Sahhafın kültür insanı olarak eksik bir portresi:
Lütfü Seymen
“İşini severek ve bilerek yapardı Lütfü Abi. Kitaplar, kitapçılık konularında olduğu gibi edebiyat ve resim üzerine okumayı ve konuşmayı severdi. Bilgiyi, öğrenmeyi, araştırmayı çok önemserdi, bildiklerini paylaşmayı ister, bu konuda karşısındakini de özendirirdi.”
Lütfü Seymen. Fotoğraf: Mehmet Ö. Alkan.
Lütfü Seymen –daha bilinen ve sıkça anılan adıyla Sakallı Lütfü– hakkında onun bütün yönlerini, ilgilerini, uğraş alanlarını, huylarını, huysuzluklarını, arkadaşlıklarını, bağlılıklarını, yapmayı sevdiklerini, tasarılarını, düşlerini hepten kuşatacak bir yazı yazmak çok zor, hatta imkânsız. Çok yönlü biri olduğunu ve birçok açıdan farklılıkları olan kişilerle çok rahat diyalog kurup ahbaplık ettiğini, hemen herkesle kurduğu değişik tonlardaki ilişkilerinde candan tavrının sürdüğünü vurgulayarak başlayabilirim. Benim onunla bağım da birlikte dergi yayımlamakla başladı, yakın bir arkadaşlık, hatta abi-kardeş ilişkisi olarak sürdü. Yazı boyunca ondan “Abi” diye söz edeceğim, çünkü bunca yıldır hep “Lütfü Abi” diye seslendim ona. Arkadaşlığımızın, yakınlığımızın hikâyesini kelimelere dökmek çok zor, daha çok onun kültür hayatımıza katkılarının bilebildiğim boyutlarından söz etmeye çalışacağım – yazacaklarımın çok eksik kalacağını bilerek. Yine de bunu yapmak istememin nedeni onun da aynı yaklaşımda olduğunu düşünmem. Mükemmel sonuca ulaşana kadar sessiz kalanları eleştirirdi Lütfü Abi, pratiklikten yanaydı her zaman, insan elinden geldiği kadarını imkânı olduğunda ortaya koymalıydı, eksiği gediği daha sonra tamamlanırdı ya da bir başkası tamamlardı nasılsa.
Fotoğraf: Naime Narin.
Lütfü Abi’nin gidişinin ertesi günü Mühürdar Caddesindeki küçücük dükkânının önünde onu anmaya gelen arkadaşları ya da meslektaşlarıyla onun bizi en çok etkilemiş yanlarından konuşurken sıklıkla birilerinin işine yarayacak bir şeyleri nasıl aklında tuttuğundan, temin ederse bir köşeye ayırdığından söz ettik. Araştırma yaptığını bildiği birine çalışma konusu hakkında yeni bir yol, yeni bir ufuk açacak bir makale yahut eski bir dergideki bir fotoğraf, elbette en çok ve en sık olarak ulaşılması, erişilmesi hiç kolay olmayan bir kitap; bazen de bir nesne: eskici tezgâhlarında bulduğu bir çerçeve, bir divit ya da bir kutu… Kimin işine neyin yarayacağını, yarayabileceğini bilir, sezer ve eline geçtiğinde bir köşeye ayırırdı – çoğu zaman oturduğu iskemlenin yanı başındaki raftaki kitapların üzerine. Kimi zaman da neyi nerede bulmanın mümkün olduğunun bilgisini iletirdi. Aranan bir kitap ya da dergi için tanıdığı birinden bilgi alabileceği aklına gelir gelmez telefona sarılır, “Cancağızım, bizim bir arkadaşa şu kitap, şu dergi lazım, sende olabilir mi?” diye sorardı. Benim işime yarayacağını düşündüğü kitaplar için birilerini birçok kez aradığını biliyorum, o kadar olmasa da başka birine lazım olan bir kitap için beni de birkaç kez aradığı olmuştur.
Seymen ile Behçet Çelik
2007,
İstanbul
TÜYAP
Kitap Fuarı.
Fotoğraf:
Naime
Narin
İşini severek ve bilerek yapardı. Kitaplar, kitapçılık konularında olduğu gibi edebiyat ve resim üzerine okumayı ve konuşmayı severdi. Bilgiyi, öğrenmeyi, araştırmayı çok önemserdi, bildiklerini paylaşmayı ister, bu konuda karşısındakini de özendirirdi. Bu bahisle bağlantılı olduğunu düşündüğüm bir özelliği de yüreklendirici olmasıydı. Aklına bir şey yazmak, bir konuda çalışmak gelen biri ona danışmışsa asla şevkini kırmamıştır diye düşünüyorum, aksine cesaret vermiş, yüreklendirmiştir. Bildiği bir konuysa hemencecik, hızlı hızlı ona nasıl yardım edebileceğini anlatmış, bununla ilgili elindeki malzemeyi sayıvermiştir. Sadece “kitabî” meselelerde değil, kişisel meselelerde de bir derdini, meselesini açan olduğunda içtenlikle yüreklendirdiğine kaç kez tanık olmuş ya da dinlemişimdir. Konuşmayı sevdiği kadar dinlemeyi de severdi, iyi bir sırdaştı. Çok farklı çevrelerden, çok farklı yaşlardan, çok farklı görüşlerden birçok kişinin bu söylediklerime katılacağından eminim. Onun hakkında şu iki gün içinde dinlediklerim ve sosyal medyada okuduklarım bu kanaatimi daha da güçlendirdi.
Lütfü Abi’yle tanışmadan önce Akmar’daki Sahhaf Müteferrika’dan bilirdim, ama –ona da itiraf etmiştim– dükkânına girmeye çekinirdim. İçerideki kitapların bana göre olmadığını düşünürdüm, eski yazı kitaplar, nadir eserler… Hali tavrı da nedense ürkütücü gelirdi. Tanışmamız bir kitap alışverişiyle olmadı zaten. 1991 Ocak ayında Yazılı Günler’i yayımlamaya başladığımız sıralarda tanıştık, derginin yayın kurulunda bulunan Ömer Ateş ve Ali Çeviker’in eski arkadaşlarıydı. Bu vesileyle görüşür olduk, sohbetler ettik, dergi için önerileri oldu, abone buldu, birilerinden yazı, şiir istedi, kendi şiirlerinden de yayımlandı. O sıralarda pazar günleri Kadıköy’de postanenin çevresindeki sokaklarda yer sergilerinde ikinci el kitap satılırdı, Lütfü Abi de –yanlış hatırlamıyorsam– şimdi İş Kültür’ün satış yerinin olduğu binanın önünde, başka günler Akmar’daki dükkânında kitap sergilediği seyyar arabasını götürüp kitap tezgâh açardı. Derginin maddi sıkıntılarına çözüm olması için Ali Çeviker (onun da Kadıköy’de sahaf dükkânı vardı), seçip ayırdığı kitapları pazar günleri yer sergisinde satmamı önermişti; Lütfü Abi de kitaplar vermişti diye hatırlıyorum. İki ya da üç pazar bu tasarıyı Lütfü Abi’nin yardımıyla hayata geçirdik. Doğrusunu söylemek gerekirse, ilk kısmını hayata geçirdik, kitapları getirdik, sergiyi kurduk, başına geçtim. Buraya kadar, tamam. Satış? Hiç olmadı demesem de, bütün gün sergi başında beklemeye hiç değmeyecek miktarda tek tük kitap satıldı. Ticaret yapmaya uygun biri olmadığımın tescillendiği bu deneyim bizim Lütfü Abi’yle daha yakınlaşmamıza vesile oldu.
Seymen ile
Behçet Çelik
2007,
İstanbul
TÜYAP
Kitap Fuarı.
Fotoğraf:
Naime
Narin
Mart-Nisan 1992 tarihli 14. sayısından itibaren Lütfü Abi derginin sahipliğini ve yazı işleri müdürlüğünü de üstlendi. Derginin künyesinde yazdığına göre, 16. sayıdan itibaren yayın kurulunda da yer aldı. “Künyesinde yazdığına göre” diyorum, çünkü anlatmaya çalıştım, daha öncesinde de, hatta derginin sahipliğini üstlenmesinden de önce, fahri yayın kurulu üyesi gibiydi.
Lütfü Abi’nin resmen yayın kurulu üyesi görünmeye başladığı 16. sayıda Osman Cemal Kaygılı için özel bir dosya yaptık. Bu dosya için büyük bir emekle çalıştı Lütfü Abi. Hem şahane bir yazı yazdı[1], hem de kronoloji ve kaynakça hazırladı, Osman Cemal’in uzunca bir öyküsünü eski yazıdan yeni yazıya çevirdi. Yine onun arayıp bulduğu Osman Cemal’in yazdığı birkaç yazının ve onun hakkında vaktiyle yayımlamış yazıların da eklenmesiyle dosya ortaya çıktı.
Lütfü Abi, bu sayıdaki yazısında şiirlerinde olduğu gibi İsmail Lütfü imzasını kullanmıştı.[2] Ama dergide yayımlanan bir sonraki yazısı İ. Lütfü Seymen imzasıyla çıktı. Bu kez Sadri Ertem dosyası yapmıştık. Bu dosya için de yazı yazmanın[3] yanı sıra, eski dergileri tarayıp Sadri Ertem’in yazılarından seçkiler yaptı, bir kaynakça denemesi hazırladı.
Derginin 20. sayısında da Memduh Şevket Esendal dosyası yapmak tasarlamıştık, ancak madden ve manen dergiyi sürdürme imkânımız kalmadığı için dergi kapandı. Yayımladığımız son sayı Ocak-Şubat 1993 tarihli 19. sayı oldu. Aynı yılın sonbaharında Lütfü Abi, kolektif bir düşünme ve çalışmanın ürünü olarak kitabiyat dergisi Müteferrika’yı yayımlamaya başladı ve 2024’e kadar 66 sayı bu dergiyi büyük bir sebatla ve inatla yayımlamayı sürdürdü. 2024’te derginin yayın yönetmenliğini Emin Nedret İşli’ye devretti. Müteferrika’nın ne kadar önemli bir dergi olduğu birçok kez ifade edildi, edilecektir. Bu onun da isteğiydi. 66. sayıya yazdığı “Veda Değil” başlıklı yazısını, “Umarım ki günün birinde birisi çıkar ve ‘Üç Ömür Bir Dergi’ diye Müteferrika’nın serüvenini anlatan bir çalışma gerçekleştirir,” diyerek bitirmişti. Emin Nedret İşli, derginin yayımlanacak 68. sayısını Lütfü Abi için bir armağan sayı olarak yayımlayacaklarını duyurdu. Bu sayının Müteferrika’nın Lütfü Abi’nin yayımladığı dönem için de bir armağan sayı olacağını zannediyorum. Onunla ülfeti olan birçok kişinin bu vesileyle ya da başka vesilelerle kaleme alacakları yazılar Lütfü Seymen portresinin biraz daha tamamlanmasını sağlayacaktır.
Müteferrika’nın Güz 1993 tarihli birinci sayısında yer alan “Çıkarken”[4] yazısının sonundaki temenni şöyleydi.
Bilenler bilir. Kitap tutkusu biraz da aşka benzer. Bir yer gelip de hayatın düğümlendiğini ve bu düğümün sadece kitaplar aracılığıyla çözülebileceğini bilenler, sürekli kitap peşinde koşturanlardır. W. Benjamin; “Kitap toplayıcıları, kitap toplama konusunda taktik içgüdülere sahip insanlardır,” diyor. Müteferrika, bu taktik içgüdülerin gelişmesine, bilinçli davranışlar haline dönüşmesine katkıda bulunabilirse kendisini bahtiyar sayar.
Derginin otuz iki yıldır buna katkıda bulunduğuna hiç kuşku yok, ama dergiden ayrı Lütfü Abi de sohbetleriyle böyle taktikler vermiştir.
Bizim Lütfü Abi’yle ahbaplığımız Yazılı Günler’in kapanmasının ardından devam etti. Akmar Pasajı’nın ağırlıklı olarak ders kitapları satılan bir yere dönüşmesinin ardından hemen yanındaki Kınaytürk Apartmanına ve karşısındaki küçük dükkâna taşındı. Onunla bu dükkânda ve apartmandaki dairesinde çok vakit geçirdim, sohbet ettim, dertleştim, çok şey öğrendim ondan, sadece kitaplar, edebiyat vs hakkında değil. Başta değindim, yüreklendirici biriydi, ürktüğüm, altından kalkıp kalkamayacağımdan emin olamadığım birkaç işi üstlenmemde onun verdiği cesaret ve elinden gelen yardımı yapacağına ilişkin sözleri etkili olmuştur. Bu konuyla doğrudan ilgili değil ama çok iyi bir gözlemci olduğunu da eklemek isterim. Gün boyu dükkânın önünden geçenleri seyrederken ve birbirinden çok farklı birçok insanla ahbaplık ederken bilenmiş bir yeteneği vardı. Hızlıca gözlemlediklerini hikâye eder, bir şeyler yakıştırırdı. Zihninin çalışma şeklini görmek, nelere dikkat kesildiğini fark etmek benim için her zaman çok etkileyici olmuştur.
Bu otuz küsur yıl içinde Müteferrika’yı destekleyenlerin ve yazarlarının bir araya geldikleri “Cumartesi Yaranı” olarak bilinen cumartesi buluşmalarına sadece bir-iki kez katılmış olmama rağmen yukarıda andığım “Çıkarken” yazısındaki şu tarifin gerçekliğine sayısız kez şahit oldum.
Kitapçı dükkânları, özellikle de sahaflar bir çeşit “fesat yuvaları”dır. Buralarda genel nizam bozukluğu, iyi gitmeyen devlet işleri şurasından burasında çekiştirildiği gibi, kitaplar hakkında da çeşitli sözler sarfedilir. Ele geçirilmesi gereken ya da tam ele geçirilmek üzereyken yitip giden bir kitabın öyküsü, üzerinde çalışılan herhangi bir konu, aranılan bir makale, film senaryosu oluşturmak için gerekli bir kitap, arkasına kargacık burgacık eski harflerle not düşülmüş bir fotoğraf üzerine saatlerce konuşulur.
Lütfü Abi, Müteferrika’nın yanı sıra kitaplar da yayımladı. Bunlar 1998’de yayımlanan Orhan Koloğlu’nun yazdığı Osmanlı Basının Doğuşu ve Blak Bey Ailesi, 2003’te yayımlanan Başak Ocak’ın yazdığı Tüccarzâde İbrahim Hilmi Çığıraçan, 2004 tarihli Hans Peter Kraus’un anı kitabı Bir Nâdir Kitap Destanı ve Necmettin Hilav’ın 2012 tarihli Fetvâ Mecmûası’dır.

Lütfü Abi’nin ve Müteferrika’yı hazırlayanların büyük bir rüyası da Osmanlı’dan Günümüze Kitap ve Kitapçılık Ansiklopedisi’ydi. Fikir vermesi açısından ansiklopedinin örneği olabileceğini düşündükleri küçük bir broşür de yayımlamıştı. Bu ansiklopediyle ne amaçlandığı “Uzun lafın kısası” denilerek, “kitap konusunda akla gelebilecek her türlü hurda bilgi dahil, bütün bilinenleri ve bilinmeyenleri elden geldiğinde bir araya getirme[k]” diye özetlenir broşürün girişinde. Bir söyleşisinde bu projeden bir düş olarak söz etmiş ve “Ben düşlerimden vazgeçmem,” demişti. Ne yazık ki ömrü bunun gerçekleştiğini görmeye yetmedi. Müteferrika’yı her seferinde kolektif bir çalışma olarak adlandırırdı, bu da kolektif bir düş ve bu düş Türkiye semalarında dolaşmayı sürdürüyor.
Yayımladığı kitapların yanında yayıma hazırladığı kitaplar da oldu. Bunların başlıcası, YKY’nin şehir monografileri dizisinin 16. Kitabı olarak 2009’da yayımlanan ‘Üsküdar’a Kadar’ Kastamonu’dur. Lütfü Abi, Kastamonu, Cide’liydi, Kastamonu’yla ve Cide’yle ilgili eline geçen her şeyi biriktirirdi. Cide Çevre Koruma Kültür ve Turizm Derneği’nin yayın organı Aigialos’un danışma kurulunda yer alıyordu, ama derginin hazırlanmasında çok büyük emeği oldu. Utkan Yalçınkaya’nın yazdığı, 2023’te yayımlanan Cide’nin Sosyal Tarihi başlıklı kitabı yayıma hazırlayanlardan biri de Lütfü Abi’ydi; öbürü de Şermin Kılıç’tır.
112. sayı Kasım 2007
Lütfü Abi’nin birkaç yazısını yazmasına vesile oldum. Virgül’e kıyısından köşesinden editörlük yaptığım sıralarda dergiye kitapla, kitapçılıkla ilgili bir şeyler yazmasını istemiştim. Sohbetlerimizden aklında böyle yazılar yazmak olduğunu biliyordum, bu yüzden çok ısrar etmem gerekmemişti. Üç denemesi yayımlandı Virgül’de. Başlıklarının az çok içeriğini de söylediği yazılardı, şimdilik başlıklarını aktarmakla yetiniyorum. Belki ileride K24’te yeniden yayımlanır bu yazılar.
“Okumanın Harcıâlemleşmesi ya da Alelade Değil Fevkalade Bir Şey Olarak Okumak”, Temmuz-Ağustos 2005 tarihli 86. sayıda; “Bir Gün Bir Kitap Kurduyla Bir Kitap Faresi”, Kasım 2007 tarihli 112. sayıda ve “Sahaf Dükkânları Loca mıdır, Lonca mı?”, Aralık 2007 tarihli 113. sayıda yayımlandı. Virgül’ün yanı sıra Kitap-lık’ta da bu minvalde yazı yayımladı. Burak Kumpasoğlu, K24’te geçtiğimiz ay Lütfü Abi’nin Kitap-lık’ın Mart 2004 tarihli 70. sayısında çıkan “Bizde Kaldırım Kitapçılığı” başlıklı yazısına değinmişti. Umuyorum bir gün bütün bu yazılar ve başka mecralardaki yazıları bir kitapta bir araya getirilir. Yazıları da sohbetinin tadında, lezzetindeydi.

Sanırım en az bilinen yanı yine de şairliğidir Lütfü Abi’nin. Yazılı Günler’in farklı sayılarında toplam on şiirini yayımlamıştık. Onlardan birkaç örneği ekliyorum bu yazıya. Resim de yapardı; yıllar önce eşi Şenay’la beraber bize geldiklerinde Lütfü Abi’nin pastelle çizdiği bir resmi hediye olarak getirmişlerdi, o günden beri duvarımızda asılı.
Onu az tanıyan, çok tanıyan, tanımayan sadece geçerken gören Kadıköylü ya da değil herkes 18 Mayıs akşamı bir şeyini kaybetti. Biz candan bir dostumuzu, bir yakınımızı kaybettik. Varlığı, olduğu her şey, yaptığı her şey için sonsuz teşekkürlerimle…
“Yolu açık, ruhu şâd olsun. Ve öyledir.”
DEKOR
eski bir kitap lüle mum
kalın kadife perdeler
iki küçük kadeh konyak
kendi acılığının renginde
yakıcı ve yarısını içtiğimiz
yanyana duruyorlar
sonsuz bir uyum içinde
zamanın kum saatinden
kaç kum düşüyorsa alttaki fanusa
bir dakika çarpı
o kadar kumluktur ömrümüz
bir dakikadan biraz fazla
eski kitap lüle mum
kitap yarısına kadar okunmuş
lüle yarısına kadar içilmiş
mum yanmış yarısına kadar
(Yazılı Günler, sayı: 9-10, Eylül-Ekim 1991)
ALGILAMA
ikiye katlanmış ahârlı bir kâğıdın ortasına
baba bir hattatın kamışından düşen
is mürekkebinin kurumuş lekesi
bilhassa düşürülmüş mendil gibi durdukça
elimdeki kitabın arasında,
görür gibi oluyorum eşyanın içinden
beni seyreden gözleri
badanası dökülmüş yerlerinde duvarların
yağmurun tavanda bıraktığı lekede
havı gitmiş halının üzerinde
güneş solgunu perdede rüzgârla oynaşan
maun bir kontrbasın budağında
en kambur yanımın geceleri çaldığı
baktıkça görür gibi oluyorum
beni seyreden yüzleri
kaybettiğim bir şeyin yanından
geçiyormuş gibi oluyorum
bana öyle geliyor belki de
hâlâ ıslak bir çiçek ölüsü gibi durdukça
is mürekkebinin lekesi
ikiye katlanmış ahârlı bir kâğıdın ortasında
gecenin sessizliğinde çalınan zil
kapanan kapı ve bitişikte
tırmanan ayak sesleri arasında
(Yazılı Günler, sayı: 17, Eylül-Ekim 1992)
ARDIMDA KALAN
o durgun gölün kenarında kımıltısız
otururken geceleyin kırılmış dallarla
çürümüş ve nemli söğüt yaprakları
ölü yosunlar arasında
gökyüzüne asılmış mavi beyaz
bir iznik kandili gibi parlıyor
ayın bana bakan yüzü
kımıltısız da otursam yürüsem de günboyu
zamanın ve hayatın
geriye doğru ilerlediği o son nokta
saçı sakalına karışmış bir sokak kedisi olup
usulca sokuluyor koynuma
o durgun gölün kenarında kımıltısız
ters felek verilmiş bir sandal iskeleti
(Yazılı Günler, sayı: 9-10, Eylül-Ekim 1991)
NOTLAR
[1] İsmail Lütfü, “Mert Çingene Şecaat Arz Ederken Sirkati Söyler”, Yazılı Günler, sayı: 16, Temmuz-Ağustos 1992
[2] Yazılı Günler’in son sayılarının künyesinde de bu iki isim ayrı ayrı yer aldı. Sahibi ve yazı işleri müdürü İ. Lütfü Seymen’dir, yayın kurulu üyesi ise İsmail Lütfü’dür.
[3] İ. Lütfü Seymen, “Bir İşaret Taşı: Sadri Ethem Erdem”, Yazılı Günler, sayı: 18, Kasım-Aralık 1992.
[4] “Çıkarken”, Müteferrika, Güz 1993, sayı: 1, s: 3.
Önceki Yazı
Max Weber ve Protestan etiği
“Bu eserin Türkiye’de gördüğü ilginin nedenlerinden biri, ele aldığı tarihsel bağlamdan ya da teorik sorunsallarından daha çok, kitabın temel argümanı olduğu varsayılan ve büyük olasılıkla kasıtlı bir yanlış anlamayla aktarılan, 'dinsel-iktisadi ilişki' anlatısıdır.”