• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Tanıl Bora ile söyleşi:

“Kötü bir metin nedir ki gerçek kötülüklerin yanında!”

“Herkesle değil ama iyi geçinmeci olduğum doğru. Bunu bir tavır olarak, bir yaşama etiği olarak da savunurum. İnsanların 'iyi' yanlarını görmeye, o yanla temas kurmaya, o yanı teşvik etmeye çalışmanın hepimize iyi geleceğine inanıyorum.”

Tanıl Bora. Fotoğraf: Mehmet Özer / Eylül 2023'te İzmir'de, Livera Yayınevi'ndeki Tanıl Bora söyleşisi için Bora'nın müellifi olduğu kitaplardan oluşturulan stand.

CAN TEZEL

@e-posta

SÖYLEŞİ

31 Temmuz 2025

PAYLAŞ

Bir kişiyi “çok yönlü” olarak tanımlamak klişe bir ifade olarak geliyor olabilir kulağa. Fakat çalışmalarınıza baktığımda siyaset bilimi alanının genişliği yanında edebiyata, sosyolojiye, futbola uzanan bir birikim görüyorum. Bu alanların hepsi bir yerde ortaklaşıyor; ayrıldığı, kendi yollarında ilerlediği zamanlar olsa da. Bu farklı alanlara açılan birikiminizi nasıl bir okuma pratiğiyle edindiniz? Belli bir disiplininiz var mıydı okuma yaparken? Kronolojik olarak bir düzen mi oluşturdunuz? Yoksa bir yazara –Orhan Koçak’ın deyimiyle– “yakalanıp” bütün eserlerini baştan okumaya mı giriştiniz? Yoksa önünüze ne çıktıysa okudunuz mu?

Teşekkür ederim. Dilerim darmadağınık bir yığın değildir de, sahiden bir birikim teşkil etmiştir.

Okuma pratiğiyle ilgili orta yolcu bir cevap vereyim: O da, öbürü de... Yani hem ilgilerimin peşinde, çalıştığım konularla ilgili odaklı, planlı okumalar yaptım, yapıyorum. (Planlı programlı olunca gayriihtiyari “okuma yapmak” diyoruz değil mi!) Hem de rastgele, doğrudan bir işe, bir yazı hazırlığına falan yararı olmadan, o anlamda işlevsiz, lalettayin, oburca da okuyorum.

Farklı okuma yoğunlukları vardır tabii. Bazı metinleri sindire sindire, içine düşerek okursunuz. Bazılarını, sadece işinize yarayacak olanı almak üzere, atlaya zıplaya… Kimi metin, satır satır okusanız bile, sadece malzemedir. Kimi metin ise sizde yer eder; arkadaşınız, büyüğünüz, ustanız olur.

Yazdığınız eserlerde de büyük bir kaynak külliyatı göze çarpıyor. Biyografilerde ve siyasi düşünce yazılarınızda daha çok öne çıkıyor bu. Bir kitabı yazarken yaptığınız kaynak okumalarında –yahut toplanmalarında– belli bir stratejiniz var mı?

Kitapların içinde bir boş sayfaya ya da içine iliştirdiğim bir kâğıda not alıyorum parlak sözleri, skandal ifadeleri veya esasa dair temel tezleri. Üzerine, alıştığım, yazmayı düşündüğüm konularla, kavramlarla ilgili bilgisayarda dosyalarım var; bazı “lafları” oraya da aktarıyorum. Bazı yazılar böyle damlamalı sulama yöntemiyle oluşuyor.

Günlük olarak belli bir çalışma saatiniz var mı? Bir yazıya başladığınızda genel olarak uzun aralıklarla mı yazarsınız, yoksa kısa aralıklarla yahut bir oturuşta bitirir misiniz? Bilgisayarla mı yazıyorsunuz, yoksa kâğıt-kalemde ısrar edenlerden misiniz?

Gündüzcüyüm. Sabah erken başlarım, genellikle bütün gün çalışırım. Gece prensip olarak çalışmam.

Uzun aralıklarla, hatta yıllara yayarak demlendire demlendire yazdığım yazılar da var (damlamalı sulama!); çabucak, iki saatte tamamladıklarım da.

Öncesinde bazı notları kâğıt-kalemle defterlere yazıyorum. Yanımda hep birkaç defter olur. Yazının akış şemasını da kâğıda döküyorum. Kâğıt-kalem, o kadar. Devamı bilgisayarda.

Kâğıt-kalemi mektup yazmak için de kullanıyorum.

Bir de hayati önemde günlük ajandam var; işi-gücü, randevuyu, “şunu ara, şuna mesaj yaz!” notlarını hep oraya düşüyorum. Yani kâğıt-kalemle hep beraberim.

Tanıl Bora, Aksu Bora. Adatepe Taşmektep, 2018.

Güncel gelişmeler hakkında da yazıyorsunuz. Bunun yanında sosyal medya kullanmadığınızı biliyorum. Gelişmeleri genellikle nereden takip ediyorsunuz; başvurduğunuz, önerdiğiniz mecralar var mı? Bu da elbette çalışmanın yanında vakit ihtiyacı doğuruyor. Vaktinizin ne kadarını gündemi takip için ayırıyorsunuz?

Güncel gelişmeleri biraz mesafe koyarak yazıyorum. Hem zaman mesafesi: Sıcağı sıcağına değil, bir müddet sonra yazıyorum bazı şeylerin üzerine. Hem de bir soyutlama veya dolayım mesafesi: “Sıcak gelişmelerin” yorumuna odaklanmak yerine, gündeliğin içinde deveran eden bir mefhumu alıp onun etrafında düşünmeye çalışıyorum. Zamanın Kelimeleri derlemesine adını veren bir patika bu. Siyasal analiz ustası veya “kanaat önderi” değilim zaten, öyle bir iddiam yok. Olaylardan, “zuhurattan” ziyade düşünceler, ideolojiler, söylemler, zihniyetler ilgimi çekiyor; onlarla meşgulüm.

Gündem takibine fazla zaman ayırmıyorum. İnternette T24’e, sendika.org’a, diken’e bakıyorum, bazen serbestiyet’e de. Medyascope’a kulak misafiri oluyorum. Tam teşekküllü haber bülteninin neslinin tükendiği koşullarda, günlük haber bülteni niyetine Nevşin Mengü’nün yayınını dinliyorum. Mirgün Cabas’ın yayınlarını izliyorum; içeriğinden öte, düşünülmüş sorularını uzatmadan sorması ve can kulağıyla dinlemesi, bir usul erkân görgüsünün örneğidir. Sporda Bağış Erten’le İnan Özdemir’in Oksijen’deki “Yaz Deftere”sini neşeyle izliyorum. Dünya ahvali için Almanca sol neşriyata bakıyorum.

Keskin bir geçişle biyografilere değinelim. Hasan Âli Yücel’in ve Süleyman Demirel’in biyografilerini yazdınız. Biyografi yazma edimindeki motivasyonunuzdan, bu pratiğin sizin için nasıl bir amaçtan doğduğundan bahsetmenizi istesem… Bunun yanında, biyografi yazmanın sizin için öne çıkan zorlukları neler? En zorlandığınız, en çok yoğunlaştığınız hangi meseleler oluyor bu pratikte?

Şevket Süreyya Aydemir

Biyografi kesin olarak okumayı en sevdiğim tür. İlk gençlikte Şevket Süreyya’nın ve Isaac Deutscher’in yazdıkları biyografileri okuyalı beri öyle. Okumayı çok sevdiğim için biyografi yazmayı da istedim! İmrenerek istedim.

Biyografi, “büyük” tarihin ve bireysel hikâyenin, şahsiyatın birbiriyle sağlamasını yapmaya imkân veriyor, tutarsızlıkları anlamaya imkân veriyor. Gri’nin analizi ve edebiyatıdır. Tabii “iyi” biyografi için söylüyorum bunu.

Isaac Deutscher

Zorluklar... Şimdiye kadar yazdığım iki biyografide muazzam geniş hacimli malzeme vardı; şimdi yazmakta olduğum biyografide (daha doğrusu prosopografide) de öyle. Malzemeyle kastettiğim, özellikle “kahramanın” sözleri. Malzemeyi ziyan etmemek için olabildiğince onu konuşturarak yazmaya çalışıyorum. Alıntıları bol bol kullanarak ama öylesine yığmadan, ilmik ilmik örmeye çabalıyorum. Bu da epey siftinmek demek.

Yaptığınız çeviriler için de külliyat denilebilir. Çok fazla sayıda, farklı türden eserler çevirdiniz, çeviriyorsunuz. Bu eserleri seçerken belli kriterleriniz oluyor mu?

Şükür, hemen hemen tamamen kendi istediklerimi çevirdim. Birkaç kitabı yayınevinden arkadaşlarımın isteği üzerine çevirdim ama onları da isteyerek yaptım. Son çevirdiğim kitaplardan ikisini (1977 ve halen çevirmekte olduğum, Rahel Jaeggi’nin Yabancılaşma’sı), Doğan Çetinkaya’nın tavsiyesi üzerine keşfedip, bayılıp çevirmeye giriştim.

Velhasıl, istediğim, önemsediğim, sevdiğim kitapları çeviriyorum. Kriter, o.

Edebiyat eserleri de çeviriyorsunuz. Çevirdiklerinizin yanında zihin dünyanızı etkileyen, en çok sevdiğiniz, zevk aldığınız edebiyat eserleri hangileri? Yakın zamanda Birikim’de yazdığınız “Bir Sol ‘Eğitim Çalışması’ için Okuma Listesi”nin yanında edebi eserler için de böyle bir listeniz var mı?

Bundan sonra, fırsatım olursa daha çok edebiyat çevirmek istiyorum.

Edebiyat “listesi” yapmak çok zor. Zamanla değişiyor da hem; zaman zaman gözdeleri oluyor insanın. Hem genellikle yakın dönemli hafızam baskın geliyor; eskilerde okuyup bayıldığım yazarları, kitapları hemen hatırlayamayabiliyorum. Yani bir liste yapmak için, edebiyat-dışında olduğundan çok daha sıkı çalışmak lazım.

Barış Bıçakcı, Behçet Çelik

Kısa dönemli hafızamı çalıştıracak olursam, İspanyolca edebiyatın iki Javier’ini anarım. Marías iki burun önde! Saramago’ya bayılırım. (Anlaşılan bende bir “İberik” meyil var!) Ian McEwan’ı anayım; “bütün zamanlar” listesine gireceği kesin. İki İspanyol dedik madem; iki Adanalı arkadaşımı, Barış Bıçakçı’nın, Behçet Çelik’in yazdıklarını da, –çok farklı maden cevherlerini işliyorlar– çok severim. U-50 kadrolara bakacak olursak; Sezen Ünlüönen’in ve Esra Kâhya’nın, elementleriyle tam uyumlarını sağladıklarında diyeyim, güçlü ve leziz eserler ortaya koyacaklarına inanıyorum. Unuta unuta konuştuğumu tekrarlayayım... On dakika düşünsem daha kimler kimler gelir aklıma ve kimleri kimleri unuttuğumu fark ederim…

Biyografi için bir kısa liste (çok kısa liste) yapayım mı bu vesileyle? Rüdiger Safranski’nin entelektüel biyografilerine hayranlık duyuyorum. Çoğu Türkçeye çevrildi. Simon Wiesenthal ve Ben Gurion biyografilerini okuduğum Tom Segev, türün bence en iyi ustalarından. Hiç meşhur değil ama Jože Pirjeveç’in Tito biyografisini, Balkan ve Yugoslavya ilgimden ötürü, tülbende sarmak isterim. Orhan üstad kızacak ama Beşir Ayvazoğlu’nun biyografilerini de severek, yararlanarak okurum.

Orhan Koçak, “herkesle iyi geçinmek” bahsinde size ve Akif Kurtuluş’a çokça ‘takıldığını’, belki de eleştirdiğini dile getiriyor yazılarında. Bu eleştiri, aksayan yanlarını göz ardı etmeden, farklı düşünce çizgilerindeki şahsiyetleri ele almanız, çalışmalarınızda herkese alan açmanızdan mı kaynaklanıyor? Siz nasıl karşılıyorsunuz bu eleştiriyi? Bu konuda bilinçli bir motivasyonunuz var mı; herkesten, her kesimden alınacak, öğrenilecek, yahut incelemeye değer bulunacak meseleler olduğu konusunda?

Orhan Koçak

“Herkesle” değil ama iyi geçinmeci olduğum doğru. Bunu bir tavır olarak, bir yaşama etiği olarak da savunurum. İnsanların “iyi” yanlarını görmeye, bulup çıkarmaya, o yanla temas kurmaya, o yanı teşvik etmeye çalışmanın hepimize iyi geleceğine inanıyorum. Ayrıca genel olarak geniş cepheciyim, birleşik cepheciyim. Hele şu içinde yaşadığımız zamanda ve zeminde, iyice öyleyim. 1930’ların, ‘40’ların faşizme karşı birleşik cepheci şahsiyetleri, kahramanlar galerimde baş köşededir. Nazi iktidarına karşı, komünistlerin koordinasyonunda ama muhafazakârından liberaline, komünistine, farklı siyasal meşreplerden insanların işbirliği yaptığı direniş ağı Kızıl Orkestra’yı anlatan Harro ile Libertas kitabını, bunun için aşkla çevirmiştim.

Tabii bu tavrın da tefride düşme riski vardır; yani aşırı hoşgörüyle gevşeyebilir insan, doğrudur, hiç itiraz etmem. O bakımdan, sürekli Orhan Abi tarafından gözleniyor olduğumuz hissiyle davranmakta fayda vardır; ben de, Akif de bunun kıymetini biliriz.

Amos Oz

Amos Oz (onu da çok severim) bir mülakatında, pek parlak olmayan bir öykü, bir roman karşısında infiale kapılmanın, ağzını açıp gözünü yummanın yersiz olduğuna inandığını anlatıyordu mealen. “Dünyada katiller, tecavüzcüler, savaş kışkırtıcıları var ve biz öfkemizi, hırsımızı onlara saklamalıyız; o öfkeyi boktan bir hikâye yazmış olanın üzerine boşaltıp ziyan etmemeliyiz. Kötü bir metin nedir ki gerçek kötülüklerin yanında; cürmü kadar yakar ancak” diyordu. Nitekim Amos Oz sadece sevdiği, beğendiği kitaplar üzerine eleştiri yazarmış. En harikası budur demiyorum; Orhan Abi’nin polemiğin bereketleri üzerine ve “bizde” salih polemik kıtlığının problemlerine dair yazdıklarını hatırlar ve hatırlatırım. Yine de bazen Amos Oz’un derviş hırkasına sarınmak iyi gelir.

Necmiye Alpay geçende K24kitap sitesinde Orhan Koçak’ın eleştiri performansı hakkında hakkaniyetli bir yazı yazdı, tavsiye ederim.

Son olarak, sevgili Sırrı Süreyya Önder’i anarak bitirelim istedim. Hastane sürecinde de, onu uğurlarken de büyük bir toplumsal uzlaşı ortaya çıktı. Siz 1 Mayıs’ dair yazınızda da onun “herkese hitap edebilme” kabiliyetinden, bir “sol ilahiyat” çizgisinin yakınında durduğundan bahsediyorsunuz. Sırrı Bey’in (Abe’nin) Türkiye’nin çatışmalı siyasal ve toplumsal tarihi içinde nerede durduğunu, onun için oluşan çatışmasız uzlaşı zemininin bize ne gösterdiğini burada açmanızı istesem…

Dediğiniz gibi, Sırrı Süreyya Önder’i, tam da demin konuştuğumuz bahisle ilgili, meselesini herkese anlatma cehdiyle yâd etmiyor muyuz? Onda meramını farklı düşünce dünyalarının diline tercüme etme iştahı ve istidadı vardı. Gerçekten taklidi ve ikamesi imkânsız bir iştah ve istidat.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Tanıl Bora

Önceki Yazı

PORTRE

Adnan Benk’e mektup:

“Bereketli huzursuzluk”

“Öfke duygunuz kendi yaratıcı huzursuzluğunuzun da kamçısı olmuş. Bazı huyları epeyce size benzeyen Orhan Koçak’ın deyişiyle, 'birbiriyle iyi geçinen huzurlu cemaat'in penceresine atılan taşlar gibiydi eleştirileriniz.”

MAHMUT TEMİZYÜREK

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Screwjack:

Meskalin, ritalin ve diğer edebi şeyler

“Screwjack temelde betimlemeyle ilgili, ama aynı zamanda, geleneksel tanımı üstünden ele alındığında, daha ilgisiz olduğu bir şey de yok. Bunun nedeni, her şeyi betimin tekeline alması, fakat böylece betimlemenin özerkliğine de halel getirmesi.”

HASAN CEM ÇAL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist