• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Polemikçimizin yeni salvosu

“Yücel Kayıran, son çeyrek yüzyıldır şiir alanının birkaç öncüsünden biri. Poetikası ve esas olarak hayli geniş olan “felsefi şiir” kavramına kazandırdığı özgül anlam küçümsenebilecek gibi değil. İddiacılığa hiç ihtiyacı yok, ama şiir dışı yazıları iddia kipiyle dolu.”

Orhan Koçak / Vasili Kandinski, Bir Daire İçinde Daireler, 1923 / Yücel Kayıran

NECMİYE ALPAY

@e-posta

TARTIŞMA

12 Haziran 2025

PAYLAŞ

Geçenlerde Murat Belge, “Politik/Apolitik” başlıklı yazısında, “’Sosyalist siyaset’ yapmak” diyordu, “her şeyden önce, ‘kalabalık’ olmayı gerektirir. Bunun da koşulu, anlayışlı olmak, ‘geçimsiz’ değil ‘geçimli’ olmak, sabırlı olmak gibi özellikler edinmektir.”

Belge’nin bu argümana gerek duymasının nedenleri arasında Orhan Koçak’ın neredeyse ilke düzeyine çıkardığı “geçimsizlik” savunusu var mıydı bilmiyorum, yazısında bu yönde yorumlanabilecek dolaysız bir gönderme yok; ancak, kullandığı ve tırnak içine aldığı “geçimsizlik” sözcüğü, belki de algıda seçiciliktir, dikkat çekiyor. Şu içinde bulunduğumuz antifaşist ittifak ihtiyacı ve muhalefetin ittifaktaki sorunları açısından Belge’nin önerisi pek yersiz sayılmaz. Buna karşılık, her düzey ve düzlemdeki eleştiri ihtiyacı ortadan kalkmış gibi de yaşayamayız.

Orhan Koçak, öncelikle edebiyat ve dolaylı olarak da genel anlamıyla siyaset bağlamında, sakınmasız geçimsizliğine devam etmekte kararlı gibi, uyarmaktan çok kasıp kavurmak yolunu seçiyor, “dostum” dediklerini bile.

Okur, aktif okur ya da eleştirmen, yüksek beklentiler yönelttiği bir kişide ya da yapıtta yakıştıramadığı kusurlar bulduğunda, beklentisinin yüksekliği ölçüsünde düş kırıklığına uğrar. Bu kırıklıkla hırçınlaşması, bizim kuşağın deyimiyle “çamura yatar”casına cümleler döşenmesi işten bile değildir. Sonuçta eksiği ve fazlasıyla çarpıcı bir polemik başlar. Böyle özetlenebilecek bir olgu türünün bizdeki, yani Türkçe edebiyattaki son şampiyonu Orhan Koçak.

Şampiyonun yeni salvolarından biri “Makas açılırken” başlıklı yazısıydı, hedefi ise şair, felsefeci, poetika yazarı Yücel Kayıran, daha doğrusu Kayıran’ın Felsefi Şiir adlı kitabının 4. baskısı...

Polemik, şairin “Olanakta sabotaj” başlıklı yanıtıyla harlanarak bir tür Hadron çarpışması gibi, niyetlenmiş olunabilecekten fazlasını ortaya koydu. Ben biraz bu “fazla”nın üzerinde durmak istiyorum.

Koçak, Kayıran’ın adı geçen 4. baskı’daki “Eşik-Söz”ün daha ilk cümlelerinde göze çarpan “’övüngen’ tınılı öz-takdim”i fark etmiş, insafsızca üzerine gitmektedir. Canı sıkılmıştır bir kere; Kayıran “Bir poetika kitabının dördüncü baskıya ulaşması şiirimizin tarihinde pek ender rastlanan bir durumdur” diye yazmışken Koçak buradaki “pek ender”i “çok ender”e çevirir ve yekten ironik, üsttenci bir dille saldırıya geçer: “Öyle mi, sahiden çok ender mi, ne kadar ‘çok ender’?” Saldırı uğruna, alıntı adabını bir kenara bırakmıştır. Yukarıda “fazla” dediğim içerik de polemiğin kritik boyutlarından biri olarak kendini göstermeye bu noktada, yani Koçak’ın alıntıladığı metne sadık kalmadığı anlarla başlar. Bence bu “övüngen” sıfatını kullanmakta haklıdır Koçak. Kişisel olarak, Kayıran’ın o “dördüncü baskı” cümlelerini, yanıt yazısının 1 no.lu dipnotunu ve Edip Cansever’in kitabıyla fotoğraf çektirmiş olmak/olmamak yarıştırmasını yazmamış olmasını dilerdim. İnanılması zor bir çocuksuluk göstergesi çünkü o kısımlar. Benmerkezciliğin şaşırtıcı dereceleri.

Koçak’ın yazısını ilk okuduğumda, alıntıların aslına uymayabileceği aklımdan bile geçmemişti; Koçak kıratındaki yazarların alıntı, çeviri vb. sadakatleri elde bir değil midir zaten? Ne yazık ki bu kez durumun böyle olmadığını ve yukarıdaki örneğin her yazıda olabilecek tekil dikkatsizliklerden sayılamayacağını Kayıran’ın yanıt yazısından anladım. Hatta, Kayıran’a gıyabında ayıp etmek pahasına Felsefi Şiir’i açtım ve söz ettiği alıntıları bir bir kontrol ettim. Evet, Koçak yer yer savruk davranmış. Sayfa numaralarını vermekte kusur etmese de, alıntıladığı metne sadık kalmak gereğini duymadığı yerler var. Bu bapta önemli bir sorun, “poetik” sözcüğüyle ilgili:

Kayıran’ın kitapta “şiirimizdeki poetik değişim” dediği yeri Koçak “Şiirimizdeki ‘şiirsel’ değişim”e çeviriyor ve ona göre yorumluyor. 2 no.lu dipnotunda şöyle diyor Koçak:

Düpedüz “şiirsel” anlamına gelen bu “poetik” sözünün yalnızca son yıllara ait bir özenti ve temelde bir güvensizlik/yetersizlik işareti olup olmadığını hep merak ettim. Ama burada Kayıran herhalde “şiirimizdeki şiirsel değişim” gibi bir saçmalıktan kaçınmak için tercih etmiş Frenkçe terimi. Ama yaşını başını almış bazı şair ve eleştirmenlerin de sürekli bu sözcüğe müracaat etmeleri biraz düşündürücü: İlgilendikleri nesneye (şiire) fazladan bir hale, bir “aura” kattıklarını mı sanıyorlar? 

“Poetik” sözcüğü Türkçeye Batı dillerinden geldi ve Aristoteles dedemizden kalma, ad türünden bir sözcük olan “poetika”yla aynı anlam alanına yerleşti, yani “[b]ir şairin sanat anlayışının açıklandığı metin” olarak tanımlandı. Son yıllarda pek çok şair ve yazar gibi Yücel Kayıran da sözcüğü bu anlamıyla kullanıyor.

Küresel dil İngilizcede “poetic”, ‘şiirle ilgili’ anlamına geliyor. Türkçede yerine göre, ‘şiirsel’ ya da ‘şairane’ diye karşılanabilir. “Poetik” ile “poetika”nın İngilizcesi ise “poetics”. İngilizcedeki bu tür “s”ler karışıklık yaratmaya çok müsait. Orhan Koçak da karıştırmış olabilir mi? Her durumda asıl karışıklık tehlikesi “şiirsel”de yatıyor. Türkçede “poetik/a” sözcüğünün ilk belirdiği yıllarda karşılık olarak “şiirsel” diyenler oldu. Hâlâ da rastlanabiliyor bu kullanıma. Örnek, Gökhan Cengizhan’ın Kayıran’la ilgili yazısından olsun: “Kayıran’daki politik çizgiyi fazlasıyla göz ardı ettiğini düşündüğüm bu eleştirilerin, ele alınan şiirseli bütün öğeleriyle kavrayamadığı...” Burada Cengizhan’ın “şiirsel” sözcüğünü “poetik/poetika” anlamında kullandığı açık. Yine de, bu anlamdaki “şiirsel”, belki de çiftanlamlılıktan kaçınmak için, gitgide daha az kullanılıyor. “Poetik” ve “poetika” daha yaygın ve diğer sanat dalları için de kullanılabiliyor.

Koçak, Kayıran’ın yazısındaki “filozofik”e de takılmış. Söylemeyeyim diyordum ama, işi eğlenceye vurmuş gibi; değilse, düşüncesi gereği bu kadar çok “felsefi” demek zorunda olan bir yazarın bir iki yerde bu kakışmadan kurtulmak için başka bir sözcük araması anlaşılmaz sayılmamalıydı.

Kayıran’ın andığım yazısında aktardığına göre Koçak yıllar önceki bir yazısında da Kayıran’ın gazetede yayımlanmış olan “Ben Spinozacıyım” sözüne gerçekte olmayan bir “galiba” sözcüğü ekleyerek yorumunu o “galiba”nın üzerine bina etmiş... Şimdi Kayıran bütün bu savruk salvoların kendisine yönelik kişisel bir nefretten kaynaklandığını düşünüyor: “Koçak’ın benden bu denli nefret ettiğini bilmiyordum. Metnindeki ses tonu çok açık” diye yazıyor.

Bence öyle değil. Koçak başka yazarlara karşı da aynı dil düzeylerine başvurabiliyor. Dolayısıyla “nefret” açıklaması yerinde gibi görünmüyor. O kırıp döken tavırları esas olarak bir sarsma, kışkırtma (facebook diliyle söylersek, dürtme) ilkesi uğruna takınıyor da olabilir. “Geçimsizlik” kavramının Koçak’taki tezahürü bir eleştirel mesafe yaratma güdüsünden kaynaklanmış olamaz mı sorusu da meşrudur belki. Bununla birlikte, duruma ille de olumsuz bir açıklama arayacaksak ve yorgun bir mükemmeliyetçilikten kaynaklanan asap bozukluğu demekle yetinmeyeceksek, otoriter söylemden de söz etmemiz gerekir. Eleştiri dediğimiz üstdil bazen üsttenci ya da otoriter bir hal alabiliyor.

Gerçekten de, yorumcu için önemli tehlikelerden biri, bir “nokta” yakalamanın verdiği ivme fazlalığıyla tartısının şaşması olabiliyor. Bu seferki olayda Kayıran şanslı bile sayılabilir, zira Koçak, koca koca şairleri bir kalemde, hatta bazen birkaçını yek kalemde harcarken Kayıran’a uzunca bir yazı ayırmış. Harcadıklarını da, dediğim gibi, aslında önemsediği için harcamış olabilir. Geçmeden söyleyeyim, Koçak’ın salvoları, benzetmek gibi olmasın, bana 12 Eylül döneminde Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi TKP toplu davası heyetinin başkanını hatırlatıyor. Başkan duruşmada kimi azarlarsa, o gün o sanığın tahliye edileceğini anlardık. Şaşmazdı bu tahminlerimiz.

Bu polemikte bana çarpıcı gelen diğer “fazla”, Kayıran’daki “ben” fazlalığı oldu. Daha doğrusu, zirveye yukarıda andığım çocuksuluk göstergeleriyle çıktığı benmerkezcilik fazlalığı.

Okurları bilecektir: Kayıran’da “ben”, şiiri söz konusu olduğunda bütünüyle kendine özgü bir “tinsel evren”in dinamosudur. Şiir dışı yazılarının ise, Orhan Koçak’a yanıtından da görüldüğü üzere, neredeyse mesafesiz belirleyicisi.

Ancak ilginçtir, Kayıran bu dış “ben”inin tarihsel-toplumsal gerçekliğini şiirinin temeli kılmayı başarmıştır. Başarı diyorum, çünkü şiirinde böylece oluşan “ben”in yarattığı atmosfer, şiir dışı metinlerindekinden farklıdır. Yalnızca persona konumundan değil, içeriğin getirisinden de kaynaklanmaktadır bence bu fark. Şiirlerinde bir açıdan fenomenolojik denebileceğini sandığım bir süreç içinde, “ben’ini izleyen (şairin “ben”inden de farklı) bir ‘ben’” konuşmaktadır sanki, kendi “ben”ini ikinci bir kişinin “tin”ini izlercesine saygıyla, neredeyse huşu içinde izler. Şiirini şiir yapan o “ben”i öylece kabullenmiş ve şairlik ömrü boyunca bir aşamada o iç “ben”in “merkez”inden ağır ağır çıkışa doğru, ama yine “o”nun gösterdiği tarihsel yoldan yürümüştür (Stasis)...

Bu özgül başarı, şiir dışı “benmerkez”inden mutlak bir biçimde bağımsız olamaz elbette. Oradaki, yani şiirin dışındaki benmerkezcilik, “içeri”ye her durumda sızacaktır. Ancak, şiirine değil, Felsefi Şiir’dekiler gibi poetik metinlerine. Keşke daha geniş çerçeveleri de kapsayabilse ve kendisine daha eleştirel, daha az iddiacı gözlerle bakabilse.

Geçenlerde bir vesileyle Orhan Kahyaoğlu için söylediğim üzere Yücel Kayıran da düşüncesini ortak bir söylemin belirleyiciliğinden çok kendi zihninin derinliklerinde oluşan, bu nedenle de derdini kendine özgü sözcük seçimleriyle dile getiren düşünürlerden. Şiir dışı yazılarında sözcük seçimlerinden başka, tekrarları ve sözdizimiyle de rahatsız edici bir dil bu. Sözcelerini herhangi bir “ideal okur”un gözüyle denetim altında tuttuğunu sanmıyorum. Zihninde oluşan fikri özensiz, ama aynı zamanda özentisiz ve olabildiğince isabet arar bir biçimde dile getiriyor, ama isabetin ölçüsü yine kendisi, belki bir de Sanata Felsefeyle Bakmak’ın yazarı hocamız, Kayıran’ın hocası Ioanna Kuçuradi.[*]

Aslına bakılırsa Yücel Kayıran, son çeyrek yüzyıldır şiir alanının birkaç öncüsünden biri. Poetikası ve esas olarak hayli geniş olan “felsefi şiir” kavramına kazandırdığı özgül anlam küçümsenebilecek gibi değil. İddiacılığa hiç ihtiyacı yok, ama şiir dışı yazıları iddia kipiyle dolu. Alıntıları bazen kaynaksız. Örneğin, Felsefi Şiir kitabında Mallarmé’nin ünlü sözünden başka, “kavramlarla şiir yazılmaz, şiir kelimelerle yazılır” şeklinde, kime ait olduğu belli olmayan bir alıntı daha var...

Orhan Koçak’a dönersek, gülü yeniden tarife herhalde hacet yok. Bizim buralarda çoktandır bir baş polemikçiye ihtiyaç vardı. Ve çoktandır hemen her şair ya da yazarın gönlünde onun tarafından görülme arzusu yatıyor. Kolay yük değil. Beğenmediğine saldırıyor. Bazen beğenilmeyen de saldırıyor. Geçimsizliğiyle çok yaşasın. Yazısının sonundaki Gülten Akın’lı uyarısında o kadar haklı ki.  

 

NOT: Alıntı konusunun açılmasını fırsat bilip bir karışıklık olayına daha değineceğim. Buzdokuz dergisinin Ocak-Şubat-Mart 2025 tarihli sayısında (no. 25) yayımlanan Aytuğ Kargı imzalı, “Orhan Kahyaoğlu şiirinde cazın ritmik görünümü” başlıklı yazının sonlarına doğru, benim Kahyaoğlu’nun şiiriyle ilgili “Başka bir lir” başlıklı yazımdan da söz edilen iki paragraf var, alıntı olanla olmayanın ortaya karışık sunulduğu iki paragraf. Kargı o bölümde, “Tacize Uğrayan; Anlam” ve “Tacize uğrama” biçiminde tırnak içine de aldığı bir “taciz” kavramı kullanıyor. Bu kavramın ve oradaki “taciz”li sözcelerden hiçbirinin bana ait olmadığını belirtmek için yazıyorum. Kargı, yazımın yayımlandığı ilk kaynağı vermiş: “Ludingirra (10-11), 70-78”. Yazımın ayrıca Yaklaşma Çabası adlı kitabımda da yayımlanmış olduğunu ekleyeyim, ilgilenebilecekler için.

 

[*] Bkz. “Felsefe gözüyle şiir” adlı yazım, Beklediler Gitmedik, Edebi Şeyler Yay. Bu yazı ilk yayımlandığı yerde, 18.06.2010 tarihli Milliyet gazetesinin internet sitesinde duruyor, ancak ne hikmetse benim adımı kaldırmışlar.

Yazarın Tüm Yazıları
  • felsefi şiir
  • orhan koçak
  • yücel kayıran

Önceki Yazı

TARTIŞMA

Eleştiri mi demeli, tariz mi?

 “Hiçbir hassasiyet bir insanın onuruna leke düşürecek raddeye varmamalı. Hele ki bu en olmayacak bir insana yöneltilmiş en olmayacak bir itham ise…”

YOKSUL AKARSU

Sonraki Yazı

TARTIŞMA

Yücel Kayıran’ın “Olanakta Sabotaj” başlıklı yazısı dolayısıyla:

Eleştiri kurtarır mı?

“Bu tutukluktan, tıkanıklıktan kurtulmak, sevgili Yücel Kayıran’a mahsus olmayıp, bugün, bütün bir Türk şiirinin meselesidir. Kuralları belli olan bir mantıkla değil, ancak, şiirin mantığına sadık kalarak bir yol alabiliriz.”

EŞREF ADNAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist