Orhan Koçak’ın “Makas açılırken...” başlıklı yazısına dair:
Olanakta Sabotaj
“Koçak tarihselleştiremiyor ya da tarihselleştirmekle ilgilenmiyor. Eleştirel yönteminin ilk aşamasını, ele aldığı olguyu/metni ya da metin parçasını bağlamından, bütününden ve ait olduğu tarihsel düzlemden izole etmek oluşturuyor.”
Vasili Kandinski, Bir Daire İçinde Daireler, 1923 (ayrıntı).
1.
Orhan Koçak’ın “Yücel Kayıran’ın Felsefi Şiir’ine Dair” başlıklı yazısını okudum. Teşekkür ediyorum. Yirmi yıl sonra da olsa, Felsefi Şiir’e ilişkin kaleme alınmış bu eleştiri yazısını önemli buluyorum. Şimdi yirmi yıl sonra değil de, daha önce böyle hesaplaşmaların olmasını dilerdim. Bununla birlikte, Koçak’ın yazısında birçok soru/sorun var; sözgelimi haysiyete yönelik saldırıları da dile getirmekten çekinmemiş.[1] Polemik söz konusu olduğunda, benim tercihim her daim John Lewis’e Cevap olmuştur. Dolayısıyla bu yazıda sinir soruları ve yorumlar hakkında değil, bazı maddi hatalar ve maddi sorunlar üzerinde durmayı diliyorum.
Sözünü ettiğim maddi hatalardan ilki şu. Koçak bu baskıya iki yeni deneme eklendiğini söylüyor. Bu baskıya eklenen deneme sayısı iki tane değil, on tanedir. Bunlardan, “Realite ve Zeitgeist”, “Modern Politik Şiir ve Heine”, “Sıfır Momenti ya da Tarihin Yokluğu” ve “Tinselin Mimesisi” başlıklı denemelere özellikle dikkat çekerim.
Felsefi Şiir’de toplamda otuz iki yazı var ve kitap 460 sayfa. Koçak’ın alıntı yaptığı sayfalar şöyle: 11, 12, 13, 14, 17, 179, 180, 182, 185, 186, 187, 188, 190, 259, 261. Koçak yazısının eleştirel malzemesini dört yazıya dayandırmış; bu dört yazının tartıştığı temel tezlerine değil, bu dört yazıdan seçilmiş argümanlara…
Koçak tarihselleştiremiyor ya da tarihselleştirmekle ilgilenmiyor. Eleştirel yönteminin ilk aşamasını, ele aldığı olguyu/metni ya da metin parçasını bağlamından, bütününden ve ait olduğu tarihsel düzlemden izole etmek oluşturuyor. İkinci aşamada, alıntıladığı parçadaki argümanları, kendisi araya girerek, “Ben size bunu sadeleştireyim” ya da “Yani şunu diyor” diyerek, yani söz konusu yazarın söylemediği şeyleri yazıya ekleyerek metni kusurlu hale getiriyor. Sonra da kendi yarattığı bu “kusurdan” hareketle, konu edindiği yazar ya da şair hakkında açıyor ağzını, yumuyor gözünü: Veryansın TV. Koçak’ın benimle ilgili yazısında izlediği yöntem siyaseti bu. Örneklerle göstereceğim. Bu yöntem Erdoğan siyasetidir. Hangisi hangisinden öğrendi, bilmiyorum ya da her ikisinin öğrendiği kaynak aynı olmalı.
Koçak, yazısının hemen girişinde Felsefi Şiir’in 4. baskısı için kaleme alınmış “Felsefi Şiir: 2000’li Yılların Poetikası” başlıklı eşik-söz yazısından bir paragraf alıntılıyor:
2000’li yıllarda kaleme alınan bütün manifesto ya da poetika dile getiren kitap ve yazılar, öncelikle tarihsel bakımdan, yani kronolojik olarak felsefi şiir anlayışının şiir kamuoyuna sunuluşundan (Şubat 2003’ten) sonradır; ve kimi, Felsefi Şiir’in açtığı düşünce ufku ile poetik tartışma olanağında kendi mevcut şiirlerinin genel gelişimini değiştirerek, önceki şiirinden farklı bir şiir yoluna ilişkin kapı aralamış; kimi, kendilerinin de bir süre sonra terk edeceği manifestolar; kimi, felsefi şiir metinleri örneğinde kitap ya da poetika kaleme almıştır. Bunların ortak temel özelliği, devam ettirilememiş olmaları, üçüncü kişiler tarafından takip edilmemeleridir. Bizim de poetikamız var türünden furyaydı, geçti. (s. 14)
Hemen arkasından, “Burası hayli karışık, ben bunu size sadeleştirmeye çalışayım” diyor. “Size” dediği kim? Ve, yukardaki parçayı alıntıladıktan sonra, bunun dört katı uzunlukta bir metin kuruyor ve kusur inşa ediyor; araya “Öyle çok çelişki var ki” gibisinden ifadeler ekliyor.Yukardaki metinde bir çelişki var mı? Ama Koçak, yukarıdaki alıntının ardından “sadeleştireyim” diye ‘çelişkiye düşmüş Kayıran’ uyduruyor. (Koçak’ın süslemeden arındırdığı (!) metni şuradan bakabilirsiniz.
Sadeleştirmek, süsten arındırmak, yalın bir duruma getirmek demek değil midir? Koçak benim kullanmadığım kavramları devreye sokuyor. Kastetmediğim şeyleri kastettiğimi ileri sürüyor. Sözgelimi “şiirsel çocuklar”, “şiirsel evlatlar”, “kısır çocuklar”, “sakat ve cılız”. Bu ifadeler yukarıdaki paragrafta mevcut mu? 2000’leri bilmiyor. Koçak, Felsefi Şiir metninden hareketle kaç tane manifesto ya da poetika metni yazıldığını biliyor mu? Sözünü ettiği 2000’lerde kaleme alınan manifesto veya poetika metinleridir. Bütün bunlar Felsefi Şiir’den (Şubat 2003) sonra ortaya çıkmıştır diyorum. Bunların çoğunluğu ise sağ ve İslami kesimden geliyordu. Ama devam ettiremediler diyorum. Koçak’ın, “sadeleştirmeye çalışayım” diyerek yaptığı şey, “poetik metnimden etkilenerek poetik metin yazdılar” sözümü alıp, “şiirimden etkilenerek şiir yazdılar ama devam ettiremediler”e dönüştürmek oluyor. Yani önce kusuru ekliyor, sonra da o kusur üzerinden veryansın ediyor: Sözgelimi, “… kendi şiir projesi kısır çocuklara can verebilmişse, sakat ve cılız olan baştan beri kendisi değil mi?” diye soruyor. Benim şiirimden etkilenenler var, benim şiirimden bağımsız olarak felsefi şiir yazanlar şair arkadaşlar da var. Ama ben onlardan bahsetmiyorum ki…
7 Nisan 2005
Benzer bir şeyi yıllar önce de yapmıştı. Koçak bir söyleşisinde “[G]enç birinin, üstelik şiirleri çok da kötü değil, ‘Ben galiba Spinozacı bir şairim’ dediğini okuduyduk yakın zamanda. Bu nasıl galiba? (Bir+Bir, Şubat-Nisan 2012)[2] diyordu. Adımı anmıyordu ama sözünü ettiği bendim. Çünkü buna benzer başlıklı bir söyleşim çıkmıştı Cumhuriyet Kitap ekinde. (7 Nisan 2005) Benim söyleşinin başlığı “Galiba Ben Spinozacı Bir Şairim” biçiminde değil, “Ben Spinoza’cı Bir Şairim” biçimindeydi.
Söyleşinin yer aldığı sayfanın fotoğrafı yanda. “Galiba” var mı orada? Ne yapıyordu Koçak? Cümlemin başına, aslında orada mevcut olmayan bir kelime (galiba) ekleyerek cümlemde bir kusur oluşturuyor ve kendi oluşturduğu kusur üzerinden bana saldırıyor, beni kusurlu gösteriyordu: “Bu nasıl galiba?” Böylece beni hem dili hem de felsefeyi bilmiyor durumuna düşürüyordu. O yıllarda pek üzerinde durmamış, “Yanlış hatırlıyor sanırım” diye düşünmüştüm, ama şimdi anlaşılıyor ki, bu çamur yapıştırma bilerek uygulanan bir yöntemmiş. Koçak’ın benden bu denli nefret ettiğini bilmiyordum. Metnindeki ses tonu çok açık.[3]
Koçak’ın bir diğer çarpıtması: Yazısının 4 no.’lu dipnotunda, İslami şiir ve Karakoç bahsinde tutarsız olduğumu ileri sürüyor. Diyor ki, “Hem ‘İslamcı şiir Cumhuriyet tarihimizdeki Müslüman öznenin şiirini yaratamadı’ diyorsun hem de ‘Sezai Karakoç Müslüman-özneyi yarattı’ diyorsun, bu tutarsızlık değil mi?” Karakoç’un şiirinde (“Ötesini Söylemeyeceğim”) söz konusu olan Tunuslu bir hikâyedir. “Müslüman özne” kavramıyla “Cumhuriyet tarihimizdeki Müslüman özne” kavramı aynı veya özdeş kavramlar değildir. “Müslüman özne” derken İslamcı ideolojiye, “Cumhuriyet tarihimizdeki Müslüman özne” ifadesiyle de Türkiye toplumundaki gerçekliğe işaret ediliyor. Tunus’taki Müslümanların tarihiyle bizdeki veya İran’daki ya da Suriye’deki Müslüman öznenin tarihi aynı değil, farklı gerçekliklerdir.
En önemli tahrifatı da “aporia” kavramını konu edinirken yapıyor Koçak. Kitapta “aporia” kelimesinin geçtiği bir alt başlık var (s. 65-66); orada kavramın etimolojik anlamı, tanımı ve felsefi şiir için öneminin ne olduğu açıklanıyor. Koçak bu bölümü es geçiyor ve önce rastgele bir alıntı yapıyor, sonra da beni kenara iterek “aporia mantıkta şu anlama gelir” diye bir tanım yapıyor ve o tanım benim tanımımmış gibi veryansına geçiyor. Güya aporia “yolsuzluk” demişim. Kitabın 65. ve 66. sayfalarına tekrar bakın, var mı öyle bir ifade? “Çıkış yolunun yokluğu” diyorum ben. Koçak bunu alıp “yolsuzluk”a dönüştürüyor ve oradan veryansın…
2.
Orhan Koçak, “Kayıran, Turgut Uyar’ın ‘Çıkmazın Güzelliği’ denemesiyle Edip Cansever’in ‘Düşüncenin Şiiri’ denemesini okumamış olabilir mi?” diye sorduktan sonra diyor ki: “Olabilir, çünkü bu denemelerin yer aldığı kitaplar Korkulu Ustalık (2009) ile Şiiri Şiirle Ölçmek (2009), Felsefi Şiir’den (2007) sonra yayınlanmıştır. Dolayısıyla Kayıran’ın da bu denemeleri okumamış olması doğal.”
“Burada ne var?” diyeceksiniz. Burada şu var. Koçak burada beni yaptığım işin geçmişini araştırmayan, ancak önüne geldiği zaman okuyan biri olarak konumlandırmaya mı çalışıyor acaba? Öncelikle belirteyim, “Çıkmazın Güzelliği” daha önce Turgut Uyar için hazırlanan ve Broy Yayınları’ndan çıkan Sonsuz ve Öbürü (1985) kitabında yer alır; Edip Cansever’in “Düşüncenin Şiiri” denemesi de, Adam Yayınları’ndan çıkan Gül Dönüyor Avucumda (1987) kitabında. Her iki denemeyi de ben o yıllarda, ‘90’lardan önce okudum. Yani haberdarım. Turgut Uyar şiirin çıkmazda olduğunu, çünkü insanın çıkmazda olduğunu söylüyordu ama “çıkmaz”la neyi kastettiği belli değildi. Sözgelimi hangi tarihsel durumdan etkilenmişti Uyar? Ben ve kuşkusuz başkaları da, ‘90’larda reel sosyalizmin çöküşü gibi bir yıkım sürecini yaşadık. Benim için sadece tanık olmaklık bakımından değil, varolmaklık bakımından da en büyük tarihsel olaydı. Sözünü ettiğim aporia’nın tarihsel kökleri ve zemini burasıdır. Bu benim hem şiirimde (sözgelimi “Kilis’te Depresyon”, Stasis, 2022) hem yazılarımda (sözgelimi “Sıfır Momenti ya da Tarihin Yokluğu”, Felsefi Şiir, 4. baskı, 2025) sık sık dile gelen, kendini tekrar eden bir problemdir. Dolayısıyla Uyar’ın “çıkmaz” dediği şey tarihsel bakımdan başka bir şeydi ve muğlaktı. Tavır olarak yazıldığı dönemde etkili olmuş olabilirdi ama kendi şiirini de açıklamıyordu. “Akçaburgazlı Yekta’nın Mahkeme Kararını Aldığında Söylediği Mezmurdur” benim anladığım anlamda bir aporia durumunu değil, temelde bir çıkış durumunu, arzunun kendi tatmin yolunu, bir değer yargısı ya da itikat tarafından durdurulmaksızın yolunu buluşunu dile getirir. Elbette bunun sonuçlarının oluşu ve bu sonuçların sorun olarak ortaya konduğu başka edebiyat yapıtları da vardı o yıllarda, tıpkı Uyar’ın şiirinde olduğu gibi.
Fotoğraf: Enis Akın
Karşı tarafın acısı bana daha hakiki, daha sahici ve içinden çıkılamaz gelmiştir. Trajik durum böyle bir şeydir zaten. (Felsefi Şiir’de niçin trajik olana bu denli önem verildiği, hep aporia ile bağlantısında dile getirildiği, Koçak’ın kaleminde hiç kavranmış görünmüyor.) Uyar karşı tarafın acısını, yani zinanın mağdurunu biraz sarakaya alıyordu ya da sarakaya alma durumunda bırakıyordu veya sarakaya alma durumuna indirgiyordu. Yani Uyar aporia/çıkmaz durumunu devre dışı bırakıyordu. Aporia durumu, “Akçaburgazlı Yekta” ile Sinan karısı “Gülbeyaz” ile birlikte oluşu durumuyla aldatılan “Sinan”ın durumu arasındadır. Uyar, Sinan figürünün içinde bulunduğu acıyı, aşılamaz olanı saraka ile gösteriyor, aşılması gereken figür olarak dile getiriyor, böylece aporia ve trajik durumunu ihlal ediyor ve es geçiyordu.
Ama Uyar bu şiiri Koçak’ın ileri sürdüğü gibi, Sartre’ın Bulantı’da “anlatı formatında sergilediği” Varlık ve Hiçlik’in “özünü süzerek” yazmış olabilir. Belki Uyar, Sartre’ın biyografisini de “süzüyor”du. Sartre, çevirmeni Rus sevgilisine “Batı ve Doğu yatağımızda buluşuyor. Batı’nın yapabileceği en iyi şey seni kollarına almak” dermiş. Koçak, “Kayıran, Sartre’ın düşüncesini ‘bizim’ koşullarımızla bağdaşmayan, burada üretilemeyecek bir ürün olarak mı görüyor?” diye sorarken[4] bunu mu kastediyor? Burada söz konusu olan durum yeni veya modern bir durum değil ki; her yerde ve her zaman aynı olmuş bir durum. Özellikle zenginlerin, güçlülerin, elitlerin yaşamında. Yoksulların, zayıfların, arkası ve sahibi olmayanların başına böyle yaşantıların gelmesi pek nadirdir. Bir başka temel sorun ise, Gulag’ları bildiği halde sessiz kalmış olmasıdır Sartre’ın. Sartre mı, Heidegger mi derseniz, elbette Heidegger derim. Sartre, Heidegger’den ziyadesiyle ideolojik olana bulaşmış bir filozoftu. Elbette benimsediğim düşünceleri var: (Varoluş, özden önce gelir.)[5] Ben büyük filozoflar arasında karşıtlık görmem. Ama Sartre’ı Heidegger karşısında değil, Camus karşısında eledim ben. Adorno ve Bloom, Koçak’ın kaleminde kendilerine özel bir ofis açtılar. Koçak’ın Sartre’a düşkünlüğü zafiyet bence; sadece İkinci Yeni sahipçiliğinden kaynaklanıyor gibi geliyor bana.
Turgut Uyar ile Edip Cansever’i 1980 yılında, lise birinci sınıfta iken keşfettim ben, Yazko Edebiyat dergisi vesilesiyle; daima yenilemiştim aboneliğimi. Bütün şiirlerini okumam için ise üniversiteye ve ‘80’lerin ortasına gelmem gerekecekti. Kim Cansever’in kitabıyla fotoğraf çektirmiştir ki? Koçak’ın var mıdır mesela?

O günlerde, bir gün Yarın dergisinin ofisine elimde Turgut Uyar’ın kitabıyla gidince, bana, “O burjuvayı bir daha buraya sokma” demişlerdi. Sanırım bu ‘uyarıya’ tepki olarak çektirmiştim üstteki fotoğrafı. Her iki şairi de sevdim. Ama bir şairin bir başka şairi sevmesiyle fazla sevmesi, hayatı boyunca ona bağlı kalması birbirinden farklı şeylerdir. Bir şaire hayatı boyunca bağlı kalmak, o şaire bağlı kalan şairin şairliğini öldüren bir şeydir. Epeydir İkinci Yeni’yle de, “sonradan gelenler”le de bir yere gidemeyeceğimi düşünüyorum ben. Felsefi Şiir’e dönersek, orada İkinci Yeni değerlendirme dışı bırakılmış değildir. İkinci Yeni, kitabımda felsefeye değil, dünya görüşüne dayalı bir şiir olarak ele alınır. Bu tartışma kitapta mevcut olduğu için, burada tekrar etmem ayıp.
Bununla birlikte poetik bir olayın nedeni yine poetik bir olaydır. Koçak’ın sözünü ettiği türden poetik bağlar ya da ilgiler bu tür tartışma yazılarıyla netleşir. Ama bu tür yazılar yirmi yıl sonra gelirse, asıl konular da ‘ileri’ye kalmış oluyor. Duruma tersinden bakalım. Koçak, Felsefi Şiiri’i on sekiz yıl önce değil de neden şimdi tartışma konusu ediniyor?[6] On sekiz yıl önemli görülmeyen ya da kaale alınmayan ama bugün önemli hale gelen ne var Felsefi Şiir’de? “Felsefi temeli olmayan bir şiirin değeri ve önemi nedir?” sorusu bugün temel bir kriter mi oldu?
Koçak, Uyar’ın “Çıkmazın Güzelliği” yazısındaki “çıkmaz” kelimesi ile benim “aporia” kavramı arasında bir benzerlik olduğunu iddia ediyor. Koçak, Uyar’ın bu yazısına, Bahisleri Yükseltmek’in girişinde atıfta bulunur, ama “çıkmaz” kavramı açısından değil, Uyar’ın, “kışkırtıcı cümle ve slogandan yana fakir” olmadığını dile getirmek için. Evet, “Şiir çıkmazda, çünkü insan çıkmazda” sözüne değinir ama bunun anlamının ne olduğuna ve bu anlamın onun şiirinde ne oranda gerçekleştirmiş olduğu meselesine yönelmez. Şairin sözüne hiç kuşkuyla bakmıyor Koçak, seviyor ise ona teslim olmuş biçimde akıl yürütüyor. Şairin dile getirdiği sözü, şiirinde ne oranda gerçekleştirmiş olduğuna bakmamak… Olacak iş değil; şair sözüne güvenilir mi hiç?
Koçak bugün Uyar’ın şiirini, onun “çıkmaz” kavramını merkeze alarak algılamaya başlamış gibi geldi bana. Uyar’ın, “Çıkmazın Güzelliği” yazısı için, “İkinci Yeni’nin Manifestosu sayabileceğimiz” diyor. Bu yazı altmış yıldır İkinci Yeni’nin manifestosu sayılmadı da, neden bugün “İkinci Yeni’nin Manifestosu” sayılmak isteniyor? Uyar’ın bu yazısını bugün İkinci Yeni’nin manifestosu haline getiren şey nedir? Bu neden, felsefi şiir anlayışı ve onun merkezinde yer alan aporia kavramı olmasın? Başka bir deyişle, bu neden, retroaktif nedensellik kavramı olmasın?
“Retroaktif nedensellik”, Koçak’ın eleştirel analizinin temel bir kavramıdır. Şöyle tanımlar bu kavramı Koçak: “Sebeple sonucun kronolojik yerlerinin de tersine çevrilmesidir bu; sonra gelen bir olgu, daha eski bir olgunun sonucu değil, sebebi oluyordur.”[7] Yani diyor ki Koçak, İkinci Yeni kendisinden önce gelen şair ve şiir olgularının da nasıl tanımlanması gerektiğini belirlemiştir. İkinci Yeni, İkinci Yeni’den önce gelen şair ve şiirlerin kendilerini nasıl tanımlaması gerektiğinin kriteri olmuştur. “Retroaktif nedensellik” kendisinden sonra geleni belirlediği gibi, kendisinden önce geleni de belirleme durumudur. Koçak’ın burada özellikle altını çizdiği, sonra gelenin, ondan önce gelenin konumunu ve tanımını belirlemesi, değiştirmesi durumudur. Sözgelimi ona göre, “Garip’in olduğu yıllarda Birinci Yeni diye bir şey yoktu. (…) Birinci Yeni diye bir şeyin varsayılabilmesinin, ancak bir İkinci Yeni’nin belirmesinden sonra mümkün olduğunu göstermiştir bize”. İşte bunun gibi, “aporia” kavramı da, daha önce Koçak’ın üzerinde durmadığı “çıkmaz” kavramının, “felsefi şiir” ifadesi de “düşünce şiiri” kavramının öne çıkmasına, İkinci Yeni’yi bu kavramlara göre yeniden tanımlamasına yol açmış görünüyor.
Ama kendi kavramına pek sadık görünmüyor Koçak, ya da kendi kavramından hareketle düşünmesini engelleyen öfke nöbetine yenik düşmüş görünüyor. Temelde felsefi şiirin bana ait olamadığını, benden önce İkinci Yeni’de mevcut olduğunu ileri sürme çabasına giriyor. Koçak bunun için neden yirmi yıl bekledi? Ama yine de bunu yaparken, felsefi şiirin İkinci Yeni’nin bir uzantısı olduğunu ileri sürerken, aynı zamanda Kayıran’ı da İkinci Yeni’ye dahil etmiş olmuyor mu? Yoksa kendi ifadesiyle söylersem, “kaş yapayım derken göz mü çıkarmış oluyor?”[8]
Çalgın (2006) kitabımda yer alan “Fü” şiirimin ilk yarısı şöyledir:
hu diyecektim, hu
duy ve eksilt sesimi,
fü demişim
meğer kar yağıyormuş
bilmediğim bir biçimde
yetersizdim, titredim hep
hapsederken içimde belireni belirdiği yerde
kabarmış sular, ırmak ne kadar derin
ve kibir
bilmediğim bir biçimde
geçmek istemiştim sadece kendimi
hatırı yoktu bende akşamın
düşerken yerçekimini yitiren karanfil
kendi içinde yankılanır gayb’olanın sesi
inmezmiş çarşı esnafının kalbine
menteşeler çok sıkı, akıl neden dudakta
serinlik bulamıyor ten
çok mu dokunaklı konuşuyorum Bill
oysa alay bulaşmış edama, öyle diyorlar
kalp ve sükut
bozdurup harcamak kadar[9]
benim de olmadı hiç param
Bill!
ağlama
ağlama ama Bill!
senin de mi aşkın gitti arkadaşınla
boşluktan yok yere vazgeçilmez hiç
hiçlikle yaşamasını bana da öğrettiler Bill
NOTLAR
[1] Kitabın dört baskı yapmış olmasını itibarsızlaştırmaktan medet ummak da neyin nesi?Benim kitaplarımdan Kritiğin Toprağında’nın da, Şiirimin Çeyrek Yüzyılı’nın da mevcut baskısı bitti; ikincisi iki yıl önce bitti, ilki daha önce. Son Akşam Yemeği ile Efsus’a Yolculuk da… Koçak’ın kendi kitaplarına baktım, kaç baskı yapmış diye, birinci baskıda duruyor (Modern ve Ötesi hariç). Bu kıskançlıktan gelen bir eleştiri mi, yoksa bir itiraf mı? Çünkü kendisi bir yayınevinin yönetim mutfağında yer aldı…
[2] Koçak bu konuya bir kez daha değindi Duvar dergisinde yayınlanan, “Cemal ki Bükülüyordu…” yazısının bir dipnotunda: “‘90’ların başında yazmaya başlamış bir şair (…) bir söyleşisinde, ‘Ben galiba Spinozacı bir şairim’ diyecekti. ‘Galiba!’” (Duvar, sayı 16, s. 17, Ekim 2014)
[3] Ankara’ya bir gelişinde, (2007 olabilir) Kızılay’daki Tavukçu’da oturmuştuk; Mehmet Taner, Orhan Koçak ve ben. Gecenin ana sorusu şuydu: “Neden eleştiri yazıyorsun; şairsin sen?” Ses tonundan, bir soruyu değil, bir sorunu dile getirdiği anlaşılıyordu. Turgut Uyar ya da Cemal Süreya niçin yazmış ise, ben de onun için yazıyordum. Dert edindiğim bir problemim vardı. Yalandan nefret ettiğim için de olabilir. Gerçeğin üzerindeki ideolojik perdeyi, daha doğrusu yalan dolanı, maskeyi indirmeyi seviyordum. Kendi yolumu kendim çizmek, başkalarının bana biçim vermesine fırsat vermemek benim için vazgeçilmezdi. Bir başkasının, o yolu yürümeden, bana o yolu çok iyi biliyormuş gibi davranmasından nefret ederim. Sıkıntıdan kurtulmak için de olabilir; bir metin üzerinde çalışmak, beni daima içinde bulunduğum zamanın ve uzamın dışına çıkarır.
[4] Bu soruyu, aslında beni yerlilik/millilik’le suçlayabilme tuzağına çekmek için soruyor Koçak. Peki, kendisi, “aporia”, “erlebnis”, “episteme”, “ontos” gibi kelimelerin Türkçesi dururken neden ‘ecnebisini’ kullandığımı sorgularken, yerlilik/millilik güzergâhına sapmış olmuyor mu? Dil, yerlilik/millilik denen şeyin özüdür. Bu arada “erlebnis” için “deneyim” demiş Koçak. “Erfahrung” deneyim, “erlebnis”, deneyim değil, bir yaşantı durumunu ilk defa yaşamak, badire karşısında savunmasız durumda olmak, tekil olanın tanımsızlığı, ilklik. “Çıkmaz” kelimesi de aporia kelimesinin tam karşılığı değil.
[5] Kaldı ki, Koçak, bırakın kitabı, “İçindekiler”i sabırla inceleseydi, “Pratico-inerte” başlıklı yazıyı da görürdü. Bilindiği gibi, Sartre’ın bir kavramıdır bu.
[6] Daha önemlisi, şöyle bir durum da var: On beş yıl kadar önce, Virgül dergisinde, Felsefi Şiir’i sarakaya alır gibi eleştirel bir yazı çıktı. Yanıt verip görüşlerime açıklık getirmek gerekiyordu. Dergiye gönderdiğim yanıt yazısı basılmadı.
[7] Orhan Koçak, Bahisleri Yükseltmek-Turgut Uyar Şiirinde Kendini Yaratma Deneyimi, Metis Yayınları, İstanbul, 2010, s. 31.
[8] Edip Cansever’in “Düşüncenin Şiiri” yazısındaki “düşünce” ifadesi net değildir; felsefeden çok dünya görüşü ve ideoloji kavramına yakın görünür. Valery’nin “Şiirin içinde fikir, elmanın içindeki gıda kadar saklı olmalıdır” sözünden hareket eder. Bu sözdeki “fikir” kelimesi “ideoloji” olarak da çevrilmiştir. Cansever’in “Şairi bir düşünür olarak bellemek gerekir” sözü çok önemlidir benim için. Ama bu ifadeyi de pek açıklamaz Cansever, yazının devamında başka konulara geçer ve “düşüncenin şiiri” kaygısını unutur, kendisini açıklamakla değil, başkalarını ‘dövmekle’ meşgul olur. Uyar ve Cansever’le varsa bir benzerliğim, bu benden çok başkalarının yapması gereken bir şey değil miydi? Yirmi yıldır kimse böyle bir bağ kurmak istemedi. Koçak da pozitif değil negatif bir sonuca varmak için bu bağı kuruyor.
[9] İtalikler Edip Cansever'den alıntı.
Önceki Yazı
Zihin kıvraklığı ve dil figürleri:
“Korkunç güzel”in güzelliği
“Oksimoron, kabına sığmama hali insanın, insan zihninin ve dilinin. Günümüz Türkçesinde 'ikirciklem' biçiminde çevrilen, eskilerde 'müştemilü’z-ziddeyn' denen dil figürü.”
Sonraki Yazı
Tavanın Öte Yanı'ndan:
“Bugün babamın düştüğü gün”
Rober Haddeciyan'ın Tavanın Öte Yanı adlı romanı Rober Koptaş çevirisiyle önümüzdeki günlerde Aras Yayınları tarafından basılıyor. Haddeciyan'ın şu ana kadar Türkçeye çevrilmiş tek romanı olan Tavan'ın devamı niteliğindeki kitaptan kısa bir bölümü Tadımlık olarak yayımlıyoruz.