanılabilir bir nesne olarak kurar. Blanca’nın bedeni de tam bu çizgide ilerler: Satılır, kullanılır, dönüştürülür ve her şey bittiğinde cari hesaplamaya konu olur.
Felç ve deformasyonla birlikte, özne kendi yüzünden ve sesinden çekilir gibidir. Zampara’nın karşısında bulduğu kişi artık tanıdığı kadının “gölgesi bile değildir”; Blanca’nın konuşması anlaşılmaz hale gelir, bir tarafı işlemez, dili bedenin gerisinde kalır. Scarry’nin deyişiyle, acı bir nevi “çığlıklar ve iniltilerin dil-öncesi haline geri dönüş”[3] durumunu doğurur; yani dili geriye itip insanı sözcük öncesi bir düzleme sürükler. Blanca artık kendini hikâyelerle çoğaltan kadın değildir; bedeni, konuşmanın yerini almaya başlamıştır. Romanın sertliği de burada yoğunlaşır. Başkalarının kaydı, kararı ve masraf hesabını konuşmaya devam ettiği bir zaman diliminde, Blanca kendi sesini yitirmiş, iktidar nezdinde âtıl kalmaya evrilmiştir.
Bununla birlikte, tam da bu çöküş ânında son bir direnç belirir. Arcángela ekonomik sıkıntıya çare olarak Blanca’nın altın dişlerini söküp satmak ister; çünkü artık hiçbir şey çiğneyemeyen bu bedenin o dişlere “ihtiyacı” kalmadığını düşünür. Blanca ise çenesini öyle sıkı kapatır ki, Arcángela vazgeçmek zorunda kalır. Konuşması çözülmüş, yüzü bozulmuş, etrafın onu çoktan gözden çıkardığı bir dönemece gelinmiştir, fakat Blanca’nın son hamlesi sözde değil, ağzını kapatışında belirir. Belki de romanın en sarsıcı anlarından biri budur: Öznenin son direnci dilde değil, dişte gösterir kendini.
Ne var ki, bu direniş de Blanca’yı kurtarmaz. Roman burada bakım ile işkenceyi birbirine karıştıran daha karanlık bir evreye geçer. Masalar birleştirilir, hasta soyulur, bağlanır, sıcak metal plakalar felçli tarafa bastırılır; çığlık artık sözden daha “anlamlı” sayılır, ardından bilinç kaybı gelir. Dudakların arasından akıp giden kola, deriye yapışan battaniye ve kaçınılmaz ölüm… Foucault’nun disiplin düşüncesi burada grotesk bir biçimde geri döner: Beden yalnızca yasakla değil, düzeltme, iyileştirme ve yönetme iddiasıyla da zapt edilir. Blanca’nın bedeni artık kendisi için değil, onun üzerinden karar verenlerin mantığı içinde şekillenmiştir.
Ölümden sonra ise beden üzerindeki tasarruf sona ermez; yalnızca biçim değiştirir. Blanca’nın ev içine gömülmüş cesedine ulaşıldığında ortaya çıkan şey yalnızca işlenmiş bir suç değil, mekânın içine yerleştirilmiş bir iktidar düzenidir. Ceset dışarıda değil, içeridedir; kamusal alanda değil, ev içi karanlığın çekirdeğinde saklanmıştır. Yüzbaşı Bedoya’nın bedenin çöpe atılmasını ve köpeklerin onu yemesini önermesi de bu yüzden yalnızca zalimlik değildir. Kadın bedeninin işlevini kaybettiği anda nasıl “atık” kategorisine geçirildiğini gösterir. Ceset burada yas tutulacak bir beden değil; sınırları bozan, saklanması, atılması, ortadan kaldırılması gereken bir nesne; temiz ve güvenli alana sirayet eden bir ceset olarak iğrençliği bulaştıran şeydir.
Bu yüzden Blanca’yı romanda yalnızca acı çeken bir figür olarak okumak eksik kalır. Onun bedeni roman boyunca tek bir statüde kalmaz; el değiştirir, anlam değiştirir, işlev değiştirir. Önce pazarlık konusu olan lekeli dişlerle beden kendini kusur üzerinden tanımlar; sonra altın dişlerle kendine küçük bir kendilik imajı eklemeye çalışır. Hastalıkla birlikte bu kez bakım, masraf ve tedavi dili içinde yeniden kuşatılır; ölümden sonraysa gömülen, saklanan, sökülüp satılmak istenen, nihayet çöpe atılması dahi düşünülebilen bir kalıntıya dönüşür. Blanca’nın hikâyesindeki dehşet yalnızca onun maruz kaldığı şiddette değil, bedenin bu kadar farklı rejim arasında dolaştırılabilmesindedir. Arzu nesnesi, kazanç kaynağı, bakım nesnesi, masraf kalemi ve atık… Roman aynı bedenin bu kategoriler arasında ne kadar kolay yer değiştirebildiğini gösterir.
Son kertede Blanca, Ölü Kızlar’da bireysel bir trajedinin kahramanı olmaktan çok, kadın bedeninin iktidar tarafından nasıl okunup işlendiğini açığa çıkaran bir düğüm noktasına dönüşür. Onun başına gelenler, bedene yönelen şiddetin yalnızca dışsal ve ani olmadığını; bakış, pazarlık, süsleme, tedavi, saklama ve bertaraf etme gibi aşamalar boyunca kurulduğunu görünür kılar. Belki de bu yüzden Blanca’nın en trajik yanı ölümü değildir. Asıl trajedi, bedeninin daha yaşarken kendi anlamından koparılması, başkalarının tasarrufuna açılması ve sonunda kendisine ait olmaktan çıkmasıdır. Romanın karanlık bilgisi tam da burada yatar: Nüfuzsuz bedenler önce kullanılabilir kılınır, sonra yönetilir, en sonunda da insanlıklarından eksiltilerek ortadan kaldırılır.
NOTLAR
[1] Michel Foucault, Discipline and Punish: The Birth of the Prison, transl. Alan Sheridan, Second Vintage Books Edition, New York, May 1995, s. 136.
[2] Sandra Lee Bartky, Foucault, Femininity, and the Modernization of Patriarchal Power, Hypatia, 3(3), 61-86, s. 31.
[3] Elaine Scarry, The Body in Pain: The Making and Unmaking of the World, Oxford University Press, 1985, s. 6.