• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Tavanın Öte Yanı'ndan:

“Bugün babamın düştüğü gün”

Rober Haddeciyan'ın Tavanın Öte Yanı adlı romanı Rober Koptaş çevirisiyle önümüzdeki günlerde Aras Yayınları tarafından basılıyor. Haddeciyan'ın şu ana kadar Türkçeye çevrilmiş tek romanı olan Tavan'ın devamı niteliğindeki kitaptan kısa bir bölümü Tadımlık olarak yayımlıyoruz.

Rober Haddeciyan genel yayın yönetmeni olduğu Marmara gazetesinde. 

K24

@e-posta

TADIMLIK

27 Mayıs 2025

PAYLAŞ

Yılbaşına kadar sorun yoktu. Yeni yıl hazırlıkları, kermes çalışmaları, kilise için yapıp ettiklerimiz, ev işleri, topik ya da anuşabur[1] hazırlamak için sabırsızlanmalarım, bütün bunları moralimi düzeltiyordu. Ama yılbaşı geçip de bizim yortumuz yaklaştı mı birden bütün keyfim kaçıyordu. Ocak’ın ilk günleri bana feci ağır geliyor, bütün iç dünyamı karartıyordu. 4 Ocak ise benim için yas günüydü. O gün kimseyle konuşmak istemiyordum. Bütün gün oturup babamın hatırasıyla kalmak istiyordum. Biricik babamın dükkândan bize hediye almak için çıktıktan sonra muz kabuğuna basıp düştüğü gündü o. 

O lanetli tarih artık artık tüm varlığıma, iliklerime kadar işlemişti. Sonuna kadar da öyle kaldı. Montreal’deki evimizde pencerenin ardında oturuyordum, gözüm saatteydi. Hesaplıyordum. “Şimdi babam dükkânda oturuyor. Şimdi bir müşteriyle konuşuyor. Şimdi kapıyı kapatıp dışarı çıktı. Şimdi muz kabuğuna basıp düştü. Şimdi onu hastaneye götürüyorlar. Şimdi telefon çalacak ve beni hastaneye çağıracaklar.” 

Hagop ve Rupig bu tarihi her yıl unutuyorlardı. Yalnız beni o çökkün halimle gördüklerinde hatırlıyorlardı. Onlara asla, “Bugün babamın düştüğü gün,” demiyordum. Söylemiyordum, çünkü bunu babamın hatırasına karşı saygısızlık olarak görüyordum. Kendiliğinden hatırlamalarını istiyordum ama hatırlamayacaklarını da biliyordum. Velhasıl asabi ve keyifsiz halimle her şeyi söylemiş oluyordum ki hatırlasınlar ve bir an olsun babamı düşünüp bir şekilde ıstırabımı paylaşsınlar. Buna rağmen, Hagop’un bu asabi halimle ilgili kötü bir söz söylememesi için Tanrı’ya dua ediyordum. 

“Artık yeter, abartıyorsun, üstünden kaç sene geçti, unut artık hepsini!”

Böyle bir şey.

Böyle bir şey söyleseydi içimde nasıl bir fırtına kopacağını kim bilir. Fakat Hagop, hemen her gün, her dakika böyle bir şey söyleme isteği duysa da en azından 4 Ocak’ta acıma saygı gösterirdi. Konuşmazdı. Bana karşı dikkatli davranırdı. Ben de ona minnettar kalırdım. 

Bu defa da öyle oldu. Christmas’tan iki gün önce açılan kermesimiz büyük başarı kazandı. Sonra çok eğlenceli bir yılbaşı geçirdik. Bu defa Ani’lerin evine davet edilmiştik. Ani, Saint Catherine Caddesi’ndeki Birks mağazasında çalışıyordu ve dükkândan çok güzel ağaç süsleri getirmişti. Pahalı süslerle muhteşem bir ağaç süslemişti. Ben anuşabur ve topik götürmüştüm ve bu günlerdir sabırsızlıkla benden anuşabur bekleyen Peter’ı çok mutlu etmişti.

Masanın üstünde anuşaburu gördüğünde, “Oh my god! Tanrım! Anuşabur gelmiş!” diye haykırdı. 

Beni öpüp sanki anuşaburu bir tek ona getirmişim gibi teşekkür etti. Doğrusu, tabii ki sadece onun için yapmamıştım ama pişirirken o da aklıma geliyordu. “Kim bilir nasıl sevecek, kim bilir gene beni nasıl öpecek?” diye düşünüyordum. İtiraf etmeliyim ki bu beni biraz gururlandırıyordu. İlk yıllarda ona bunun bir Ermeni geleneği olduğunu, Ermeni değerlerinin bir parçası olduğunu ve benzeri şeyler anlatarak epey vaaz vermiştim. Bütün bunlar onun pek umurunda değildi. Önemli olan anuşaburun tadıydı, çünkü onu başka bir yerde bulması mümkün değildi.

Gece yarısı hepimiz birbirimizin yeni yılını kutladık ve bir saat sonra eve döndük. Rupig yeni yılı arkadaşlarıyla karşılayacaktı, henüz dönmemişti. Hagop yattı, ben pencerede Rupig’in dönmesini bekledim. Akşam sarılmış, birbirimizin yeni yılını kutlamıştık ama ben onu tekrar görmek istiyordum. Gecikti. Daha fazla bekleyemedim. Yatağa girdim. Hagop çoktan uyumuştu. 

Benim için ağır günler başladı. Dzınunt[2] yortusunun hemen geçmesi ve rutinimize dönmemiz için dua ediyordum.

Rober Haddeciyan

Dzınunt’un ertesinde, mezarlık ziyareti gününde erken uyandım. Kalbimdeki tuhaf bir sıkışma daha uzun uyumama izin vermemişti, erkenden uyanıp mutfağa girdim. Çekmecede tarif defterimi aradım ve helvanın sayfasını buldum. Kanada’ya geldiğimden beri helva kavurmamıştım. İstanbul’da şaşmaz bir alışkanlıktı benim için. Bayram ertesi, mezarlık ziyareti gününde mutlaka helva kavurur, komşulara birer kâse dağıtırdım. Müslüman komşulara da. Burada bu geleneğe de son vermiştim. Her ziyaret gününde bu konuyu düşünüyor, hatta eski geleneği canlandırmaya niyetleniyor, mutfakta mutlaka gerekli malzemeyi bulunduruyordum. Helva yapmadığımda babama karşı bir suç işlediğimi hissederdim. Hastanedeyken, orada olduğum son ziyaret gününde, babam kâse kâse helva getirdiğimi ve önce odasındaki diğer hastaya, sonra diğer odalardaki hastalara dağıttığımı gördüğünde nasıl da mutlu olmuştu!

“Ölenlerin canı için!”

Babam ben ona kaşık kaşık helva yedirirken bu sözü belki beş kez tekrarladı o gün.

Bu defa kararlıydım. Yeniden helva kavuracak, akşam da dostları davet edecek ve onlara da helva yedirecektim. Bu babamın canı için, diyecektim.

Deftere bir göz attım ve her şeyi hatırladım. Hemen malzemeyi hazırladım. Ben helvayı kavurana kadar Hagop kalkıp gitmeye hazırlanmıştı.

“Bu akşam Matild’leri ve Ani’leri davet edeceğim,” dedim.

Hagop omuz silkip “Tamam,” dedi.

“Biliyorsun, mezarlık günü,” dedim.

Hagop gözlerimin içine baktı.

“Onlarla ne alakası var?” diye sordu.

“Helva kavurdum.”

Hagop anladı. Bir şey diyecekti, vazgeçti. Sonra gülümsedi ve “İyi yapmışsın,” dedi. 

Sonra gitti.

Öğleden sonra zihnimde sanki birden bir ışık yandı. Arabaya binip bize en yakın Kanada mezarlığına gittim. Bize tamamen yabancı bir mezarlıktı bu. Tanıdığım Ermeni ya da Kanadalı kimse orada yatmıyordu. Evimize yakın bu mezarlığa hiçbir Ermeni’nin gömülmediğinden zaten emindim. Fakat nihayetinde bir mezarlıktı ve ben dünyanın bütün mezarlıklarının, coğrafi olarak birbirlerinden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar, aşağıda bir yerde birbirine bağlanıp bütün insanlık için tek bir mezarlığa dönüştüğüne inanıyordum. 

Hava açıktı, yumuşak bir kar yağıyordu. Hemen çok soğuk olduğunu anladım ama önemsemedim. Mezar taşları arasında dolaşırken yüreğim sıkışıyordu. Mezarlık hayli büyüktü, yoluma dizilmiş taşlara sanki babamın mezarını görecekmişim gibi tek tek bakıyordum. Bomboş mezarlık karın altında uzanmış gidiyordu. Çenem titriyordu ama bu titreme giderek bedenimden içeri akan bir sıcaklığa dönüştü. Hızlıca soğuğu hissetmez oldum.

Sağda solda yazılı isimleri ve altlarındaki ölüm tarihlerini okuyarak mezarlar arasında dolaşmaya devam ettim. Babamla aynı yıl ölen birini arıyordum. Epey bakındıktan sonra aradığımı buldum. İhtiyar yaşında ölmüş yabancı isimli bir adamın mezarıydı. O da aynı yıl ölmüştü. Adını birkaç defa okudum. Sonra karşısında dikildim, haç çıkardım, epey yüksek bir sesle Hayr mer[3] okumaya başladım. 

Ermenice bir Hayr mer şüphesiz bu mezarlıkta ilk kez çınlıyordu. Bir taraftan okuyor, bir taraftan babamla konuşuyordum. Değerli babacığım, işte yine sana geldim ve seninle doluyum. İşte anadilimizde senin için tatlı bir Hayr mer okuyorum. Hırpalanmış ruhun, orada, terk edilmiş memleketimizde, uzakta, sesimi duyuyor mu? Ruhun şad oluyor mu baba? “Kızım yaban ellerde bile Ermenice bir Hayr merle anıyor beni,” diyor musun? Ben seni unutmadım. Senin ninelerini, dedelerini unutmadığın gibi. Ama şimdi senin ninelerin, dedelerin neredeler; benim nine ve dedelerim? Talihimiz köklerimizi ana baba ocaklarımızdan kaç defa koparıp bizi birbirimizden bunca uzaklara savurdu? Fakat işte sen benim için buradasın, bu mezarın içinde. Ninelerim ve dedelerim de burada. Tanımadığım ninelerim ve dedelerim. Onları ne çok anlattın bana. Hepiniz buradasınız, bu yeni ülkenin toprağında, biraz yabancı ama benim nefesimle ısınmış. Buradasınız, çünkü bu sabah, insanlar nereye giderlerse gitsinler ölülerini de beraberlerinde götürüyorlar diye düşündüm. Buna hiçbir güç engel olamaz. İnsanlar ölülerini beraberlerinde götürür, eğer onları unutmadılarsa.

Hayr mer havada ne kadar güzel çınlayıp yayıldı. Mezarın kenarına, temiz karın üstüne oturdum ve mermeri okşadım. O an bana, yine hastanedeyim, babamın yatağının kenarına oturmuşum gibi geldi. Yine tatlı sözlerle onun ellerini okşamaya başlamışım gibi. Hep öyle yapmamış mıydım? Yüreğime taş basarak haftada dört gün, beş gün, altı gün hastaneye gitmiyor muydum? Onun karşısında hep mutlu kız rolünü oynuyordum. Ona baktığımda ne kadar üzüldüğümü anlamasın diye. Gülüyor ve onu teselli ediyordum. Ellerini okşayarak sevinçli şeylerden bahsediyordum. O benimle seviniyordu. Onun için günün en mutlu zamanıydı. Oysa ben o an, yatağının değil mezarının başında oturduğumu düşünürdüm. Sanki babamın ellerini okşamaya, onun yorgun ve ağırlaşmış bedenini dinlendirmeye değil, mezarına bir demet çiçek bırakmaya ve onun için dua etmeye gelmiştim. 

Montreal’deki o mezarlıkta on dakika kadar karların üzerinde oturdum, sürekli babamla konuştum ve biraz da toprağın içindeki o yabancı adamı düşündüm. Adını zihnime kazıdım. İçimden ona teşekkür ettim. Babam buradaymış gibi kabul edebilmem ve onun ruhuna dua edebilmem için izin verdin, teşekkür ederim, dedim. Kim bilir, belki sen de ona benziyordun, senin de seni seven bir çocuğun vardı. Belki sen de bu soğuk toprağa karışmak için uzaklardan gelmiştin. 

Çok üşümüştüm ama mezarlıktan koşar adım çıkıp arabama bindiğimde yüreğimde bir sıcaklık hissettim.

ROBER HADDECİYAN

(s. 196-201)

Rober Haddeciyan
Tavanın Öte Yanı
çev. Rober Koptaş
Aras Yayıncılık
Mayıs 2025
225 s.
 

Rober Haddeciyan'ın Tavan ve Tavanın Öte Yanı romanlarına dair bir değerlendirme için bkz.

Mehmet Fatih Uslu, “İnsan mahkûmdur yaşamaya”: Tavan’ın öte yanında hayat var mı?, K24

 

NOTLAR

[1] Erm. “tatlı çorba”; Ermeni usulü aşure.

[2] Erm. Kutsal Doğuş yortusu, Ermeni Kilisesi’nin Noel’i; 6 Ocak’ta kutlanır.

[3] Erm. “(Göklerdeki) Babamız”. İsa’nın takipçilerine her gün okumalarını vaaz ettiği gündelik dua.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Rober Haddeciyan
  • rober koptaş
  • Tavan
  • Tavanın Öte Yanı

Önceki Yazı

TARTIŞMA

Orhan Koçak’ın “Makas açılırken...” başlıklı yazısına dair:

Olanakta Sabotaj

“Koçak tarihselleştiremiyor ya da tarihselleştirmekle ilgilenmiyor. Eleştirel yönteminin ilk aşamasını, ele aldığı olguyu/metni ya da metin parçasını bağlamından, bütününden ve ait olduğu tarihsel düzlemden izole etmek oluşturuyor.” 

YÜCEL KAYIRAN

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 22

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: Asabiyeci / “Asıl Mesele Sizsiniz" Oğuz Atay / Böyle Uğuldar Ağaç / Deniz / Devinimler / Herkes Haklı / İtlerle Kurtlar / O Derin Fısıltı / Vaker / Zincirli Hürriyet Diyarında

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist