Bir sempozyumdan izlenimler
Sırma Köksal, Behçet Çelik ve Necmiye Alpay'ın, geçen hafta yapılan Murathan Mungan Sempozyumu'na dair izlenimleri...
Murathan Mungan Sempozyumu
benim gençliğimdi
BEHÇET ÇELİK
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinde 24-25 Nisan 2025 tarihlerinde düzenlenen Murathan Mungan Sempozyumunda aynı oturumda bildiriler sunduğumuz arkadaşlarımdan Murat Özyaşar’ın konuşmasının başlığı “Murathan Mungan Bizim Gençliğimizdir” idi; ona öykünerek ben de şöyle diyeceğim: Murathan Mungan Sempozyumu benim gençliğimdi. Sempozyumda yapacağım konuşma için Mungan’ın kitaplarını yeniden okumaya başladığım andan itibaren çok sık üniversite yıllarımı hatırladım, bu geçmişe yolculuk seansları sempozyum sırasında da artarak devam etti. İtiraf ediyorum; üniversitedeyken Murathan Mungan’ın kitaplarından okuduklarım azdır, ama o yıllarda çok yakın iki arkadaşım o kadar büyük hayranlarıydı ki, sempozyuma hazırlanırken Mungan’ın kurmaca kitaplarını yeniden okur, üzerlerinde çalışırken o iki arkadaşımı hatırlamamam, anmamam mümkün değildi. Birçok cümleyi onlarla beraber okudum, tartıştım – hiç haberleri olmadı bundan. O yıllardan ellerinden düşürmedikleri Cenk Hikâyeleri ve Lal Masallar’ı okurken özellikle. Benim bu iki kitabı ilk kez okumam mezun olduktan birkaç yıl sonrasıdır, ama bu iki kitaptaki öykülerin bazısının adlarını üniversite yıllarda çok iyi öğrenmiş, bellemiştim. Arkadaşlarım ne çok yinelemiş olmalılar o isimleri – “ile” bağlacıyla birbirine bağlanan isimler: Kasım ile Nasır, Ökkeş ile Cengâver, Binali ile Temir, Muradhan ile Selvihan, Âzer ile Yadigâr…
Sempozyumu “gençliğim” diye anmamdaki tek sebep o iki arkadaşım değil. İki gün boyunca sürekli edebiyat konuşulmasında da gençlik yıllarımızı hatırlatan bir şeyler vardı. Ama galiba bu havaya kapılmamda tetikleyici olan, ilk günün ilk oturumundaki bir yüz ifadesi. Orhan Kahyaoğlu, “80’li Yıllarda Yeniden Biçimlenen Modernist Şiir Açılımlarında Murathan Mungan Şiirinin Yeri” başlıklı konuşmasının bir yerinde 1980’de Murathan Mungan’ın Yıldırım Türker’le beraber Yeni İnsan dergisini yayımladıklarını söylediği sırada aynı masada oturan Yıldırım Türker’in yüzünde beliren ifade, mimik… Nasıl bir ifade vardı, kelimelere nasıl dökülür, bilemiyorum; ışık hızıyla o yıllara gidip gelmenin şaşkınlığı belki, gurur da vardı sanki gülümsemesinde, hafif bir sızı da belki. Yok, sızıdan ziyade incecik bir sevinç ânıydı, birlikte kotarılmış bir işin hatırlanmasının ve hatırlamanın sevinci.
Yıldırım Türker’in yüzündeki o ifadeyle girdiğim “gençlik yılları” havası, Mungan’ın kapanış konuşmasında, yazmaya başladığı ilk yılları, bir şeyler yazıp yazıp çeşitli dergilere, gazetelere gönderdiği zamanları anlattığı sırada zirveye çıktı. Konuşması boyunca yazı serüveninin hangi konaklarından söz ederse etsin Mungan’daki gençlik heyecanının hiç azalmadığını eklemeliyim – bu duygunun bulaşıcı olduğunu da. Sanırım birçok türde eserler vermesi de sempozyumun neden olduğu gençlik yılları havasının sürmesindeki etkenlerden biri (Mungan’ın farklı türlerde yazması sempozyumda da sıkça dile geldi, tartışıldı). Yaş ilerledikçe önceki yıllardaki gibi her türden sanat/edebiyat yapıtına duyduğumuz oburca ilgi azalır, aralarından seçtiğimiz bir-ikisiyle yetiniriz; en azından bende öyle oldu. Şiirin, öykünün, romanın, tiyatronun, müziğin iç içe geçerek konuşulduğu iki günü gençliğim diye anmam bundan biraz da.
Üniversite dedim, ama sempozyumdaki bir oturumda lise yıllarına da gittim. Ayşenil Şamlıoğlu’nun “Murathan’la Yol Almak Yaş Almak” başlıklı konuşması ve Nazan Kesal’la Atahan Keskin’in Mungan’ın Taziye oyununda bir bölümü okumaları buna vesile oldu. Şamlıoğlu, Mungan’ın Bir Garip Orhan Veli’yi Müşfik Kenter’i düşünerek yazdığını ve Müşfik Kenter’le Mungan’ın tanışmasına vesile olduğunu anlattı. Bir Garip Orhan Veli, Adana’da, Çukurova Üniversitesinde sahnelendiğinde seyretmiştim, lise sondaydım. Yine aynı yıl Taziye de sahnelenmişti Adana’da, onu da seyretmiştim.
Editörümüz, Murathan Mungan Sempozyumuna ilişkin izlenimlerimi yazmamı istedi, ben tutup kendi gençliğimden bir şeyler anlattım; ama bu yaptığımın büsbütün konu dışı olmadığını zannediyorum. Mungan hayatlarımıza birçok farklı biçimlerde, farklı yerlerde, farklı zamanlarda dokundu, dokunmayı sürdürüyor. (Şimdi tutup bir de liseden mezun olup üniversiteye başlamaya gün saydığımız sıralarda Mersin, Erdemli sahilinde arkadaşlarımla şarkı sözlerinin önemli bölümünü Mungan’ın yazdığı Yeni Türkü’nün Akdeniz Akdeniz kasetini kerelerce dinlediğimiz akşamı anlatacak değilim, ama yazdığı şarkı sözlerinin kırk yıldır sayısız insanın hayatına nice kritik anlarda değdiği de inkâr edilemez sanırım.)
Mungan’ın ellinci sanat yılına ve yetmişinci yaşına adanan sempozyumda onun veriminin bütün alanlarına ilişkin konuşmalar dinledik – her konuşmacının Mungan’ın kendisine ne zaman, nasıl dokunduğunu da biraz anlattığını ileri sürmek çok abartılı olmaz. Bunu mümkün kılan bir ölçüde de sempozyumu düzenleyenlerin konuşmacıları ne konuda konuşacakları konusunda serbest bırakması olsa gerek. Nereden, nasıl, hangi kitapla, hangi oyunla, hangi izlekle, hangi kelimeyle dokunmuşsa Mungan, konuşmacının da oradan seçmiş olduğunu zannediyorum konu başlığını. Kelimeleri de andım yapıtların yanı sıra, çünkü “Mungan’ın Dikkatleri ve Mungan’a Yönelen Dikkat” başlıklı ikinci günün ikinci oturumda yaptığı konuşmada Fatih Özgüven, Mungan’ın dikkatine örnekler verirken, arkadaşlıklarından ve vaktiyle kendisine şefkatle söylediği bir-iki kelimenin o andaki acısını nasıl dindirdiğini de aktardı. Özgüven’in bir cümlesini de mealen aktarmak istiyorum. “Şefkat barındırmayan dikkat salt dikizdir.”
İzleyicilerden de Mungan’ın kendilerine nasıl dokunduğunu aktaranlar oldu. İlk gün otuzlarının ortasında olduğunu söyleyen bir kadın izleyici on beş yaşından beri Murathan Mungan’ın kitaplarını okuduğundan söz ederken, “Siz kaç kuşak yetiştirdiniz, biliyor musunuz?” diye sordu Mungan’a mesela.
Galiba edebiyat bize en çok, en derinden gençliğimizde dokunduğu için ve bu sıkça hatırlandığı, hatırlatıldığı için, belki o dokunuş okuduğumuzda bizi çarpan her yeni kitapla (elbette Mungan’ın her yeni kitabıyla da, hatta özellikle bugünlerde yayımlanan gençlik… gençlik… başlıklı şiir seçkisiyle de) kendisini hatırlattığı için, iki gün boyunca edebiyat konuşulan Murathan Mungan Sempozyumu benim gençliğimdi demekte bir sakınca görmüyorum.
Sempozyumdan notlar
NECMİYE ALPAY
Metis Yayınları ve Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü tarafından 24-25 Nisan 2025’te Mungan’ın 70 yaşı ile 50 yazarlık yılı dolayısıyla düzenlenen sempozyumun yalnızca ilk gününe katılabildim. Alışkanlıkla aldığım notlardan bazılarını biraz vakanüvislik duygusuyla az çok düzelterek aşağıda sunuyorum.
Biz Mungan okurları için önde gelen ikircimlerden biri, kendisini önce şair mi, öykücü mü, oyun yazarı mı, romancı mı, denemeci mi sayacağımızdır. Benim izlenimim, Mungan’da türü belirleyenin her seferinde zihnindeki sorunsala uygunluk ölçütü olduğudur. Sempozyumun ilk günü şiirin önceliğiyle başladı. İlk panelin başlığı: “Mungan Şiirine Dair”. İlk konuşmacı, Cihangir Kedileri’nin şairi ve bütün bir Radikal kuşağının idollerinden Yıldırım Türker, Mungan’ın öncelikle şair olduğunu söyledi. Türker’in vecize katına yazılabilecek bir cümlesi: “Şiir, bir soyunma serüvenidir.”
Moderatör Haydar Ergülen, Mungan’ın “şiir lojistiği”nin genişliğine, kapsayıcılığına işaret etti; şiirinin bitmeyişine; her dönemde o dönemin gençliğiyle birlikte hareket ettiğine.
Müzik yazarı, “sivil kadın”[1] kavramının yaratıcısı şair Deniz Durukan’ın, “Murathan Mungan’ın Şiirinde Yer İşaretleri” başlıklı, kısaltarak okuduğu bildirisinde, bende Mungan için zaman zaman uyanmış olan, ama hiç dile getirmediğim Proust akrabalığı izlenimini çağrıştıran kesitler vardı. Yoğun bir metin.
İlk panelin son konuşmacısı Orhan Kahyaoğlu, şiirin en iyi yakın okumacılarından biri olduğunu bir kez daha göstererek, “Seksenli Yıllarda Yeniden Biçimlenen Modernist Şiir Açılımında Murathan Mungan Şiirinin Yeri” başlıklı sıkı bildirisini konuşarak anlattı. Kahyaoğlu, düşüncesini ortak bir söylemin belirleyiciliğinden çok, kendi zihninin derinliklerinde oluşturan, bu nedenle de derdini kendine özgü sözcük seçimleriyle dile getiren düşünürlerdendir. Mungan’ın şiirlerini ve öykülerini baştan beri çok iyi izlediğini bilirim. Bildirisinde Mungan’ın gelişim çizgisini, belki bir başka yorumcunun kullanabileceği “dönem” teriminin yerine bir akarsu metaforu temelinde betimledi. “Nehir” demiyordu, 1980 Kuşağı şiiri için kullanılmış olan “delta” metaforuna da başvurmuyordu, ancak bir şairden beklenebileceği üzere “yatak/lar”demekle yetiniyordu. “Aynı zaman diliminde şiirini birkaç yatakta birden kurabilmiştir” diyordu örneğin. Kahyaoğlu’na göre Mungan, birinci “yatak” ile şiirinin temelini atmış, daha sonra o yatağı zenginleştirmişti. Mungan’ın cinsiyetçi ideolojiyle ilk hesaplaşanlardan olduğuna da dikkat çekiyordu Kahyaoğlu: Ona göre Mungan, Osmanlı’nın görünmeyenini “gece” metaforuyla gösteriyordu. Osmanlıcadaki sözcük büyüsünü yakalamış, eski sözcükleri bilinçli bir biçimde ve ahenkle kullanmıştı.
Kahyaoğlu’na göre Mungan böylelikle kendi şiirinin bir tür “modeli”ni oluşturuyor ve Kum Saati’nde bu olgunlaşmış model uygulanıyordu. 1981-82’de ise Mungan’ın şiirinde artık Doğu mitolojisi ile pek çok modernist açılım –Allen Ginsberg, David Bowie vb. Beat Kuşağı– bir aradadır ve “tam bir düzen hesaplaşmasına varmıştır”. Cinsel yönelimlerin şiire girişinde de radikal tutum mutlaktır artık. Üçüncü yatak, Yaz Sinemaları ile açılmıştır ve “şiirsel metin / metin şiir”lerle, Mardin-İstanbul hattında gelişecektir... [“Metin” teriminin bu kullanımı da Kahyaoğlu’nun özgün söylemine dahildir; “düzyazı” yerine “metin” der vb. –N.A.]...
İkinci panelin başlığı “Yazarlar Murathan Mungan’ı Okuyor”du. İlk konuşmacı Sema Kaygusuz, “Nesnenin Dünyası” başlıklı bildirisinde Mungan’ın öykücülüğüne, yazarın özgür olabileceği bir çerçeve kurması anlamında, “maceracı” diyor. Demek ki diyorum kendi kendime, Kaygusuz da örneğin Barbarın Kahkahası’nı bu tür bir “macera” duygusuyla yazmıştır, yani kendi içindeki “alışılmış”ın dışına çıkarak; Yere Düşen Dualar’daki gibi karanlıkta elyordamı ile değil. Kaygusuz, Mungan’da eşya açısından aydınlanmacı bir temsiliyet buluyor. “Heteronormatif ve normatif karakterler”e işaret ediyor. Mungan’ın öykülerinin yer yer, modernizm kadar postmodernizme de oturabildiğini söylüyor. “Apaçıklık’taki ve apaydınlık’taki şiddet” diyor. “Sesin psikolojizmi”nden, Freud’un “tekinsiz”inden söz ediyor. Nesneler babında “bilincin nakli”nden... Bir de, “eşyaların kendi içkin anlamları” demiş Kaygusuz, sorgulamaya değer bir sözce. “Şeyin düşünmeye açılması” sözü ise, şahane geldi: “Her eşya bir düşünce mekânı açar.” Bir ara, “ayrıcalık” sözcüğünü Sema Kaygusuz’un da Orhan Kahyaoğlu gibi “fark” anlamında kullandığını kaydetmişim, demek ki diyorum kendi kendime, bizden sonraki kuşak bu sözcüğe böyle ikinci bir anlam daha yüklemek eğilimindedir.
İkinci panelin ikinci konuşmacısı Gaye Boralıoğlu’nu Dünyadan Aşağı adlı nefis romanından vb. bilmekle birlikte kendisiyle ilk kez karşılaşıyordum. Gençlik idollerimden sinema oyuncusu Deborah Kerr’e şaşırtıcı derecede benziyor. Mungan’ı “dilin sembolizmiyle iş gören zamanın solcuları”ndan ayırt ediyor, “tekil kalabalık” diyor onun için; zaten bildirisinin başlığı da böyle. O arada “yönelim” yerine “tercih” demeyeydi keşke Boralıoğlu. 995 Km. için “bir karakter romanı” diyor. Bir başına yeterli olmayacağı açıksa da isabetli bir niteleme. Bir yerde, “yetimler ittifakı”nı hatırlatıyor Boralıoğlu, herhalde John Berger’ın o nefis metnine[2] de göndermeyle.
İkinci panelin üçüncü konuşmacısı Behçet Çelik’ti. Çelik, yalnızca kendi öykülerini değil, başkalarının yapıtları üzerine fikirlerini de birinci sınıf bir hikâye anlatıcısı bereketiyle yazar. “Murathan Mungan’ın Anlatılarının Bizi Çağıran Tarafları” başlıklı bildirisinde “içimizdeki karanlıklar”ın anlatılmasından söz etti, yaşadığımız toplumun karanlıkları dahil. Mungan’ın anahtar sözcüğü olarak “tozan”ı saptamıştı. Anlattıklarının tozan etkisinden, üslupçu tutumlarından. matruşka izlenimi yaratan hikâyelerinden söz etti. Olasılıkların çokluğunu, rastlantıların kutluluğunu ve yarattıkları çatışmaları. Mungan’ın yer yer alter ego izlenimi vererek yazdığını. “Saklamanın en iyi yolu fazla görünmektir”i. “Gerçek benlik” demiş bir de Çelik; bu ifadeye benden bir soru işareti. Mungan’ın öykülerindeki anlatıcılar üzerine uzun analizler ve genellemeler okuyacağız. Işığın bazen fazla ya da az olabilmesiyle “optik bir sorun” oluşabildiğini düşünüyor Çelik. Sanıyorum anlatımın aydınlatıcılık derecesinden söz ediyor. Bu konuda Çelik’in Mungan’dan daha klasisist olduğu fikrindeyim. Mungan bazen Ravel’cidir. “Çiğ ışıklar” da diyordu Çelik, bundan ne kastettiğini tam olarak anlayamadım.[*]
Panelin son konuşmacısı çok iyi bir öykü yazarı olan Murat Özyaşar, kurmacalarında aklın bence yer yer fazla ağır basmasına karşılık, konuşmasında adamakıllı duygu doluydu. Bildirisinin başlığı da öyleydi: “Murathan Mungan Bizim Gençliğimizdir”! “Metruklar” diye nefis bir sözcük kullandı. “Mezopotamya’nın mitikten güncelliğe değişmesi.” “Ateş düştüğü yeri, aydınlatır da.” Kısa, ama parlak bir konuşmaydı.
İlk gün, son panel. Başlık “Şairin Romanları”. Elbette bu başlık, romana olan göndermeyle birlikte, Mungan’ın öncelikle şair olduğu yargısını da destekliyor. Panelin ilk konuşmacısı Erol Köroğlu, “995 Km.’de Devletin Zihni: Anlatı, Tür ve İdeoloji” başlığını taşıyan akademik bildirisinde, 995 Km.’nin roman türleri arasındaki konumuna ilişkin önerileri tartıştı: belge roman, korku romanı, çağ romanı, dönem romanı, tarih romanı, siyasal polisiye vb.[3] Bu türler için Derrida’ya da göndermeyle, “katılım var, aidiyet yok” dedi. “Öncü bir roman, bir zihin temsili romanı”. Bir anlatı evreni kuruyor. Bahamut haline gelmiş bir devlet. Katil tek değil...
Son panelin ikinci konuşmacısı Doğan Yaşat, Bilge Karasu’yu Okumak’ın hazırlayıcısı. Bildirisinin başlığı “Murathan Mungan’da Modernist Roman Teknikleri ve Çador.” Bildiri önce Çador’un türünü sorguluyor. Kitapta belirtilmiş olmadığı için akla “novella” türünün geldiğini, ama “roman” denebileceğini düşünüyor. Metnin mekânsızlığına işaret ediyor ve İran olabilir diyor. Zamanı da belirsiz buluyor. Bu çerçevede önemli bir kavram ve tekniğe işaret ediyor Yaşat: “perspektif bulandırması”. “İç monolog”lara, “zaman algısındaki oyunlar”a da dikkat çekiyor. “Bireysel ve toplumsal kimlikleri sorgulayan dil”den söz ediyor. “Siyasi olan, ama ideolojik olmayan” notu ayrıca önemli.[4]
Son panelin üçüncü konuşmacısı olan Sevin Okyay sağlık nedenleriyle toplantıya gelemedi, ancak “Şiir, Evrenin Direği” başlıklı bildirisini yolladı, bildiriyi Emine Bora okudu. Odağında Mungan’ın Şairin Romanı vardı. “Fantastik bir evren” diyor bildirisinde Okyay: Şair kahramanlar, şair kurbanlar ve bir şair katili. Kişi ve yer adlarının Ursula Le Guin’i çağrıştıran büyüleyiciliğine isabetle işaret ederek, kitapta Le Guin adının da geçtiğini ekliyor. “İz bırakan karakterler” diyor. Okyay daha önce de yazmıştı Şairin Romanı üstüne: “Bu roman şiire saygı sunuyor”, Milliyet Sanat, Nisan 2011.[5]
Bu dökümde değineceğim son bildiri, Mungan’ın en unutulmaz metinlerinden biri olan Paranın Cinleri’ni konu ediniyordu, kitaptan alıntıladığı “Düşgücü Zengin Bir Kızdı” üstbaşlığıyla. Paranın Cinleri, benim çokkitaplı yazarlar için sorulan başlıca sorulardan “nereden başlamalı” sorusuna Murathan Mungan için verdiğim yanıttır. Müge İplikçi de, “Mungan’ı içeriden tanıma metni” diyor Paranın Cinleri için. “Mardin sıkıntısı”. Coğrafyanın etkilerine, dışlanmışlık duygusuna, “mahzun kadınlar”a dikkat çekiyor: “Onları görüyor musunuz?”
Sempozyumun ilk gününde çeşitli açılardan temel önemde bazı analizler ve yorumlar vardı. İkinci günü izleyemedim, sempozyum kitabını merakla bekleyeceğim. Mungan’da, özellikle denemelerinde, kusursuz olmaya yönelik belirleyici sayılabilecek bir huzursuzluk, hayat konusunda neredeyse “monden”, hatta “kurmay” bir mükemmeliyetçilik vardır, buna değinen oldu mu, yoksa benim kuruntumdan mı ibarettir, merak ediyorum.
Murathan’ın dikkatlerine
Fatih Özgüven’in özeni
SIRMA KÖKSAL
Murathan Mungan’ın 70. yaşı geçtiğimiz günlerde MSGÜ’de gerçekleştirilen ve iki gün süren sempozyumla taçlandı. Çok değerli sunumların yapıldığı bu sempozyumda şiirleri, denemeleri, roman ve öyküleri, derlemeleri enine boyuna konuşuldu. Konuşmaları dinledikçe yaklaşık elli yıllık emeğin şimdilik 90’a varmış olan kitapla nasıl da geniş bir alana yayıldığını, okuyanların düşünce dünyasında nasıl katmanlanarak çoğaldığını görmek fırsatımız oldu. Konuşmalar bir sempozyum kitabı olarak derleneceği için teker teker konuşmalar üstüne yazmak için kitabın yayınlanmasını beklemek bence daha doğru olacaktır. Dinlerken kaçırmış olabileceğiniz önemli ayrıntılar olabilir çünkü.
Ancak dinlemenin tadının okumanın ötesine geçtiği konuşma Fatih Özgüven’in konuşmasıydı. O konuşma bence okumaktan çok dinlemek içindi ki, mutlaka okurken de Murathan’ı kişi olarak tanımak için aydınlatıcı olacaktır. Konuşmanın başlığı “Murathan’ın Dikkatleri” idi ve metinlerine değinmekle birlikte onu bir insan olarak anlatıyordu. Uzun yıllardır süren dostluklarından iki anısını dile getirirken ve metinlerindeki özelllikle de derlemelerinden söz ederken altını çizdiği Murathan’ın şefkati ve vefasıydı ki, kendi konuşması da bu duygularla örülüydü. Sanıyorum sesinin titrediği bir iki yerde herkes benim kadar duygulanmıştır.
Mungan metinlerinde kendini gizleyen, okurlarıyla arasına mesafe koyan bir yazar değildir. Tersine olabildiğince çıplaktır. Zaten sempozyumun sonunda yaptığı konuşmada görülmek arzusunu kendisi de dile getirdi. Ancak Özgüven’in konuşması onu okurlarının hissettiği, yakından tanıyanların ise gayet iyi bildiği şefkat ve vefa duygularıyla ele alırken bu ortak bilgiyi elle dokunulurcasına somutlaştırdı. Bu yazıyı yazarken haddinden fazla duygusallaşmaktan korkuyorum ama yine de söylemeden geçemeyeceğim: Benim de dostlarım olan iki yazarın birbiriyle olan –tabii ki zaten bildiğim– dostluklarının sesini duymak, bu gittikçe kararan dünyanın ortasında o çok ihtiyaç duyduğumuz ferahlamaydı.
Elbette metinlerini sevdiğiniz her yazarı kişi olarak sevemezsiniz. Hatta kimileriyle tanışmamış olmak daha iyidir ama bazı yazarlar aynı zamanda iyi insanlardır. Murathan onlardandır, şefkatli ve vefalıdır. Metinlerinde de vardır bu zaten. Ama bazan bu özelliklerin de aynı şefkat ve vefayla dile getirilmesi gerekir. İşte Fatih Özgüven’in konuşması bunu yaptı ve sanıyorum bana olduğu gibi herkese de iyi geldi. Aslında Murathan Mungan’ı bir yazar olarak birçoklarından ayıran özelliğinin de altını çizmiş oldu. Aydın tavrının, iyi bir edebiyatçı olmanın yarattığı saygının ve hayranlığın yanısıra okurlarının dost bildiği bir yazardır Murathan Mungan. Ki bu da bence okurla kurduğu ilişkinin en derininde yatan özelliklerinden biridir. Metinlerini çözümlerken, hiç taviz vermemiş onurlu aydın duruşunu saygıyla anarken gözden kaçırabileceğimiz bir şey bu. Sözüne kulak vermek, metinlerine sadık olmak bir yazara sevgi, saygı ve hayranlık duymamıza yol açar ama onu bir okuru olarak dost bilmek bunların ötesindedir. O dostluk şefkat ve vefayla kazanılır.
İyi ki doğdun Murathan, iyi ki tüm bu metinleri yazdın, iyi ki benim ve okurların dahil tüm sevenlerinin dostu oldun.
NOTLAR
[1] Deniz Durukan (haz.), Fahriye Abla’dan Çanakkaleli Melahat’a, Everest Yayınları., s. ix vd.
[2] "Gizli bir yetimler ittifakı öneririm. Birbirimize göz kırparız. Hiyerarşiyi reddederiz. Her türlü hiyerarşiyi. Dünyanın pisliğini olduğu gibi kabullenir, buna rağmen nasıl hayatta kaldığımıza dair hikâyeleri paylaşırız. Münasebetsiziz biz, kopuğuz. Evrendeki yıldızların yarısından fazlası hiçbir takımyıldıza ait olmayan yetim yıldızlardır. Takımyıldızların hepsinden daha fazla ışık verirler." John Berger, Hoşbeş
[3] Erol Köroğlu'nun Murathan Mungan ile söyleşisi, Artıgercek.com
[4] Çador’la ilgili bir tamamlayıcı öğe olarak kendi yazımı da ekleyeyim: “Çador Üstüne Bir Sorgulama”, Virgül dergisi, no. 72, Nisan 2004.
[*] EDİTÖRÜN NOTU: "Çiğ ışık" Murathan Mungan'ın Yedi Kapılı Kırk Oda'sından alıntıdır: “Hayatın çiğ ışığı bütün kelimeleri öyle katılaştırıyor ki kımıldayamayacak kadar görünür oluyorlar...”