• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Adnan Benk’e mektup:

“Bereketli huzursuzluk”

“Öfke duygunuz kendi yaratıcı huzursuzluğunuzun da kamçısı olmuş. Bazı huyları epeyce size benzeyen Orhan Koçak’ın deyişiyle, 'birbiriyle iyi geçinen huzurlu cemaat'in penceresine atılan taşlar gibiydi eleştirileriniz.”

Adnan Benk. "Gönülçelen: Ben, Adnan Benk..." adlı belgeselden. (Mustafa Yenipazar, Nuri Aksu, 2005)

MAHMUT TEMİZYÜREK

@e-posta

PORTRE

31 Temmuz 2025

PAYLAŞ

Ne yazık ki öğrenciniz olamadım, ama Büyük Larousse’ta çalışan hepimizin ‘Adnan Hoca’sıydınız. Unutulmaz bir hoca, bilge, dost, adil, esprili, şakacı, anlayışlı, geliştirici ve daha birçoktunuz. Şimdi dört kitabınızın sayfalarında canlanıyorsunuz, o hallerinizi apaçık görüyorum. Yazarın asıl evi yazdıklarıysa, güneşi bol, neşesi bol, uğraşı da kavgası da bol bir eviniz var. Tıpkı sizin gibi. Tiyatro, sinema, resim, müzik, şiir, öykü, roman, eleştiri, dilbilim yazılarından oluşan evinizin sık ziyaretçilerindenim. Mektubumun meramı Hocama özlemdir.

Adnan
Benk

İnsana dair hiçbir şeyin yabancısı kalmayan aklınızın kanatları gönlünüze benziyordu, sınırsızdınız. Sıradan bir konuda bile titizce yöntem işleten eleştirmenlerdendiniz. İnandırıcıydınız her şeyden önce, güven uyandırırdınız. 1942’den başlayıp devridaim gününe kadar (1998) yazdıklarınızda, yapıp ettiklerinizde yerleşmiş kalıpları zorlayan bir zihin gücüydünüz. Zorlamak yetersiz; kırıp, parçalayıp yeniden kurmak isteyen demeliyim; sesiniz yazılardan öyle yankılanıyor çünkü. Zekâyı, aklı, algıyı, zevki sanat için devrimci bir dönüşüme uğratmak isteyen size kafayı takmamak bana olanaksız görünüyor.

Şuna taktım mesela: Yazılarınızda bir öfke duyuyorum Hocam. Bu duygunuz zarif cümlelerle, dans eden zekâ diliyle gizlense bile. Nedenini sorabilseydim, “sanata bulaşmış her türlü sahtelik” diyecektiniz belli ki. Sizde öfke yaratan, katılaşmış fenomenleri sıraladım: klişe, zevksizlik, şairanelik, ben-bencilik, mantıksızlık, yeniliksizlik, tutarsızlık, emeksizlik. Dahası şunu: “Laf olsun diye” yazılan, yapılan, sahnelenen her şeye karşı, özellikle de palavraya karşı bir öfke. Çoğunca denetimli bir öfkeniz var. (Ama bazen de çileden çıkıyorsunuz.) Öfke denetimi için bulduğunuz, rengi çeşidi bol üslubunuzun sizi de biçimlediğini düşünüyorum. Acımasız bir alaycıydınız; nefes alır gibi işlettiğiniz ironik nüktelerle bezeli dilinizle gördüğünüz saçmalıklara karşı çıkarken eğlenmeyi ve eğlendirmeyi de ihmal etmiyordunuz.

Sizi bekliyormuş gibi Türkiye sahnesi; sizin gibi bir anti-kahramanı. “Çağdaş uygarlık”a özenen, ama “altı kaval üstü şeşhane” hallerine rağmen bu gariplikle fazlasıyla barışık sanat edebiyat cumhuriyetinde, baskına gelmiş bir “barbar” gibiydiniz. Şaşırtmış, tedirgin etmiştiniz cemaati. “Apaçık bir huzursuzluk kaynağı” deniyordu sizin için. Kolay dinmeyecek bir ‘vicdan azabı’ydınız. Zaten açık niyetinizi de yazmıştınız: “Bereketli huzursuzluk.” Mahlaslarınızdan biri ‘A. Yedidağ’dı. Şimdi bu ismi kodamanların huzurunu kaçıran “Yedi dağın efesi” diye okumak geliyor içimden. İlgilendiğiniz her konuda doruklara çağırırdınız ilgilileri.

Yaşamınızdan, yazılarınızdan şu da anlaşılıyor: Öfke duygunuz kendi yaratıcı huzursuzluğunuzun da kamçısı olmuş. İdealinizdeki yazar şu idi çünkü: “İçini kemiren donup kalma endişesini, bu yarı ölüm korkusunu etrafına aşılamaya, daralan dünyamızı sırasında darbelerle genişletmeye çalışan, insanlarda bereketli bir huzursuzluk yaratmak” uğraşındaki yazar. Bazı huyları epeyce size benzeyen Orhan Koçak’ın deyişiyle, “birbiriyle iyi geçinen huzurlu cemaat”in penceresine atılan taşlar gibiydi eleştirileriniz. Modern düşüncenin kuşkuyla bakacağı türden “uydurca”ların balonlarını patlatırdınız. Irksal efsanelere, ilksel masallara mecazsız meselsiz inanan, lider tapınçlı Türkiye köyünün belalısıydınız. “Bunlarla savaşmak oldukça güç bir iştir,” diyordunuz, “gammaz öğrenciler gibi hemen parmak kaldırır, savcı ağabeylerine ‘Bu irtica taraftarıdır, bu komünisttir’ diye şikâyet ederler. Yeryüzüne kolları kalkık, şahadet parmakları havada gelmişlerdir; yerine göre dinsizi dinliye, dinliyi dinsize şikâyet ederler. Göstermek, görünmemenin en kesin çaresidir. Ellerini bir an indirseler kendilerine bakacağımızı bilirler. Bakılmak korkakların işine gelmez. Bunun için de vatan, bayrak, demokrasi, din, aile gerçeklerini birer paravana gibi bizimle kendi aralarına koymuşlardır.”

Değişmedi, daha da güçlendi ‘bunlar’ Hocam; ama karşıtı da güçlendi. Siz o yıllarda korkak paravanacıları deşifre cesareti gösteren az sayıda yazardan biriydiniz. Dobra, cesur, adil bir edebiyat şövalyesiydiniz. “Ama,” diyordunuz; “bizde edebiyatı sanatı ciddiye alanlar azdır, konuşabilecek insanlar pek çok değildir.” Böyle bir ortamda sizin gibi bir eleştirmenin başına geleceği biliyordunuz zaten: “Kötü kötü yererler insanı; eleştirmeciliğini, düşüncelerini bırakıp kendisini ele alır, sürmedik leke, atmadık çirkef bırakmazlar.”

Eleştirdiğiniz kişiliklerin kendilik kurguları kuruntudan da öteydi; hepsi birer “Şair-i Âzam Abdül Muntazam” havasındaydılar. Sanatla, edebiyatla ilgisi olmayan şeyleri deşifre edince altında yatan tüccar zihniyet sırıtıyordu. Ama sizinle polemiğe girmeyi göze alanın hali hep “Yazık!” nidasıyla yankı buluyor, var sanılmış, çoktan ve zaten yokmuş’a dönüyordu.

Yıkıcı bir diliniz vardı. Acıtıcı, tavizsiz, doğrucu. Bir yazar size karşı kendini savunurken ona şöyle sesleniyordunuz: “Makalenizde ‘Ben şunu yazdım, ben bunu yazdım’, ‘Kitaplarımı okuyanlar beni meyus etmediler’ diye savunduğunuzu görünce acımıştım size. Haksızlık etmişim: Sizin acınacak tarafınız yok. Hatta, kuşağınızın bazı yazarlarına has ‘Milliyetimi elimden alıyorlar’ diye bağırmak modasını çıkardınız.”

O yıllarda hakaret davaları bugünkü kadar moda değildi sanırım. Sanatın, edebiyatın birçok alanında put yıkan, sınır aşan, ufku genişleten devrimcilerdendiniz. Kişiliğinizi biçimlendiren düşünce “varoluş”tu. Bu bilincin kökünüzden, özünüzden önce geldiğini genç yaşta benimseyerek anladığınız her cümlenizde belli. Erken yaşta tiryakisi olduğunuz Valéry gibi, “yenilik, hep yenilik” diyen anlayışın yöntemi, tarzı, icrası peşindeydiniz. Ama ansızın yön değiştiren türlü uğraşlarınız oldu. Ağa sınıfından muhalif babanız Çukurova’da geniş topraklarını bırakıp Paris’e sürgüne gitmişti. Siz orada doğmuş (1922), dokuz yaşındayken gelmiştiniz İstanbul’a (1931). Toprağın rantına değil, kendi emeğine güvenen ve yaslanan bir birey olmak; bu irade erken yaşta başlamış olmalı. İstanbul Üniversitesi’nde dilbilim doçentliğine kadar akademik hayatın yükünü çektiniz. Tam keyfini çıkarırken bıraktınız. Öğrencileriniz peşinizi bırakmadı ama. Gezgin bir akademi gibi hikâyenizin bundan sonrası; siz nerede dersler orada. Birçok tutkulu uğraşı ansızın bırakma huyunuz kanımca kendinizle savaşın değişen sahneleri gibi. Örneğin müzikte, ikinci keman olacak kadar ilerlemiştiniz. Ama onu da bıraktığınızı söylemiştiniz. Sormuştum size, niyesini. “Birinci keman olamadığım için.” Gözümün önünde haliniz. Hüzünlü bir yüzle şöyle demiştiniz: “Bir insan iyi bir müzisyen olamamışsa başka her şey olabilir.”

“Her şey” sizin için bilime, sanata, edebiyata ve tabii yaratıcılığa dair her şey. Başka yönde bir çabanızı gören, duyan olmadı çünkü. Birçok alana yayılmıştı yaratıcılığınız. Ansiklopedilerin en modernini Türkçeye uyarlarken bilginin tasnifinde en titiz olanıydınız. Sayfalara, film şeritlerine, notalara dağılmış sayısız emek. Ama darmadağındınız Hocam!

Tahsin Yücel

Bunca çeşitliliğe rağmen, size yapışıp kalan asıl kimliğiniz “zalim eleştirmen”liğiniz oldu sanat çevresinde. Zalimdiniz belki birileri için, dobraydınız ama nobran değildiniz. Eleştirinizin kinden, hasetten, hınçtan beslendiğini kimse düşünmedi. Bilimden, felsefeden, modern yöntemlerden güç alan, ama şaşırtıcı derecede muzip, tam da size benzeyen bir yazı zevkiniz vardı. Arkadaşınız Tahsin Yücel sizi anarken (iç çekerek) şöyle diyordu:

Her yazısı, her çevirisi belleklerde kolay kolay silinmeyecek bir iz bıraktığından, yazın ve düşün çevremizde ne zaman ateşli bir tartışma başlasa, sorunu yakından bilenler, “Bunu bir de Adnan Benk ele almalıydı ki” derlerdi; ne zaman önemli bir yapıtın çevrilmesi söz konusu olsa, onun herhangi bir çevirisinin kendine özgü tadını unutamamış olanlar, “Bunu Adnan Benk çevirmeliydi ki” diye içlerini çekerlerdi.

İç çekmek! Zaman asıl zalim; şimdi artık yaşlanmış kuşaktan başka sizi hatırlayan yok gibi. Bunda sizin kendinize zalimliğinizin payı yok mu? Yaşarken yazılarınızı kitaplaştırmayı hiç istemediniz. Her biri dergilerde darmadağındı, umursamadınız. Biz, çok sevdiğiniz öğrenciniz Feyza Zaim ve ben, “Yazılarınızı toparlamak için bize izin verin lütfen!” diyerek, ölçüsüz bir cesaretle size vardığımızda, bizi kovmamış mıydınız: “Önemseseydim ben yapardım!”

Soldan sağa: Feyza Zaim, Adnan Benk, Gülçin Yücel.

Meğer bu tutumunuz yalnızca Feyza ile bana yönelik değilmiş. Okuyorum Öyleyse Varım kitabınızın “Sunuş” yazısında Mehmet Rifat, “Kendi üstüne hiç konuşmayan, çevresindekilerin kendisiyle ilgili her türlü girişimini engelleyen” tutumunuzu vurguluyor özellikle. Ama şükür, siz gittikten sonra dört kitaba toplandı yazılarınız. Bunları bir araya getirenlere (Mehmet Rifat, Sema Rifat, Aysen Altınel, Melek Dener, Hülya Potuoğlu ve Osman Senemoğlu) imrenmemek mümkün mü şimdi? Onlara şükran duygumuz az değil Hocam. Siz artık kendinize ne derseniz deyin, çoktan “kamusal” oldunuz.

Yaşamınızdan şunu anlıyorum ki, neye yönelseniz idealinizdeki mükemmeli aradınız. Genç yaşta başladığınız şiiri de, müziği bıraktığınız nedenlerle terk etmiş olmalısınız. Sevdiğiniz tek şair Edip Cansever miydi gerçekten? Melih Bey’i de severdiniz sanırım. İkinci Yeni’nin öbür şairlerini “fazlaca dağınık” buluyor, “yapısı tutarsız bunların” diyordunuz. Yenilik deneyimlerini “zamanın havasına uyan taklitler”, dünya görüşlerini “aktarmacı bir özgürlük” diye niteleyip küçümsemiştiniz.

Adnan Benk‟in Dünya gazetesinde yayımlanmış “İkinci Yeninin Aktarma Özgürlüğü” adlı eleştirisini eleştiren "Kör Kadı" yazısının 3. sayfada yer aldığı
Papirüs
Dergisi, 1961. Sayı 4. 

Öfkenizi anlıyorum belki, ama Hocam, ya küçümseme? Sanırım şundan: Bir beklentiniz vardı onlardan: Yaratıcı bir eleştirel diyalog, geliştirici bir tartışma umuyordunuz. Bu yüzden Papirüs dergisinde size yönelik “küfürler”e epey burulmuştunuz: “Yazdığım kişilerin birazcık olsun kendilerini zora sokmamaları, tepkilerinde, küfürlerinde bir yenilik çabası göstermemeleri. Bu uyuşukluk ürküttü beni” diyordunuz. Şöyle sitem etmiştiniz isimsiz Papirüs yazarına (sanırım size “veriştirmen” diyen Cemal Süreya’ya): “Kendisine İkinci Yeni diyen bir akımın, Peyami Safalardan Külebilere, Cevat Fehmilerden Erduranlara kadar çeşitli yazarların gösterdikleri değişmez tepkiyle karşıma çıkacağını ummazdım.” Acaba İkinci Yeni şairlerini küçümsemeniz, sizin uzmanı olduğunuz Fransa edebiyatından bolca beslenmelerinden (alma-çalma işlemlerinden) olabilir mi, diye sormadan edemeyeceğim.

Bu diyalog başlamadan bitmiş, ne yazık! Ama Türkiye sanat-edebiyat ortamının genelinde, diyalog için aranızdaki eşitsizlik yormuş olmalı sizi. Karşınıza çıkanları şöyle betimlemiştiniz:

Bir şey anlatıyorum hissini vermek için bütün beylik duygu ve düşünceleri sağdan soldan derleyip bunlarla hikâye meydana getirmeye, kelime oyunları yapmaya savaşıyor. İri laflarla, uzun nutuklarla, ilk bakışta yadırganan, manası anlaşılınca da iğne yemiş balon gibi sönen cümlelerle, özlü düşünce ve duygu yoğunluğunu örtmeye çalışıyor.

Bu yargıya varana kadar eleştirdiğiniz yazının anatomisini resmeden analitik tarzınız bugün de bir yetkin modeldir. Ama emek vererek kurduğunuz söz muğlak bir boşluğa düşüyor, öfkeniz alaya, ironiye bürünüyordu. Örneğin, eleştirdiğiniz bir kitap “Sait Faik Hikâye Armağanı” kazanmıştı. Ama siz eleştiri kılıcının sivri ucunu sadece yazara değil, onu seçen jüriye batırmadan kavgadan çekilecek biri değildiniz:

Bir jüri intihar etmeye, hikâyeden anlamadığı için intihara karar verseydi, ancak böyle bir seçmeyle işe başlayabilirdi. Sait Faik Armağanı’nı alamayan bütün hikâyecilerimizi, bu başarılarından ötürü tebrik ederim.

“İğne yemiş balon!” O yıllarda epey yüceltilen bir şairi eleştirirken, onun şiirinde beliren şişkin egosuna farklı yerlerden batırdığınız iğnenin saplandığı noktalardan biri şuydu: “Kendi çağıyla alışverişe girmeyen, çağının kaygılarına sırtını çeviren, ister istemez yalana, düzene sapıyor. Özelliğini sağlayacak tek kaynak günün verileriyken bir şair bunlara nasıl dudak büker anlamıyorum” diyor, ama asıl şuna şaşırıyordunuz: “XX. yüzyılın şairi değil bu, XVIII. yüzyılın ikinci yarısından XIX. yüzyılın birinci yarısına kadar uzanmış, ama bir türlü kopup çağımıza gelememiş.”

“Kendinden menkul değerler piyasası” ülke semalarını tutmuştu. Ama siz de “Her yazar hak ettiği eleştirmeni bulur” diye başlamamış mıydınız zaten? Bazıları dışında her bir yazınız bir balon söndürme eylemine dönüşüyordu. “İçselleşti bende” diye andığınız Valéry’nizden kalan “Her şey izah edilebilir” önermesine tutunmuş gibiydiniz. Yazı hiçbir şeyi saklayamaz. O yıllara egemen olmuş izlenimci eleştirmenlerin aksine, bir emek sarfederek vardığınız yargının yanlışlanabilir ya da ispat edilebilir olmasına, bir bilimci gibi özeniyordunuz. Ne ki, yalnızdınız.

Oktay
Akbal

Asıl takıldığınız “ben-benciler”di; alaycı huyunuzu kışkırtan yazar tipleri. En sıradan halleriyle solipsistler. Bir örneği şu: “Oktay Akbal bir dergide Çehov’un öykülerini okura salık veriyor” diyorsunuz. Ne güzel! Ama bir tuhaflık görüyorsunuz:

Salık verirken de çok şey öğretiyor bize. Hayır, hayır Çehov hakkında değil, kendisi hakkında. Çehov’u ‘eskiden beri’ severmiş, ‘eksiksiz bir şekilde’ tanırmış, ‘silinmez izler’ bırakmış içinde. Bir ara ödüm koptu: ister misin dedim, lafı döndürüp dolaştırıp yine eski aşklarına getirsin! Ama yapmadı. Anlaşılan o yazıyı kaleme alırken iyiliği üstündeymiş. Başkasına yapıyorum, kendime de bir iyilik yapayım demiş, ama ne de olsa sıkılıyor biraz, dili varıp açıktan açığa söyleyemiyor. Oldu olacak ben söyleyeyim size: Çehov var ya, işte o Çehov hakkında bir de kitap var. Bu kitabı dilimize Oktay Akbal çevirmiş. Çehov’u yakından tanımak isterseniz, bir, hikâyelerinin ‘gerçek anlamını kavramak’ isterseniz, iki, o kitabı Akbal’ın çevirisinden okuyun. Hiç şüpheniz olmasın bu çeviri çok iyidir. Akbal ona ‘zevkle, sevinçle, heyecanla’ çalışmış. Böyle çalışması da Akbal’ı iyi bir çevirmen yapması için yeter. Her şeyin bir sebebi vardır. Gerçek eleştirmenler, okuyucuyu nereye götürmek istediklerini iyi bilirler. Anladınız ya şimdi, eski aşklarından niçin bahsetmemiş!

Burada kalır mısınız hiç:

Akbal niçin okumuş Çehov’u. Hiç okumasaydı yine de bu yazıyı yazardı. Verdiği hükümler –daha doğrusu, çoğu eleştirmecilerin yaptığı gibi, şurdan burdan kafasına ve yazısına aktardığı hükümler– birçok yazarla uygun düşebilecek, onların hiçbir özelliğini belirtemeyecek kadar basmakalıp hükümlerdir. “O görünüşteki basitlik, sadelik içinde ne derinliklere iniyor” deyince, Akbal bir şey söylediğine inanıyor, biz de işte şimdi söyleyecek, şu derinlik neymiş bize anlatacak sanıyoruz. Oysa ki bu bir kusurdur: neden, niçin, nasıl gibi sorular yersizdir. Akbal severim dedi mi, siz de seveceksiniz. Bir yazar için en özlü referans, sayın eleştirmecinin onu sevmesidir.

Bu yazının tarihi 1952. Dalga geçerek eleştirdiğiniz yazar tutumları değişmedi; daha yaygınlaştı diyebilirim. “Ben” demeden cümle kuramaz oldu bazıları. Sizden sonra eleştiriyi epey üst bir düzeye çıkaran sıkı emekçilere rağmen solipsizm bugün de başrolde; “nedensiz, niçinsiz, nasılsız ve dertsiz” yazıların sonu gelmedi.

Nurullah Ataç

Bu örnekte özneniz Akbal; ama solipsist akımın asıl öznesi Nurullah Ataç. Tanzimat Batıcılığının, Meşrutiyet hamlesinin ötesinde, daha mutlak bir Batıcı fikrin Cumhuriyet dönemindeki edebi sözcüsü Ataç. Batılı ama “yepyeni bir Türk sanat ve kültürüne gitmek” diye ad koyduğu bir ütopyası var. Bu ütopyanın kahramanı kendisi, uygulaması kendi düşüncesi, beğenisi, yargısı kendinden menkul. Ataç’ı önemserdiniz; dile dair titizliğini alkışlardınız. Yanı sıra ondaki öznel yargıların tutarsızlığını da yazardınız:

Tenkitçi öznel değildir. Bu yüzden, örneğin bir Nurullah Ataç için tenkitçidir yahut eleştirmecidir diyemem. Şu veya bu eseri beğenip beğenmemekle, demek isterim ki, eserler hakkında bu çeşit yargılar vermekle, hem esere hem kendine eder. Onlardan istenen, izlenimleri, kendi kanıları değil, eserin imkânlarını, yapısındaki özelliklerini, temlerin kaynaşmasını veya kaynaşmazlığını açıklamaları, bir kanıya varabilmemiz için gereken yolları bize göstermeleridir. Bunun dışında bir söz söylemeye hakları yoktur.

Nesnel eleştiri bir kalıp değildi; daima yeni bakışlarla gelişen bir düşünme, anlama, yorumlamanın ortak adıydı sizde. Sizi yargılayanlardan da aynı tutumu beklemiştiniz. Sert polemiklerinizle bu cumhuriyette bir güçlü bir sarsıntı arzusundaydınız. Ama her haliyle otokrat bir devlet ve onun sanat memurları vardı karşınızda. Bu devletin ‘altıok’unun en popüler markasıydı milliyetçilik. “Saf kan” tutkusu zihinlerine egemenlik kurmuş, bu amaçla yazılan marşlar, destanlar matbu üretimin ve yeni eğitimin gözdeleri olmuştu. Çağına gecikmiş her ülkedeki “milli edebiyat” icatlarının birbirine benzerliği de bu nedenleydi. Geçikmişlik karmaşasıyla çalışan, “yaratılmış dünya”yı taklit eden bir yazar-sanatçı topluluğu vardı. Siz ise bu yapıda türemiş “zararlı mitler”e hücum ediyor, şöyle sesleniyordunuz: “Sanat için dünya yaratılmış değil, yeniden yaratılacak olandır.”

Bilincinizi güden temel fikir bu olmalı Hocam. Sizin için yazarın sınırsız özgürlüğü buradan başlıyor olmalı. Ama bu özgürlük kendi bedellerini üstlenmedikçe bir hak olmamalıydı. Aklıma hemen o müthiş eleştiriniz geliyor. “El âlemin kızını aklınıza esti diye…” Olay şu: Kemal Bilbaşar’ın “Paşazade” öyküsünde, anlatıda hiçbir işlevi olmadığı halde bir “topal genç kız” beliriyor. Siz, “Bu öyküde bu kız niye sakat?” diye soruyordunuz:

Mürüvet’in olabileceği şeyler arasından özellikle topallığın seçilmesi öykünün kurgusunda bu topallığa bir işlev yüklemeyi gerektirir. Yoksa, gelmiş geçmiş yazarların en büyüğü de olsanız, el âlemin kızını aklınıza esti diye öyle durup dururken sakatlayamazsınız.

Bir değil, on değil, anlatı bütünlüğünde yeri olmayan bu tür saçmalıklara karşı seslenişiniz, bu topraklar için yepyeni bir sesti. Sizden önce bunu yapan yok muydu? Ataç yok muydu? Dayak bile yemişti eleştirdiği kimilerinden. Sizin farkınız öznel beğeniyle değil, yeni yöntemlerle, çağının en ileri bakışlarıyla çalışan nesnel eleştirmenlikti. İlk kez sizden duydu okurlar Roland Barthes’ın, Mihail Bahtin’in, Adorno’nun adını. Ama yadırgandınız, her ilk gibi yadırgandınız; “Kimsin be adam, nerden çıktın!” dendi size. (Aynen böyle!) Sizi aşağılamaya çalışan mektupları da köşenizde yayımladınız. Polemik, düşüncelerinizin açılma vesilesi, sizin diliniz için işlek bir biçemi; bunun da ustasıydınız. Yalnızca polemik mi? Eleştirel yöntemin nasıl işletilmesi, bir şiirin, bir romanın nasıl okunması gerektiğine dair (Hamilkar’ın Hazinesi, Yaratım Eğrisi, Okuyorum, Öyleyse Varım, Görüş Açısı) kuramsal denemelerinizde; şair, yazar,müzisyen ve ressamlarla söyleşilerinizde; yazanı bile şaşırtan araştırmalarınızda da parlaktınız. (Hayranlık dili sizde alerji yaratırdı, biliyorum; bu mektubu okusaydınız sanırım alaylı bir gülümsemeyle bakardınız bana.)

Julien Benda

Julien Benda, sevgili yazarınız öldüğünde, sanki kendinizle onu karşılaştırır gibiydiniz:

Benda’nın kimse tarafından sevilmediği muhakkak. Ona kıskanç demişler, kimseyi çekemiyor demişler, ama bildiğinden şaşmamış, düşündüklerini açık açık söylemiş, koskoca bir ‘akım’a karşı tek başına durabilmiş. Gide, “Benda kimseye yakınlık duymaz” der. Ama kin duyduğunu da sanmıyorum. Daha doğrusu, duysa bile, doğru bildiği ölçülere uymayanlara karşı duyar. Bu polemik üstadının, bu yıkıcının ölümüyle edebiyat bir huzursuzluk kaynağından oldu. Böyle bir huzursuzluğun da edebiyatın derlenip toparlanması için ne kadar faydalı olduğu zamanlaanlaşılır elbet. Benda olmasaydı, Valery’ler, Gide’ler, Sartre’lar böylesine kişiliklerini bulamaz, belki de cılız kalırdı.

Ortak yanlarınız epey var ama gene de farklıydınız Benda’dan; onun eleştirisi “geriye dönün” çağrısıydı, sizinki “ileriye bakın”. Benda, “iş işten geçtikten sonra, modern çağ yazarlarının nasıl da kapitalizmin faydacı akılcılığına kapıldığı”nı diline dolamış, öfkeyle haykırıyordu. Siz ise bu zihniyetin ben-ben’lere dönüşmüş haliyle alay ediyordunuz, karikatürünü çiziyordunuz. “Nerde eski Yunan-Latin” düşünürleri diyerek hayıflanıyordu Benda. Sizse bu zamanın iktidar bağımlısı duygu tüccarlarıyla kavgadaydınız. “Yunan’a, Roma’ya dönün!” diyordu hınçlı Benda. Siz ise böyle bir kökten reddiyeci değildiniz; gördüğünüz en küçük bir ışık sizi heyecanlandırıyor, umutlandırıyordu. Örneğin, Oğuz Atay’ı, Tarık Dursun K.’yı, Yaşar Kemal’i, Orhan Kemal’i, Fakir Baykurt’u ve daha birkaç yazarın gerçekçiliği canlandıran işlerini sevmiş, bu tür yazarları hep desteklemiştiniz, eleştiri silahınızı asla bırakmadan.

“Ataç dergisinden  Adnan Benk ve yazı işleri müdürü Afşar Timuçin tutuklandılar.” Milliyet gazetesi, 13 Ocak 1963.

Siz bir “mecburcu”ydunuz Hocam. Moderniteye gecikmiş, aklı mantığı ırkında ulusunda sıkışıp kalmış, kıskanç, fesat, hatta “curnalci” bir ülkenin dobra eleştirmeni olmaya mecbur saymıştınız kendinizi. Bir düşman yaratmadan ruhu kıpırdamayan, iktidara biat etmiş, yasa sömürücü bir cemaat vardı karşınızda. Bunlarla uğraşmak, kararlıca seçtiğiniz bir yol oldu. Bunun bir kanıtını, Gaetan Picon’dan çevirdiğiniz “Çağdaş İnsancılık” yazısı yüzünden yargılanırken sahnelediğiniz tavırda bulmak mümkün. Yargılanma sırasında sizi suçlayan ‘curnalcı bilirkişiler’e, yargıçlara ve savcıya verdiğiniz dersle eleştirmenlik anlayışınız bire bir örtüşüyordu. Savunmanızın en yalın özetini üç maddeye indirmiştiniz. “Bir savın, bir yargının geçerli, güvenilir ve adil olması için üç şart:” 1) Doğru bilgiye dayanması; 2) O konuda edinilen bilgilerin eksiksiz olması; 3) O konu ile ilgili bütün mütalaaları göz önünde bulundurması.” “Sizse,” diyordunuz, “ey bilirkişi, yargıç, savcı; bunlardan bihabersiniz.”

Doğru bildiği yoldan şaşmayan bir birey için tutuklanmak, yargılanmak; “Nedir ki bunlar?” demiştiniz: “Her şey başımızdan geçer, bir ölümdür başımıza gelen.”

Hasretle, Sevgili Hocam!

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Adnan Benk
  • Çağdaş Eleştiri dergisi
  • Gönülçelen
  • j d salinger
  • Okuyorum Öyleyse Varım

Önceki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 32

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız kitaplar: Csutora / Dönmek / Heccav / Kızıl Ekolojik Devrim /  Osmanlı Dünyasının Kadın Banileri / Öyküleriyle Türküler / Panayır Yeri / Psikanaliz Yazıları / Saat Yönünün Tersine / Yaşama Sırası Bizde

K24

Sonraki Yazı

SÖYLEŞİ

Tanıl Bora ile söyleşi:

“Kötü bir metin nedir ki gerçek kötülüklerin yanında!”

“Herkesle değil ama iyi geçinmeci olduğum doğru. Bunu bir tavır olarak, bir yaşama etiği olarak da savunurum. İnsanların 'iyi' yanlarını görmeye, o yanla temas kurmaya, o yanı teşvik etmeye çalışmanın hepimize iyi geleceğine inanıyorum.”

CAN TEZEL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist