Edebiyatın “biz” duygusu
“Filistinli kadın yazarların romanlarını okurken bilinmeyen bir tarihin ve bitmeyen bir zulmün ağırlığı altında kalan edebiyatın kendi imkânlarını yaratma yollarını not etmeye çalıştım...”
Soldan sağa (üst): Selma Dabbagh, Suad Amiry, Susan Abulhawa, Etaf Rum. Altta: İbtisam
Azem, Hala Alyan, Huzama Habayeb.
Gazzeli gençlerin sorularıyla başlıyorum. On iki yıl önce El-Aksâ Üniversitesi’nde edebiyat okuyan öğrencilerle bir grup yazar arasında gerçekleşen buluşmada sorulmuş bu sorular. Filistin Edebiyat Festivali[1] kapsamında Gazze’yi ziyaret eden edebiyatçılardan, kendi tarifiyle “Britanyalı-Filistinli” bir yazar olan Selma Dabbagh, El-Aksâ Üniversitesi’nde tanıştığı öğrencileri “ideal bir dünyada her öğrencinin olması gerektiği gibi cesur ve parlak” diye tarif ettikten sonra, yönelttikleri soruları şöyle sıralıyor:
Filistinli edebiyatçılar neden siyaset hakkında yazmak zorundalar? Bir çocuğun perspektifinden nasıl yazılır? Devrimci edebiyat zamanla bayatlar mı? Cezaevlerindeki açlık grevine ilişkin kampanyamız hakkında ne düşünüyorsunuz? İsrail’e karşı düzenlenen boykotu destekliyor musunuz? İnsanlar neden Gazze konusunda bu kadar cahil? Bu konuda ne yapıyorsunuz? Biz bu konuda ne yapabiliriz? [2]
Farkındalık ve arayış iç içe bu sorularda: Edebiyat gündelik hayatın şiddetinden, zulmünden ve bu şiddete, bu zulme direnmekten bağımsız olabilir mi? Kaçınılmaz biçimde politik (“devrimci”) olan metinler zamanla “bayatlar” mı, ya da basmakalıplaşır mı? Çocuk perspektifi –o perspektifin görece gündemsizliği belki– daha evrensel bir anlatımı mümkün kılar mı? Ve görülmemenin ağırlığı: İşgal, yurtsuzlaşma, apartheid ve direniş Filistinlilerin varoluşunu belirlerken, bu gerçeğe inatla kör ve sağır kalan bir dünyaya karşı ne yapılabilir? Yazarlar ne yapabilir? Edebiyat ne yapabilir?
Şimdi, 2024 sonbaharında, İsrail’in Gazze’de bir yıldır soykırım sürdürdüğünü bilirken Gazzeli edebiyat öğrencilerinin 2012’deki sorularını naif bulmak, bu soruları süreklileşen Nekbe’nin bir önceki evresine ait saymak mümkün belki. Bugün zihnimizi bıçak gibi deşen başka sorular da var zira: O öğrencilerin kaçı şimdi edebiyatla meşgul; kaçı öykü, roman, şiir yazıyor dersiniz; kaçı son aylarda evinden, işinden, lokmasından olmadı; kaçı ailesini, sevdiklerini, bedeninden bir parçayı kaybetmedi; kaçı hâlâ hayatta? Beri yandan, “Gazze’den sonra şiir yazmak barbarlık mı?” sorusu ilk kez sorulmuyor; Filistinlilere reva görülen yetmiş küsur yıllık zulüm bu soruya hep zemin sundu; en iyi cevabı da hep şairler verdi. İranlı-Amerikalı edebiyat akademisyeni Hamid Dabashi, Adorno’nun her yöne çekilegelmiş sözünden mülhem soruyu tartıştığı makalesinde şöyle diyordu:
Fakat o barbarca şiirin yarattığı dehşet ağırdır. Gazze’den sonra, bugün yaşayan hiçbir İsrailli artık ‘Auschwitz’ diyemez ki, söylediği söz kulağa ‘Gazze’ gibi gelmesin. Tarihsel bir olgu olarak Auschwitz şimdi arşivlere aittir. Mecaz olarak Auschwitz ise artık Filistin’e aittir.
Bu makale bundan on yıl önce yayınlanmıştı.
Bazı kitapları çevrilse de Türkçede henüz geniş bir okur kitlesine sahip olmayan Filistinli kadın romancılar hakkında genel bir fikir vermesini dilediğim bu yazıda söz edeceğim romanları 2024 yazında, Gazzeli edebiyat öğrencilerinin 2012’deki sorularını aklımda tutarak okudum ben. Okurken bilinmeyen bir tarihin, bitmeyen bir zulmün ağırlığı altındaki bir edebiyatın kendi imkânlarını yaratma ve genişletme yollarını not etmeye çalıştım.
Amiry ve Azem’den Yafa’ya iki farklı ağıt
2023’te yayımlanan Mother of Strangers (“Gariplerin Anası”) kurmaca dışı kitapları uluslararası ödüllere değer bulunan Suad Amiry’nin ilk romanı. 1951’de Ramallah’da doğmuş Amiry. Bugün de kocası, Filistin tarihi üzerine önemli çalışmaları[3] olan sosyolog Salim Tamari’yle birlikte Ramallah’da yaşıyor. Oysa gençlik yılları uzaklarda geçmiş. Ailesi Filistin’den ayrılıp Ürdün’e yerleşince Amman’da büyümüş. Sonra sırasıyla Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde, Michigan Üniversitesi’nde, Edinburgh Üniversitesi’nde mimarlık okumuş. Tamari’yle evlenmeye karar verdiğinde, otuz yaşından sonra Filistin’e dönmüş. Amiry yazarlığının yanı sıra Aga Khan ödüllü bir mimar ve akademisyen; ayrıca geçmişte Filistin yönetiminde çeşitli idari görevlerde de bulunmuş.
Amiry’nin İngilizce kaleme aldığı ama birçok Arapça kelimeyle de bezediği –bu kelimeleri hem geçtiği yerlerde İngilizcesini vererek anlaşılır kılmış hem de kitabın sonunda bir sözlükte toplamış– roman, Filistin’i bir karakter gibi hikâyesinin merkezine yerleştiren birçok başka kurmacayla ortak noktalar taşıyor. Bu noktalardan biri artık olmayan, bizzat hatırlayanların artık hayatta olmadığı, izleri büyük ölçüde silinmiş bir yere duyulan özlem. Amiry’nin romanında bu nostaljinin nesnesi Yafa şehri. Romanın adı da vaktiyle Yafa’ya yakıştırılan tamlamadan geliyor: ümmü’l garip. Amiry romanı 1947’de, Nekbe’nin hemen öncesinde, Yafa’nın tılsımının çoktan bozulmaya başladığı, ümitlerinse henüz büsbütün tükenmediği günlerde başlatıyor, ancak daha önceki dönemlerden bahsediş şekli şehrin Filistinlilerin imgeleminde neden bir “kayıp cennet” olarak yer ettiğini anlamaya yardımcı. Roman nostaljiyi ikiye katlıyor: Bir yandan 1947’den bakarak Britanya işgali (1917), mandası (1922), bölünme planı (1937) öncesi Yafa’yı hatırlıyor, özlüyor, bir yandan da günümüzde artık işleyen bir liman da, ayrı bir şehir de olmayan Yafa’yı sadece “Tel Aviv’in bir semti” olarak bilen okurlara, Yafalıların Nekbe (1948) öncesindeki, Yafa’nın hâlâ Yafa olduğu günlerdeki arzularını, hayallerini taşıyor. Yüzyıl başlarının her gelene kucak açan “gariplerin anası”, sıcak güneşin altında pırıl pırıl portakal bahçelerinin göz alabildiğine uzandığı, berrak göğün renginin sulara masmavi yansıdığı cennet gibi bir diyar, Araplarla Yahudilerin, ekmeğini topraktan çıkaran bahçecilerle ekmeğini denizden çıkaran balıkçıların apayrı zihniyetlerini buluşturan sakin bir liman olarak hayal edilirken, 1920’lerin sonundan itibaren manda hükümetinin politikaları uyarınca göçmen Yahudi nüfusun gitgide arttığı, Siyonist politikalara karşı kepenk kapatma eylemlerine kerhaneler dışında neredeyse bütün işyerlerinin katıldığı, yaklaşan felaketin ayak seslerine kulak kabartabileceğimiz ama mesela Ümmü Gülsüm’ün El Hamra Sineması’nda verdiği son konserin de hâlâ konuşulduğu bir yer. Yakub’un oğullarından Rubin’in onuruna her yaz düzenlenen yerel hac yolculuğu ve akabindeki “Nebi Rubin Şenlikleri” devam etse bile eski tadı kalmamış. Romanın başkarakteri, on beş yaşındaki tamirci çırağı Subhi ile dedesi arasındaki şu konuşma her şeyi özetliyor:
“Benim zamanımda, Araplarla Yahudilerin barış içinde bir arada yaşadığı, Britanyalı piçlerin Filistin’e daha ayak basmadığı günlerde, Siyonistlerin de memleketimize gelmesinden çok önce, Araplarla Yahudiler arasındaki şavaşer, yani sıkıntılar başlamadan çok önce, Nebi Rubin’e çok Yahudi gelirdi. Fakat 1936 isyanından sonra gelmeyi kestiler. Korkarım ki bugünkü şavaşer tırmanışını sürdürürse, artık el mevsim’i, yani şenliği bizler de kutlayamayacağız.”
“Senin zamanında yaşamış olmayı nasıl da isterdim, dede.”[4]
Amiry romanın açılış sahnesini Yafa’nın 1947’deki atmosferi ve on üç yaşındaki köy kızı Şems’e âşık olan Subhi’nin gelecek hayalleri üzerine kurduktan sonra, Subhi-Şems aşkının izinden 1947-1951 arasındaki felaket yıllarını anlatmaya girişiyor. Roman boyunca yer yer bu ihtimali hissetsek de, Subhi’nin, Şems’in ve diğer bazı karakterlerin gerçek kişiler olduğunu, aslında biyografik bir kurgu okuduğumuzu yazarın “Yafa, 2018” mahreciyle romana eklediği epilogdan öğreniyoruz. Epilogu takip eden “Yazarın Notu” bölümünde ise Yafa’nın, Suad Amiry’nin babasının doğduğu ve koparıldığı şehir olduğunu anlıyoruz; romanı sarıp sarmalayan nostalji yazarın bizzat tanık ve paydaş olduğu bir duygu.
Fakat Amiry gerçek bir aşk hikâyesini ön plana alırken dahi odağını yeterince daraltmıyor; hayatı şekillendiren anlarda tam olarak yoğunlaşmadığını, tarihsel akışa ayak uydurmak için acele ettiğini hissediyorsunuz okurken. Filistin edebiyatının itici güçlerinden biri olan, tarihi yeni baştan –kolonyal güçlerin yazdığı gibi değil, gerçekte yaşandığı gibi– yazma ihtiyacı, bunun bazen beraberinde getirebildiği enformatif çaba ve ansiklopedikleşme tehlikesi, bireysel maceraların önüne geçen “biz” duygusu Mother of Strangers’da yer yer ağır basıyor. Oysa Amiry aslında tam da bundan kaçınmak istediğini gizlemiyor; hikâyesini bizzat kendisinden dinlediği 85 yaşındaki Şems’in ve daha sonra Amman’daki bir mülteci kampında ziyaret ettiği 87 yaşındaki Subhi’nin ona nasıl bir “hazine” sunduklarının farkında:
Filistinlilerin esasen her zaman kolektif hikâyeye yoğunlaştıklarını hissediyorum. Kişisel hikâyelerden kaçma eğilimindeyiz biz. Oysa Şems’in Yafa’da yaşadığı dönemin hikâyelerini paylaşmasında hem trajik hem de insana huşu veren bir şey var.[5]
Amiry’nin kolektif hikâyeyle kişisel hikâyeyi dengelediği, daha doğrusu ilkini ikincisinin aynasından okura yansıtmakla yetindiği yerler romanın daha fazla sevdiğim bölümleri oldu. Bazen bu hikâyenin bir “röportaj” olarak yazılması daha iyi olabilirmiş diye de düşündüm. Metnin yer yer kıyısında gezindiği didaktizme rağmen, Mother of Strangers sayesinde Nekbe yıllarının Yafası’na bir yolculuk yapmak benim için kıymetliydi.
İbtisam Azem’in Sifr el-İhtifa (“Kayboluş Kitabı”) adlı romanı yine Yafa’ya odaklanan bir metin; aynı nostaljiyi okura hissettiriyor fakat gerek anlatım tekniği gerekse hayal gücüne açtığı muazzam alanla Amiry’nin romanından farklı bir etki kuruyor. Azem 1974’te Yafa’nın kuzeyindeki Tayyibe’de doğup büyümüş, Kudüs İbrani Üniversitesi’ndeki lisans eğitiminin ardından Freiburg Üniversitesi’nde Alman ve İngiliz Edebiyatı ile İslamî Çalışmalar dallarında yüksek lisans almış, daha sonra da New York Üniversitesi’nde eğitimini sürdürmüş. Halen New York’ta yaşıyor ve roman yazmanın yanı sıra gazetecilik de yapıyor.
Azem’in Arapça yazdığı, ilkin Beyrut’taki Dar el-Cemal Yayınevi tarafından 2014’te yayımlanan ikinci romanı Sifr el-İhtifa’yı ben 2019’da The Book of Disappearance adıyla çıkan İngilizce baskısından okudum. 1948’de ölmemiş, göçmemiş, kamplara yerleşmemiş olan ve bugün İsrail devleti sınırları içinde yaşayan Filistinlileri, yani Filistinlilerin deyişiyle “içeridekileri” anlatan bir roman bu. Olay örgüsü 21. yüzyıl Tel Avivi’nde ve onun bir parçasına dönüşen Yafa’da tutuyor okuru. İki erkek karakterin, apartman komşusu ve ahbap olan kırk yaşındaki Filistinli Alaa ile aynı yaşlardaki İsrailli gazeteci Ariel’in perspektifleri dönüşümlü olarak hikâyeyi taşıyor. Zamansal derinliği ise kuşaklar arası bir diyalog sağlıyor. Nekbe’de hayatta kalan ve yurdunu terk etmeyen anneannesi, “Tete” diye hitap ettiği, bir süre önce bir bankın üzerine oturup denize bakarak tek başına ölen Hüda’yla Alaa arasında, Alaa’nın zihninde ve günlüğüne yazdıklarında süren kesintisiz bir diyalog bu. Romanın başlarında Tete’yi düşünerek, “Hayatta kalabilenler yalnızdır” diye yazıyor Alaa günlüğüne. Romanın tonunu da bu duygu belirliyor: İzi Nekbe travmasına kadar sürülebilen bir “öksüzlük” duygusu, bugünün koşullarında katmerlenen ve hikâyenin merkezindeki –birazdan sözünü edeceğim– fantastik olayın yarattığı devasa boşlukta zirvesine ulaşan bir yalnızlık. Yok edilene duyulan özlem ve yok edileni anlatma çabası bu romanda Amiry’nin romanına kıyasla daha ölçülü (daha etkili) bir yer bulurken, Amiry’nin sunduğu o eski Yafa portresi de burada Alaa’nın gözünden, şehrin 1970’lerden 2000’lere uzanan tanıklığıyla güncelleniyor:
Benim büyüdüğüm Yafa korku, yoksulluk, cehalet ve ırkçılıkla doluydu. Bize benzeyen, iki ayakları üzerinde yürüyen ama nedenini o vakitler anlayamadığım bir şekilde bizi hor gören insanlarla doluydu. (…)
Ayaklarım beni kuzeye, adını Yafa’nın adına yapıştırdıkları o diğer şehre doğru yönlendirirdi. Denize bakan eski evlerin önünden geçerdim. Sanatçıların ve zenginlerin gasp ettikleri evlerin. Birer müze gibidir o evler. Kim kimi gözlemler bu müzelerde? Sergilenen şey mi gözlemlenir, ziyaretçiler mi? Bir an bile akıllarına gelir mi acaba bu evlerin çalınmış olduğu? (…) Tel Aviv’in adını Yafa’ya yapıştırdılar. Birinin seni arkadan becermesi gibi bir şey bu. Sen onları hiç görmüyorsun, onlar da seni hiç bırakmıyorlar. (…) Yafa’yı bilen biri nasıl terk eder ki burayı? Böyle diyorum ve utanıyorum. Beyaz şehrin insanlarının esmer şehre dair anlatısının hafızama sızdığını fark ediyorum bunu söylerken. Beyazlığın yalanı bu. Onların hafızası benimkine sızdı. Nasıl süpürüp atacağım bunu hafızamdan? Atsam bile izi kalacak. Burada kalmakla ödediğimiz bedel bu mu?” (…)
Yafalılar Tel Aviv’in halkını sevmezler. Kötü niyetli insanların iddia ettiği gibi kıskançlık değildir bunun nedeni. Yusuf’un dediği gibi, sahte olan bir şeyi sevemezsin. (…) Her şey bir yalan, ismin kendisi bile; Tel Aviv ‘Bahar Tepesi’ demektir. Şehir bir tepenin üzerine kurulmamıştır. Hiç tepesi olmayan bir sahildir. (…) Tel Aviv dedikleri Yafa ile civar köylerinden ibarettir. Tel Aviv budur: Yafa ve çevresi; ne eksik ne fazla. Tarihimiz konusunda daha ne kadar cahil kalacağız biz? Bana işgalden ve sömürgecilikten söz etme hiç. Siktir, ne ilgisi var? Senin en basit gerçeği bilmemenle ne ilgisi var işgalin?”[6]
Kitabın farklı bölümlerinden aktardığım bu cümleler, dünyaya bugün adı tabelalara “Tel Aviv-Yafa” diye yazılan yerden bakan Filistinlilerin zihnindeki biz-onlar (esmer-beyaz, gerçek-sahte) ayrımını ve her hesaplaşmanın bir iç hesaplaşmayı da beraberinde getirdiğini yansıtırken, metnin kolektif bir anlatıya dönüştüğünü gösteriyor: Burada “biz” bir ima olmaktan çıkmış; anlatının açık öznesi artık. Fakat Azem bu öznenin anlatıyı hamasileştirmesine izin vermiyor, “kurban” söylemine teslim olmuyor; üstelik bunu birinci çoğul şahsa radikal bir işlev yükleyerek, The Book of Disappearance’ın merkezine bütün toplumsal ve politik dinamikleri bir anda değiştiren bir kolektif eylem yerleştirerek yapıyor. İsrail-Filistin’de yaşayan bütün Araplar bir sabah aniden kayıplara karışıyorlar: Çiçek seralarında çalışan işçiler işe gitmiyor, otobüs şoförleri servise çıkmıyor, esnaf siftah yapmıyor, tutsaklar demir kapılı hücrelerinden uçup gidiyor; ameliyata girmek üzere olan bir cerrah da, Haaretz gazetesini evlere dağıtan delikanlı da, namlı pezevenkler de, mahir aşçılar da, garsonlar da, öğrenciler de, işsizler de ve tabii Alaa da, hasılı milyonlarca Filistinli, her biri ayrı ayrı, durdukları yer yarılıp da içine girmişçesine, evlerini, eşyalarını olduğu gibi geride bırakıp yok oluyor. İsrail devletinin, Knesset’in, basınının ve yurttaşlarının bu beklenmedik olay karşısında yaşadıkları şok, onların ilk kırk sekiz saat içindeki tepkileri, bu tepkilerin ve ele verdiği hissiyatın nüansları romanın ana izleğini oluşturuyor.
Azem
“Nereye gittiler?” sorusu çıkıyor gazetelerin manşetine. “Her yerde bu kadar çok güvenlik kamerası olan bir devlet, dört milyondan fazla Filistinlinin nereye gittiğini nasıl bilmez?” diye soruyor bir köşe yazarı. “En azından o karayılanlardan kurtulmuş olduk” diye seviniyor bir güvenlik görevlisi. Köktendinciler bunun Tanrı’nın işi olduğuna, ilahi adaletin nihayet yerini bulduğuna inanıyorlar. Yerleşimciler sokaklarda dans edip kutlama yapıyorlar. Sekülerler İsrail ordusunun ya da istihbaratının bir imha operasyonu düzenlediğinden emin. İçlerinde buna hak veren de var vermeyen de; sorunlarının bir anda çözülüverdiğini düşünenler kadar Filistinlilerin saklanıp çok büyük bir saldırıya hazırlandığından korkanlar da öne çıkıyor. Hiçbir şey söylemeden çekip giden sevdiklerinin kendilerine ihanet ettiğini düşünenler de var tabii, ansızın yalnızlaşıp boşluğa düşenler de… Alaa’nın kaybolduğu âna kadarki gözlemlerini geride bıraktığı günlüğün sayfalarından roman boyunca takip ederken, Ariel’in kayboluş sonrası bocalamaları da “demokrat” bir İsraillinin zihinsel karmaşasını görmemizi sağlıyor. Ariel sonunda Alaa’nın üst kattaki dairesine yerleşip yazacağı kitapta kullanmak üzere arkadaşının günlüklerinden bölümler çevirmeye başlıyor. Ariel’in annesi ise Hayfa’da artık boş duran “Arap evlerinden” birini ucuza kapatmanın hesabını yapıyor.
Azem’inki azımsanacak bir buluş değil; sorulara, ihtimallere, romanın kendisinde tüketilmeyen geniş bir alan açıyor; ezberlerin bozulması için ilk işareti veriyor. Onların yok etmeyi denediği biz, bizler bir anda yok olduğumuzda onlar ne yapacak, hayat nasıl devam edecek? Kolonyal fantezi tamamına erse ne olur? Romanı İngilizceye çeviren şair, romancı, akademisyen Sinan Antoon’un kitaptaki Sonsöz’ünde hatırlattığı üzere, Siyonist söylemin en çok tekrarlanan şiarlarından biri olan “Topraksız bir halk için halksız bir toprak” arzusu tatmin edilse, Filistin halkı topraklarını bırakıp gidecek olsa sorun biter mi gerçekten? Mesele toprak mı sadece? Kavafis’in o dizelerini de yine Antoon hatırlatmış:
Peki, biz ne yapacağız şimdi barbarlar olmadan?
Bir çeşit çözümdü onlar sorunlarımıza.[7]
Gazze’den çıkamamak, “biz”e sığamamak ve Dabbagh
Biz yerine ben diyebilmek Filistinli edebiyatçılar açısından bir tür ön-muhasebe gerektiriyor adeta; bunun işaretlerini bazı yazarların yazma sürecine dair açıklamalarında görüyoruz. Filistinli bir babayla İngiliz bir annenin kızı olarak 1970’de Dundee’de doğan, Londra Üniversitesi’nden edebiyat doktoralı bir hukukçu olan Selma Dabbagh da o yazarlardan biri. Filistin’i konu alan öyküleriyle ödüller almışken 2011’de yayımladığı Out of It (“Dışında”) adlı ilk romanıyla da hem Filistin gerçekliğini Batılıların kararlı cehaletinde gedikler açabilecek şekilde anlatmayı denemiş hem de yekpâre olmayan bu gerçekliğin kendi içindeki ayrışmaları, çatışmaları yansıtabilmek için odaklanmayı, tek tek bireylere daha yakından bakmayı başarmış. Kapsadığı alanı küçültmeye karar verişini şöyle anlatıyor:
Yazma sürecinin bir noktasında, bütün bir Filistin tarihini anlatma düşüncesini, (1930’larda başlayan büyük bir epik, bir destan yazma düşüncesiyle işe girişmiştim) hatta bu romanla herhangi bir mesaj verme fikrini de kafamdan tamamen çıkarmaya karar verdim. Tek istediğim karakterlerin yaşaması, sayfada nefes alması, onların duygularının ve arzularının okura geçirebilmekti. Geçmişi, bağlantıları, inançları olmayan bir karakterin yazgısı zihninizde bir gazete manşetindeki istatistikten daha fazla yer etmeyecektir. Bununla birlikte, kişisel olanı da karakterlerinizin hayatını etkileyen büyük resimdeki politik meseleleri iyi kavramadan yazamazsınız. Sürrealist ressam ve yazar Leonora Carrington’ın dediği gibi, “Diğer elzem parça olan mikroskop olmaksızın sadece bir teleskoba sahip olmak kavrayışsızlığın en karanlık simgesi gibidir. Sol göz mikroskopla bakarken sağ gözün de teleskopla bakması gerek.”[8]
Dabbagh’ın her iki lensi de kullandığı romanın merkezinde 21. yüzyılın ilk yıllarında bombardıman altındaki Gazze var; İkinci İntifada sürüyor, Mücahid ailesi Ortadoğu’nun başka yerlerinde ve Avrupa’da mülteci/göçmen hayatı yaşadıktan sonra dönüp Gazze’ye yerleşmiş bir aile. Yerleşmiş demek yanlış aslında, zira her an oradan gidebilecekmiş gibi yaşamaları gerektiğinin her an farkındalar. Apartmanlarının tepesinden askerî helikopterler uçuyor, dört bir yana bombalar düşüyor, hedef gözetmeyen saldırılarda en çok çocuklar ölüyor, keskin nişancılar da hedeflerini vuruyorlar bir yandan. Filistin yönetiminin yoldan çıkmış bürokratları çözüm değil ikbal peşinde. İdeolojik mühimmatını İslam’da bulan bir direniş Gazze toplumuna giderek daha fazla hâkim oluyor. Ailenin Kudüslü bir Hıristiyan’la evli olan büyük oğlu Sabri iki bacağını bir İsrail bombasına kaptırmış. Sabri’nin küçük kardeşleri İman ve Raşid ikizler ve ancak ikizlerin olabileceği kadar çarpıcı şekilde farklılar birbirlerinden. Sabri oturduğu yerden zulmün çetelesini tutup analiz ederek bir tür Filistin tarihi yazmaya girişiyor. Raşid esrarda arıyor çareyi; başka koşullarda yaşasa belki bir müzisyen olabilecekken, şimdi bu açık hava hapishanesinden tek “çıkış” yolunun kız arkadaşının yanına, Londra’ya gitmek olduğunu düşünüyor. İkiz kız kardeşi İman ise silahlı direnişe katılmakla katılmamak arasında bocalıyor; sonra bir anda Körfez’de, babasının ve babasının sevgilisinin yanında kapitalizm kâbusuna dalıyor. Dabbagh dinle, geleneksel yapıyla, politik ortamla kısıtlanmış cinselliğini istediği zaman, istediği şekilde yaşamanın Müslüman bir Filistinli kadın için başlı başına bir isyana, bir kurtuluş eylemine dönüşebildiğini de yine İman aracılığıyla gösteriyor. “Cinsel özgürleşme olmadıkça politik özgürleşmenin de mümkün olmadığına”[9] inanan bir yazar için şaşırtıcı bir dokunuş değil bu. Annelerinin politik kurtuluş hareketine katılmış eski bir militan olduğunu ise üç kardeş de –okurlar gibi– sonradan şaşırarak öğreniyorlar. Aynı ailenin fertlerinin izlediği farklı yolları anlatırken, bireylerin Filistin davasını yüklenmesi kadar yüklen(e)memesinin insani tarafını da görüyor Dabbagh; beri yandan, Batılıların Filistinlilere yaşatılan zulüm karşısındaki vicdansızlığı kadar, sahte vicdanlarının da farkında.
Dabbagh romanla “mesaj” verme fikrini bir kenara bırakmakla iyi yapmış kuşkusuz. Bununla birlikte, Out of It, Filistinliliğe dair iki çıkarıma zemin sunuyor; bariz ama “malumun ilamı” deyip de geçemediğim çıkarımlar bunlar. Birincisi: Tek bir Filistinlilik –elbette– yok. Filistinliler her ne kadar kimliği çektikleri eziyetle ve gösterdikleri direnişle yoğrulmuş bir halk olsalar da, her halk gibi kendi içlerinde birçok yerden bölünmüşler ve sadece dindar-seküler, Hamas-FKÖ gibi, ya da gidenler-kalanlar, kamptakiler-şehirdekiler gibi görünür ayrımlar çizmiyor fay hatlarını. Ortak yazgı farklı bireysel deneyimlerle, karşılaşmalarla beslendikçe, insan doğası kalıplardan taştıkça, Filistinlilik de dinamik, değişken, çoğul bir hal alıyor. “Biz” yok, ben, sen, o var; “biz” yok, bizler var. İkinci gözlemim ise Dabbagh’ın romanın adına yansıttığı imkânsızlıkla ilgili. İçinde ya da “dışında” olmak, kalmak ya da gitmek: Mücahid ailesinin fertleri bu ikilemi sürekli hissediyorlar. İkilem bile değil aslında bu; Dabbagh iki ayrı seçeneğin varlığından ziyade, insanı seçeneksiz bırakan bir muammayı anlatıyor çünkü. Dinmeyen bir iç çatışma yaşıyor karakterleri. Gazze’den çıkmaları Gazze’den çıkabildikleri anlamına gelmiyor. Raşid de, İman da nerede olurlarsa olsunlar, Filistin’in “dışında” durmaları mümkün değil; Londra sokaklarındaki geveze kalabalıkların arasında yürürken bile kendi şehirlerini, yani Gazze’yi görüp Gazze’yi işitiyorlar:
Şehirde her füze patladığında, çarşafa sarılı her cansız beden toplu mezara atıldığında, yıkılan evinin önünde çığlık attığında her çocuk, sokakları doldurmuş şu gevezeler de suç ortağı oluyorlardı.[10]
Habayeb’in Kadife’sinde kamp hayatı ve eril şiddet
Ben Huzama Habayeb; yedi yaşında bir çocukken ülkesinin ve ülkesinin halkının başına neler geldiğinden habersiz, olanların çağımızın en büyük Nekbe’sinin simgelerinden birine dönüştüğünü bilmeksizin annesinin elinden tutup Filistin’deki köyünü terk eden Filistinli mülteci Hamid Muhammed Habayeb’in kızıyım… Ben Huzama Habayeb; ülkesine ve ülkesinin halkına sadece hikâye aracılığıyla dönebilenim. Her hikâyede vatanıma dönüyorum. Muzaffer değilim belki… ama [yazdıkça] daha az mağlup olduğum da kesin. O zaman yaşasın hikâye, yaşasın hikâye.
2017’de Kahire’de Necip Mahfuz Edebiyat Madalyası’nı kabul konuşmasında söylediği bu sözler Huzama Habayeb’in “vatan anlatısı” peşinde bir yazar olduğunu akla getirebilir, oysa öyle değil. Filistinli bir ailenin çocuğu olarak 1965’te Kuveyt’te doğup büyüyen, 1990’da Irak, Kuveyt’e saldırınca ülkeden ayrılmaya mecbur bırakılan diğer Filistinlilerle birlikte Ürdün’e yerleşen Habayeb, Arapça kaleme aldığı –kendisine bu madalyayı getiren– üçüncü romanı Mukhal (“Kadife”) ile farklı bir şey yapıyor. Kolonyalizmin topraklarından sürüp bir mülteci kampında yaşamaya mahkûm bıraktığı insanları anlatan roman, o kampın sınırları içindeki Filistinli erkeklerin Filistinli kadınlara ettiklerini ve kadınların direnme, dayanışma biçimlerini tabuları kırarak anlatıyor. Benim Velvet adıyla, Kay Heikkinen’in çevirisinden okuduğum roman, soğuk yağmurlu bir aralık gününde, Bekaa kampında geçiyor.
1968’de Ürdün’de, başkent Amman’ın yirmi kilometre kuzeyinde kurulmuş, yüz bin Filistinlinin yaşadığı bu kampta hayatın neye benzediğini, romanın başkarakteri Havva’yı sabahtan akşama, bütün gün hem fiziki hareketleriyle hem de belleğinde canlanan hatıralarıyla takip ederek öğreniyoruz. Tanrı anlatıcı Havva ile roman boyunca her an Havva’nın izinde (ve zihninde) olan okur arasında özdeşleşmeyi otomatik olmaktan çıkaran bir mesafe kuruyor: Gençlik yıllarını artık geride bıraktığını anladığımız, ömrü kampta geçmiş; şehirdeki Suriyeli terzi Kamer Hanım’ın yanına yamak verilince hem dikiş dikmeyi hem zor zamanda dik durabilmeyi öğrenmiş; istemediği bir evlilikten olan çocuklarını büyütmüş; zorba kocasının kendisini aniden boşamasının ardından şimdi yepyeni bir hayata, Amman’daki bir özel üniversitede güvenlik görevlisi olan sevgilisi Münir’le Ayn el-Başa kasabasında birlikte kuracakları yeni bir evde ve ilk kez kampın dışında yaşamaya, bu kararını çocuklarına açıklamaya hazırlanan; “hayatında ilk kez kendisini güzel bulan, ilk kez gerçekten mutlu olduğunu hisseden” bir kadın Havva. Gün ilerledikçe, Havva’nın kampın klostrofobik ortamında, bu ortamın organik bir parçasına dönüşmüş eril şiddetle şekillenen hayatını daha iyi kavrıyor, zulme dikiş dikerek, bu zanaat sayesinde tanıştığı kadınlardan ve kamptan çıkma ihtimalinden güç alarak, en makbul kumaş saydığı kadife gibi sertleşmeden sağlam durarak direndiğini seziyoruz. Habayeb romanın sonlarına doğru Münir’in gözünden Bekaa kampını bir “mezarlık”, kamptaki evleri de tahrif edilmiş birer “mezar” olarak tanımlıyor. Kampın nüfusunu “yaşayanlar” arasında saymak ise yine Münir’in deyişiyle “hata”. Fakat Havva’nın hayatına bakınca, o mezarlıkta en çok kadınların öldüğünü, bir kadının o mezarlarda defalarca ölebildiğini kavrıyoruz. Ailesindeki ensesti, uğradığı tecavüzü, yediği nice dayağı hatırladığı bölümlerde hem “ölen” Havva’yı hem de arzularına, hayallerine, bedenine sahip çıkarak hayata tutunan Havva’yı anlatıyor Habayeb. İki örnek vereyim. Önce Havva’nın kendisinden sekiz yaş büyük, kasaplık yapan kocası Nazmi’yi aklından geçirdiği bölümlerden biri:
Nazmi ilk kez üzerine yıkıldığında Havva neredeyse boğulup ölüyordu. Altında büzülüp küçücük kalan etini yırtıcı bir hayvan gibi tırmalaması bir yana, erkeğin terle yapış yapış vücudundan yükselen eskimiş, yağlı bir kir kokusu doluyordu burnuna. Evin duvarlarındaki taze boyanın kokusuna karışıyor, soğukla ve nereden geldiği belli olmayan, içinde eskimenin, çürümenin ve yıpranmanın mayalandığı başka bir pis kokuyla katmerleniyordu. O anda Havva hayal gücünün yaratabildiği görüntülerin en güzelini çağırmıştı kendisine; capcanlı, neşeyle dolup taşan, sıcacık, güzelliğiyle sarhoş eden bir görüntüyü ve bir de koku karışımını – üzerine titrenen sabah yaseminlerini çağırmıştı; daha açmamış rayihalı Arap yasemini tomurcuklarını, ağaçlarda gergin yanaklarını okşayan bahar esintileriyle henüz olgunlaşmaya başlayan meyveleri. Dilediği, beklediği, ruhuna yerleşmiş o hakiki arzuyu, kalbinin uyuşukluğunu çözen o genç aşkı da çağırmıştı. Havva, Murad’ı kendisine çağırmıştı.[11]
Ve genç kızlığında her gece yatağına gelen babası, inşaat ustası Musa’yı hatırladığı iki paragraf:
Murad’ın gözlerinin iki tepeciğini yukarıdan aşağıya süzdüğünü ve muzır muhayyilesinde onların üzerinde yuvarlandığını bildiğinden, artık çoğunu Kamer Hanım’ın verdiği, kupları bedenine uygun, kısmen dekolte sutyenler takmaya başlamıştı. Her halükârda iki ablasının evlendirilmesinden sonra Musa için müsait hale gelmişti Havva.
Havva ablaları gibi değildi. Korkmuyordu ve kaçmıyordu; ne kaskatı kesiliyor, donup kalıyordu, ne de olduğu yere yığılıyor veya tostoparlak kıvrılıyordu; büzülmüyordu, irkilip çekmiyordu kendisini. Babasının yaptığı mekanik bir şeye dönüşüyordu; vücudunun yüzeyine dokunuyordu; yüzeyin de yüzeyine; ruhuna asla nüfuz etmiyordu. Tecavüze uğradığında varolmaya nasıl ara vereceğini öğrenmişti; bilincini ve kavrayışını nasıl kaybedeceğini öğrenmişti; benliğinden nasıl tamamen sıyrılacağını, istemediği sürece benliğine nasıl dönmeyeceğini. Havva geceleri ölüyordu; artık görmüyor, işitmiyor, hissetmiyordu.[12]
Ancak “varolmaya ara vererek” sürdürebilen bir hayattan kurtulma ihtimalini, bu ümidi roman boyunca canlı tutuyor Habayeb, fakat “mutlu son” kurmuyor. Havva’nın kamp dışında yaşayacağı yepyeni hayat, oğlu Kays’ın tabancasından karnına saplanan “namus” kurşunuyla başlamadan bitiyor. Kamptan yani Siyonist yerleşimci kolonyalizmin eseri olan mezarlıktan da, evden yani ataerkil düzeninin eseri olan mezardan da çıkamıyor Havva.
Velvet’a 2017 Necip Mahfuz Edebiyat Madalyası’nı veren jüri kitabı “yeni tür bir Filistin romanı” olarak selamlamıştı. Jüri üyelerinden Raşid El-Enani şöyle demiş:
Roman politik davayla, direnişle, dönüş hayaliyle ilgili değil. Siyasetin yüksek dramları orta yerde sahnelenirken hayatını kimseler farkına varmaksızın, kimseler kaydetmeksizin sürdüren sıradan Filistinlileri anlatıyor.
Doğru; Habayeb “bireye” odaklanarak ülkesine ve halkına dönmüş. Tarihsel ve siyasal bilgi aktarma derdine düşmeksizin zulmün, şiddetin, yoksulluğun birkaç kuşaklık etkili bir portresini çıkarmış. Havva karakteri benim bugüne dek içinden Filistin meselesine bakabildiğim en berrak aynalardan biri oldu. Okurlarını Havva’yla birlikte mülteci kampının çamurlu sokaklarında dolaştıran, bizi onun –çileden çıktığı bir anda– baltayı kapıp paramparça ettiği böcek basmış yatağına sokan Habayeb’in post-kolonyal feminist perspektife de nice politik girişimden, nice akademik çalışmadan daha fazla katkı yaptığını düşündüm.
Kuşak kuşak diaspora: Abulhawa, Alyan ve Rum’un romanları
Filistin diasporasının toplam nüfusunun yedi buçuk milyon olduğu söyleniyor. ABD ve Avrupa’da yaşayan Filistinliler ise bir milyon iki yüz bin civarındaymış. Batıdaki nüfus nispeten az olsa da, orada yaşayan Filistinli yazarların Arap coğrafyasında ya da Gazze’de, Batı Şeria’da yaşayanlara kıyasla global edebiyat piyasasında daha görünür oldukları, daha yüksek okur sayılarına ulaştıkları kesin. Bu yazarların önemli bir kısmının kitaplarını İngilizce yazmaları da bunda etken olsa gerek. Diasporadaki, özellikle de ABD ve Avrupa’da yaşayan Filistinli yazarların son yıllarda ilgi gören, olumlu eleştiriler ve ödüller alan romanlarını okurken, bu “gözde” yazarların Filistin gerçekliğini Batıya tercüme etme çabasının son bir yılda yaşananlarla nasıl değişebileceğini de merak ediyordum. Şiddetin ve suç ortaklığının bu üst boyutu, Gazze’deki soykırımı Batıdan izleyen Filistinli yazarların günlük hayattaki iletişimlerini nasıl etkiliyor, yazma pratiklerine nasıl yansıyor? Ayrıca, birçok bağımsız yayınevi buna direndi; direnecektir de ama global edebiyat piyasasının dinamiklerini de etkileyen nice eğitim, kültür, medya kurumunun yaşananlar konusunda sadece önyargılı değil, düpedüz sansürcü, yasakçı olduğu günlerden geçtiğimiz malum. Önümüzdeki yıllarda Filistinli yazarları –ve Filistin üzerine yazanları– tehdit edecek boyutta bir McCarthy’ci karanlık (ya da kapışma) bekliyor mu edebiyat âlemini?
Bu sorular burada dursun. Yazının son bölümünde, Batıdaki Filistin diasporasının son yıllarda öne çıkan, kitapları Türkçeye de çevrilen üç yazarının, Susan Abulhawa, Hala Alyan ve Etaf Rum’un romanlarında diaspora hayatının nasıl göründüğüne kısaca değinmek istiyorum.
Romanları otuz kadar dile çevrilen Susan Abulhawa, Filistin’in kolektif travmasından payını parçalanmış bir çocuklukla, yurtsuz ve öksüz kalarak almış. 1967 Savaşı’nda mülteci olan Filistinli bir anne babanın kızı, 1970’te Kuveyt’te doğmuş; ardından anne-babası ayrılıp ona bakamaz hale gelince çocukluk yıllarını ABD’de, Ürdün’de, Kuveyt’te akrabalarının yanında geçirmiş. On yaşından on üç yaşına kadar Kudüs’teki Dar el Tıfıl yetimhanesinde yaşamış. Sonrasında koruyucu aile sistemine girerek ABD’ye yerleşen, bugün kendisini “Filistinli-Amerikalı” olarak tanımlayan Abulhawa’nın üç romanı var. İngilizce asılları 2010, 2015 ve 2020’de yayımlanan bu romanlar üç ayrı çevirmenin emeğiyle üç ayrı yayınevi tarafından Türkçeye kazandırıldı.[13] Bunların ilki olan, dünya çapında bir milyondan fazla satan ve Türkçede Filistin Sabahları adıyla basılan Mornings in Jenin’de, tam da Dabbagh’ın “sonradan vazgeçtim” dediği şeyi yapıp altmış yıllık bir Filistin anlatısına girişmiş Abulhawa. Yazarın kendi hayatından izler taşıyan, Cenin mülteci kampından Kudüs’e, Lübnan’a, oradan ABD’ye uzanan roman salt bir diaspora hikâyesi değil; fakat başkarakter Amal’ın 1980’li yıllarda Amerikan toplumunda yaşarken hissettikleri, Filistinli göçmenlerin ilk kuşağının duygu dünyasına mercek tutuyor:
Çok az konuşan ve arkadaşı olmayan bir kadındım. Amy’dim ben. Hiçbir anlamı olmayan bir isim. Son hecesi ister kısa olsun ister uzun, bütün ümitlerini kaybetmiş bir Amal. Yalnızca gündelik ve pratik konuşmalar, boğazımdaki gerçekleşmesine ramak kalmış o hikâyeden geriye kalan isin ve kurumun içinde şekillenmiş olan sevginin oluşturduğu düğümü aşabiliyordu. Hem hiç fark etmezdi, hangi sözcükler geleceği çoktan mirasından çıkartmış bir zamanı kurtarabilirdi ki?
Hayatımın tadı kül tadıydı ve sesi olmayan bir şarkının daimi sessizliğiyle yaşıyordum. Acımışlığımın ve korkumun içinde ancak yalnızlığın kendisinin kalmaya cüret edebileceği kadar yalnızdım. (…)
Dünyaya ince bir küçümseme perdesinin ardından bakıyordum.”[14]
Bir başka Filistinli-Amerikalı romancı, şair, aynı zamanda klinik psikolog olan, halen New York Üniversitesi bünyesinde bu mesleği sürdüren 1986 doğumlu Hala Alyan da 2017’de yayımladığı, Dayton Edebi Barış Ödülü’ne ve Arap Amerikan Kitap Ödülü’ne değer bulunan Salt Houses adlı ilk romanında 1963’ten 2014’e uzanan bir yersiz-yurtsuzluk hikâyesi anlatıyor. Türkçede Tuzdan Evler adıyla basılan romanda Filistinli Yakub ailesinin fertlerini üç-dört kuşak boyunca, okuru her bölümde ayrı bir ferdin yanında tutarak takip etmiş Alyan; bu bölümlerin her birinin başına farklı bir tarihle birlikte farklı bir şehrin mahrecini atmış. Kökü Yafa’ya uzanan ailenin Batı Şeria’daki Nablus şehrinde başlayan hikâyesi, 1967’deki Altı Gün Savaşı’yla Kuveyt’e, 1990’da Irak, Kuveyt’i işgal edince Amman’a göçmeleriyle başlayan, aile fertlerinin zamanla Beyrut’a, Paris’e, Boston’a, New York’a dağıldığı bir diaspora anlatısına dönüşüyor. En sonda, ailenin dördüncü kuşağından, ABD’de yaşayan, “Amerikalı mısın?” diye sorulduğunda, “Her yerdenim, kısmen de Filistin’den” diye yanıtlayan Manar, Yafa’yı ziyaret ediyor.
Kendisine “Buraya herhangi bir sebeple gelmedim” diye açıklamak zorunda hissettiği imkânsız bir ziyaret bu, bir “yurda dönüş”. Yafa sahilinde oturup Akdeniz’e bakarken ıslak kumlara bir soyağacı çiziyor, dallarına romanın karakterlerinin isimlerinin yazıldığı bir ağaç; Manar’ın doğacak çocuğunun ismi de yakında en alt dala eklenecek. İsimlere bakıyor Manar, eteklerini ıslatan dalgalara bakıyor ve “Hepimiz buradaydık” diyor.[15] Tuzdan Evler diasporadaki Filistinlilerin kuşaktan kuşağa aktardıkları mirasın, yersiz-yurtsuz ya da “her yerden” olma bilinciyle birlikte, araya giren yıllara, yollara, katliamlara, kayıplara rağmen inatla, bilenerek süren bir memleket özlemi ve aidiyet duygusu, bir “biz” duygusu olduğunu gösteriyor. Alyan romanın yayımlandığı yıl verdiği bir söyleşide bu inadın kendi hayatındaki karşılığını da anlatmış:
Bir Filistinli olarak sürekli mücadele ettiğim şeylerden biri suçluluk duygusu. Filistin’deki insanlar gibi eziyet çekmezken, bu kimliği sahip çıkmam mümkün mü? İşgal altındaki topraklarda yaşamamama rağmen bu kimliğe sahip çıkabilir miyim? En büyük korkum bu kimliği bir giysi gibi üzerime geçirip çıkarmakla suçlanmak. Gayet bilinçli bir şekilde Filistinli-Amerikalı olduğumu söylüyorum, bundan hiç çekinmiyorum. Fakat Tuzdan Evler’i yazmam konusuna gelince; sanırım bilinçaltımda bu biraz da müdanasızca Filistinli olduğumu ortaya koymamın bir yoluydu. Bu kimlik farklı bir şekilde de olsa bana da ait; bu kimliğe sahip çıkan herkes kadar benim de kimliğim.[16]
Birkaç kuşaktır mülteci kamplarında yaşayan ailelere mensupken kamptan çıkarak ABD’ye yerleşmiş Filistinli bir anne babanın kızı olarak 1989’da Brooklyn’de doğup büyüyen Etaf Rum ise bu aidiyet duygusunu iki ucu keskin bir bıçak gibi tasvir ediyor. Gelenekçi ailesi tarafından New York’ta, çocuk yaşta görücü usulüyle evlendirilen Rum gencecikken iki çocuk annesi olmuş. Daha sonra Kuzey Carolina Üniversitesi’nde Amerikan ve İngiliz Edebiyatı ve Felsefe üzerine lisans ve yüksek lisans eğitimini tamamlayan Rum bugün Kuzey Carolina’da iki çocuğuyla birlikte yaşıyor ve bir kitabevi işletiyor. Rum’un ABD’de çok-satar olan ve birçok dile çevrilen 2019 tarihli ilk romanı A Woman is No Man (Türkçe baskısının adıyla Kadının Sesi Yok)[17] ABD’de yaşayan Filistinlilerin hayatını kadınlara odaklanarak, onların “Çünkü sen erkek değilsin” denerek bastırılagelmiş sesini okura duyurarak anlatıyor. Rum kendi hayat hikâyesine benzer bir hikâye kurmuş. Filistin diasporasında gelenek adına, namus adına çatılan aile hapishanelerini, bir hapishane olarak evliliği, eril şiddeti, bu hapishanelerde yetişen çocukların kuşaktan kuşağa aktardığı travmaları, bir kadının anneliğe (ve annelikte) zorlanmasının mit kırıcı gerçekliğini Filistin edebiyatında yeni bir yol açan cesur bir anlatımla deşme yoluna gitmiş. İkinci romanı Evil Eye (“Nazar”) da farklı değil. İlk romanın başkarakteri Deya gibi, ikinci romanın başkarakteri Yara da kendi sesini bulma, eşit ve özgür bir birey olabilme mücadelesi veriyor. Rum’u cesur kılan, bu mücadeleyi anlatırken kurmaca yoluyla bile olsa kendi mahremini okura açmış, kendi hayatıyla yüzleşmiş olması değil sadece. Bunu yapabilmek ataerkil kodlarla birbirine bağlanmış bir “biz”den ayrılmayı da gerektiriyor onun için; “onlar”ın önyargılarını besleme korkusuyla kırılan kolu yen içinde bırakmamayı da gerektiriyor. Rum tacizci bir erkek karakter yaratmasının kendi toplumuna ihanet olarak algılanmasından çekinip çekinmediğine dair soruyu şöyle yanıtlamış:
Ah, kesinlikle – A Woman is No Man’i yazarken kendimle verdiğim en büyük mücadelelerden biri buydu. Bu mücadelelerden biri Araplara ve Arap toplumuna dair stereotipleri, baskıyı, ev içi şiddeti ve terörizmi kapsayan stereotipleri doğrulayacak olma konusundaydı. Başlangıçta romanı yazarken bu [çekince] benim kendimi özgürce, korkmadan ifade etme imkânımı kısıtlıyordu. Bu korkuların üstesinden gelmem, taciz edilen ve baskı gören kadınlar adına konuşabilmem ve onların hikâyelerini, özellikle de utandıkları için ve birilerinin gelip kendilerine bunun karşılığında bir şey yapacağını hissettikleri için hikâyelerini anlatmaktan korkan kadınların hikâyelerini anlatmaya başlayabilmek için bu korkuyu yenmem ve bu çok sahici hikâyeyi yazmam gerektiğini kavramam uzun bir zaman aldı.[18]
Yazının iki büyük eksiği: Hammad ve Shibli
Bitirirken, hamiş niyetine, bu yazıda eksikliği hissedilebilecek iki yazara dair bir parantez açayım.
Bunlardan ilki, 1992 Londra doğumlu, Britanyalı-Filistinli romancı Isabella Hammad. 2019’da yayımladığı ilk romanı Parizyen: Nâm-ı Diğer El Parisî, ardından 2023’te çıkan ve pek çok ödül alan ikinci romanı Enter Ghost (“Hayalet Girer”), sonrasında da Recognizing the Stranger: On Palestine and Narrative (“Yabancıyı Tanımak: Filistin ve Anlatı Üzerine”) adıyla kitaplaşan Columbia Üniversitesi 2023 Edward W. Said Anma Konuşması’yla dikkatleri üzerine topladı Hammad. Otuz üç yaşındaki yazar o konuşmanın sonlarında Said’e referansla etik bir konum olarak sürgünden, bireyin grupla olan organik bağlarını bir yandan saygıyla kabullenirken bir yandan da gruptan ayrı durabilmesinin öneminden söz etmişti. Gerek o konuşma gerekse Enter Ghost, Hammad’ın kendi içindeki Batılıyı da, Filistinliyi de çoklu karşılaşmalara, çoklu tercümelere alan açan metinlerle anla(t)ma çabasını sürdüreceğini düşündürüyor. Bu yazıda Hammad’ın romanlarına yer vermedim, çünkü Mehmet Fatih Uslu’nun ve Hazal Özvarış’ın o romanlar hakkında yazdıkları kapsamlı incelemelerin üzerine söz söyleme ihtiyacı duymadım.
Yine K24 arşivinin gücüne güvenerek burada yer vermediğim diğer yazar ise Adania Shibli.[19] 1974’te Batı Şeria’da, Cenin’e yakın bir köyde doğan, Doğu Londra Üniversitesi’nden Medya ve Kültürel Çalışmalar alanında doktorası bulunan, yıllardır Berlin’de yaşasa da Batı Şeria’yla, Gazze’yle bağlarını koparmayan, Arapça yazmaktan vazgeçmeyen ve “diaspora yazarı” olarak kategorize edilmeyi reddeden Shibli’nin sadece Filistinliler arasındaki değil, genel olarak kendi kuşağının edebiyatçıları arasındaki en güçlü anlatıcılardan biri olduğunu düşünüyorum. 2017’de yayımladığı, 2021’de Uluslararası Booker Ödülü’nün uzun listesine giren Küçük Bir Ayrıntı romanıyla Nekbe’den bugüne Filistinlilerin maruz kaldığı şiddeti, elli yıl arayla yaşanan, biri diğerinin izini süren iki olayla benzersiz bir etkide anlatmıştı Shibli. Yazarın Türkçeye henüz çevrilmeyen 2001 tarihli Mesâs (“Touch”/“Dokunuş”) adlı yetmiş beş sayfalık novellası ise, 1982’deki Sabra ve Şatilla Katliamı sırasında bir ailenin dokuz kızından en küçüğünün zihninden algılar dünyayı. Okurken bir çocuğun gölgesine dönüşürsünüz; renkleri, hareketi, sessizliği, dili, duvarı o çocuğun keskin (bilgiyle bozulmamış) duyularıyla kavrarsınız. O dünyada ölüm de vardır, şiddet de, matem de, aşk da, edebiyat da. Shibli’nin geleneksel roman tekniklerini bir yana bırakıp artırarak değil eksilterek, etiketlerden ve yargılardan olabildiğince kaçınarak, dilin yalın kudretinden başka efekte gerek duymaksızın yazdığı Mesâs, Filistin edebiyatının en gösterişsiz, en güçlü metinlerinden biri olabilir.
NOTLAR:
[1] Kısaca PalFest olarak da bilinen Filistin Edebiyat Festivali kolonyalizm karşıtı bir kültürel dayanışma girişimi olarak 2008’de Mısırlı yazar Ahdaf Soueif’in öncülüğünde kuruldu ve yıllar içinde özellikle Batılı yazarları Gazze’deki, Barı Şeria’daki yazar ve okurlarla buluşturmaya yönelik çok önemli etkinlikler düzenledi, antolojiler yayımladı. PalFest, Filistin’e son grup gezisini geçenlerde, Gazze’deki soykırım sürerken düzenledi. Geziye katılanlardan İngiliz yazar Max Porter izlenimlerini ayrıca yazacağını belirterek, 5 Ekim 2024 tarihli Instagram paylaşımında şöyle diyor: “Daha ziyade Batı Şeria’daydık. Yazarlar, akademisyenler, insan haklar aktivistleri, çocuklar, çiftçiler ve sivil toplum örgütleriyle bir araya geldik ve burada sıradışı bir gerginlik ve zorluk yaşanmasına rağmen, gittiğimiz her yerde inanılmaz bir konukseverlikle karşılandık. Hiç unutmayacağım şeyler gördük.”
[2] Selma Dabbagh’ın “Kahire’den Gazze’ye” başlıklı makalesinden. Makalenin yer aldığı antoloji: This is Not a Border: Reportage & Reflection from the Palestine Festival of Literature, ed. Ahdaf Soueif & Omar Robert Hamilton, Bloomsbury, 2017, s. 114.
[3] Salim Tamari’nin Cihan Harbi ve Yeni Filistin adlı tarihsel incelemesiyle Birinci Dünya Savaşı’ndaki bir askerin günlüğünü temel alarak yayına hazırladığı Çekirge Yılı: Kudüs 1915-1916 kitabı Türkçeye de çevrildi.
[4] Suad Amiry, Mother of Strangers, Vintage Books, 2023, s. 89.
[5] Amiry’nin Columbia Üniversitesi’nde katıldığı bir kitap sohbetinde söylediği sözler. Aktaran: Yezen Saadah, “Review: Suad Amiry’s ‘Mother of Strangers’ powerfully portrays Palestinian life”, Washington Square News, 31 Ekim 2022.
[6] Ibtisam Azem, The Book of Disappearance, çev. Sinan Antoon, Syracuse University Press, 2019. Alıntılar sırasıyla kitabın 123, 124-125, 33 ve 34’üncü sayfalarından.
[7] The Book of Disappearance, s. 240. Kavafis’in “Barbarları Beklerken” şiirinden aktardığım dizeler Cevat Çapan’ın zihnime yerleşen çevirisinden.
[8] Dabbagh’ın 2015’te, Guernica dergisinden Rahat Kurd’ün sorularına verdiği yanıtlardan. Mülakatın tamamı şurada.
[9] Suriyeli şair Nizar Qabbani ile bu konuda aynı fikirde olduğunu yine Guernica’daki mülakatında söyleyen Dabbagh, Arap edebiyatında cinselliğin yeri üzerine çalışmış bir yazar. Dabbagh 2021’de We Wrote in Symbols: Love and Lust by Arab Women Writers (“Sembollerle Yazardık Biz: Arap Kadın Yazarların Kaleminden Aşk ve Şehvet”) adlı bir antoloji yayımladı. Fırat Demir’in yazarla bu antoloji üzerine K24 için yaptığı söyleşiyi okumanızı öneririm. https://www.k24kitap.org/selma-dabbagh-ile-soylesi-arap-edebiyatinda-kadin-erotizminin-tarihcesi-3313
[10] Selma Dabbagh, Out of It, Bloomsbury Publishing, 2011, s. 186.
[11] Huzama Habayeb, Velvet, çev. Kay Heikkinen, American University in Cairo Press, 2019, s. 46-47.
[12] a.g.e., s. 85-86.
[13] Susan Abulhawa’nın Türkçedeki kitapları, basım yıllarına göre sırasıyla şöyle:
Filistin Sabahları, çev. Bilge Barhana, Everest Yayınları, İstanbul, 2010.
Yüreğimin Senden Tarafı, çev. Handan Ünlü Haktanır, Koridor Kitap, İstanbul, 2016.
Sevgisiz Dünyaya Karşı, çev. Şafak Tahmaz, The Kitap, İstanbul 2022.
[14] Susan Abulhawa, Filistin Sabahları, s. 303-304.
[15] Hala Alyan, Salt Houses, Mariner Books, 2018, s. 291, 295-296. Kitabın Türkçe baskısı ise Perseus Yayınevi etiketiyle 2023’te yapılmış.
[16] Alyan bunları 2017’de Al-Jazeera’dan Zahra Hankir’in sorularını yanıtlarken söylemiş. Mülakatın tamamı şurada.
[17] Etaf Rum, Kadının Sesi Yok, çev. Arzu Altınanıt, İthaki Yayınları, İstanbul, 2002.
[18] Rum bunları Amerikan NPR radyosunda Scott Simon’ın sorularını yanıtlarken söylüyor. Mülakatın tamamı şurada dinlenebilir.
[19] Adania Shibli ve Türkçeye Mehmet Hakkı Suçin tarafından çevrilen Küçük Bir Ayrıntı romanı üzerine K24’ten okuma önerileri: Alara Çakmakçı’nın yazısı, benim yazdığım inceleme ve yazarla söyleşimiz.
Önceki Yazı
“Biz ezelden beri buradayız!”
Norveç’te yaşayan Filistinli yazar, çevirmen Rana Issa’nın, şiiri başlı başına bir direniş aracı olarak gören yaklaşımla diyalog halinde, 1940’lardan ve Nekbe günlerinden 1970’lere ve bugüne kadar uzanan bir süreçte Filistin topraklarında yaşayan şairlerin yazdığı şiirlerden yaptığı kişisel bir seçki.