135 yıl sonra Ahmet Mithat’ın izinden (II):
Paris cevelanı başlıyor…
“Genel olarak Paris merkezinden uzaklaşmayan Ahmet Mithat gördüğü her bir yapıt, köprü, bina ve bilumum konular için ayrı ayrı başlıklar atarak bunları sayfalarca tarif etmiş. Günde sadece birkaç saatini fuar alanında geçiren kahramanımızın otel odasından bunca bilgiye nasıl ulaştığı muamma.”
Solda, Eiffel kulesinde restoran, 1889-90. Sağda meşhur Moulin Rouge, 1914.
Avrupa'da Bir Cevelan
Dergâh Yayınları
Şubat 2015
2. baskı, Eylül 2020
1064 s.
Ahmet Mithat tüm dünyanın konuştuğu bir organizasyon için Paris’te. Televizyonların, kameraların olmadığı bir dönemde, bir dünya başkentinde, kahramanlık destanı yazmış, dünya tarihinin çağ atlamasına sebep olmuş bir ulusun topraklarında, üstüne üstlük pasaportunun Fransızca kısmında ona her kapıyı açan müthiş bir unvanla bulunuyor: “Ekselans.” (s. 816) Eşlikçim dediği Gülnar Hanım’ın asıl adı Olga Lebedeva. Kendisi Kazan doğumlu çevirmen ve dilbilimci. Anadili Rusçanın yanı sıra Tatarca, Farsça, Arapça, Türkçe ve Fransızca biliyor. Ahmet Mithat’la İstanbul’dan kalkan gemide merhabalaştıktan sonra birlikte devam ediyorlar. Paris yolculuğunun sonuna doğru kontes annesi de onlara katılacak ve oradan sonra yolları ayrılacak. Mithat, Cenevre’ye devam ederken, Gülnar Hanım’a annesi ve oğlu katılmak suretiyle güneybatı Fransa’ya doğru yollanacaklar.
İkinci günün sabahı saat 5’te uyanan Ahmet Mithat “maksat cevelan” diyerek kendini sokağa atıyor. Louvre Müzesi, opera binası, Gar Saint-Lazare, La Fayette AVM gibi yapılar yürüyüş mesafesinde. Piyade olarak önce Madeleine Kilisesi’ne gidiyor. Bir gece önce Sırp doktorun tavsiye ettiği Hotel Dominici’ye taşınma niyetindeler. Biraz da bunu keşfetme niyeti var.
Oradan Rue Royale’i izleyerek Concorde Meydanı’na devam ediyor. Sabah gezintisi üç saat kadar sürüyor. 5’te uyanıp yarım saat sonra çıktığını farz etsek, 8.30 gibi otele geri dönüyor.

Ben de hem gereği gibi yorulmuş hem de acıkmıştım.
Hotele avdetimde arkadaşımı giyinmiş kuşanmış bana muntazır buldum.
Beni görür görmez dedi ki:
– Hotel hakkında dün akşamki itirazatınızda muannidane sebat etmiyorsanız bugün ilk işimiz Dominisi Hoteli’ne gitmek olsun. Şayet Sırplı dostumuzun temini veçhile orada buradan daha iyi yerleşebilirsek kârlı çıkarız.
– Hay hay! Sizin dediğiniz gibi olsun. Fakat müsaade ediniz de biraz dinleneyim. Zira ben hemen şafak vaktinde dışarıya çıkıp üç buçuk saattir taban çaldım.
– Paris’in paçavracılarıyla sokak süpürücülerini görmeye mi gittiniz?
– Paçavracılar benden evvel davranmışlar. Bilirsiniz ki onlar fenerle çıkarlar. Vakıa sokakların süpürüldüğünü sulandığını gördüm.
– Bir şey yediniz mi?
– Yalnız bir siyah kahve içtim. Açlığımın derecesini hiç sormayınız. (s. 512)
Ahmet Mithat bugün Paris’te sabah 6’da yola düşseydi, paçavracılarla sokak süpürücüleri yerine jogger’lar yolunu keserdi, orası muhakkak. Çünkü Paris ahalisi şafak saati, öğle tatili ve iş çıkışı demeden dere tepe koşuyor. Bunu çoklukla kas yoğunluğunu artırmak ve büyük şehrin temposundan bir anlık uzaklaşmak için yapıyorlar. Şehrin her bölgesinde yer alan park ve yeşil alanlarda yere halı serip sabahtan akşama mangal yakmak ya da bira içmek yerine insanlar öğle arası yemek yiyor, kitap okuyor veya spor yapıyor. Neticede sabah o saatte Paris sokaklarında koşucular ve geri dönüşüm konteynerlerini alan elektrikli araçlar dolanıyor.
Castiglione Sokağı’ndaki 9 numarada Hotel Dominici artık yok. Geçmiş yüzyıllarda yapılan otel binaları çok geniş, hatta bir sokaktan diğerine blok halinde yayıldığı için artık işletilmese de binaları yerli yerinde. Hotel Dominici’yi de bu nedenle bulmak kolay oldu. Bugün binanın giriş katı sanat atölyelerine ve tasarım dükkânlarına ayrılmışken, üst katlarda seçkin bürolar yer alıyor. İkilimiz gün içinde bu otele taşınıyor. Yani iki günde üç otel...
Bir parantez açayım. Ahmet Mithat sabahın 5:30’unda sokağa çıktığını ve Madeleine Meydanı’ndaki kafelerden birinde kahve içtiğini söylüyor. Meydan 10 dakikalık bir yürüyüş mesafesinde. O mesafeyi kimono adımlarıyla bile alsa saat 6’da meydana varır ki, bilhassa o dönem Paris’in hiçbir yerinde o saatte açık kafe bulmanın imkânı yok. Hatta bugün bile yok. Sabah 6’da kahve için Mithat’ın iki seçeneği bugün iki seçeneği var(oteller hariç): 1) En yakın gardaki (Saint Lazare) otomatik espresso makinesi. 2) Merkezden periferiye beş-on kilometre yürüyüşle, bir benzincinin otomatik kahve makinesi.
Ahmet Mithat şehri şekil olarak armuda benzetmiş. Armudun sap ve yuvarlak tarafı şehrin doğu tarafı, uç ve sivri tarafı da batı tarafı. Seine Nehri, ilk yazımda da belirttiğim üzere Paris’in (güney)doğusundan şehrin içine dahil oluyor ve yüksek bir kavis çizerek merkeze doğru ilerledikten sonra (güney)batıdan çıkış yapıyor. O nedenle nehrin kuzeyine sağ taraf, güneyine sol taraf deniyor.
Akşamüstü olunca ikilimiz yine bir arabaya atlayarak fuar merkezine gidiyor. Saatler sonra yorgun argın otellerine dönüyorlar.
Fuarın dört ana mekânda kurulduğundan bahsetmiştim. Bunlardan Champ de Mars ana sergi binası olarak 1867’deki fuar için kuruluyor. Bu Paris’te düzenlenen ilk evrensel fuar olacak. Bir önceki Londra’daydı. Milletler Caddesi adında fiktif bir alan oluşturuyorlar. Her milletin kendi mimarisine uygun binalar buraya inşa ediliyor ve içinde gösteriler, eğlenceler düzenleniyor. Milletler kendilerine has ürünleri kültürleriyle birlikte sergiliyor. Türk pavyonunda çığırtkanlar var; bunlar “Buyrun bir kahve ikam edelim” diyerek müşteri çekmeye çalışıyor. Ayrıca fuara gönderilen ürünlerimizin pamuğu dikkat çekiyor.
Cezayir ve Tunus dairelerini seyr ü temaşa eyledikten sonra Decauville şimendiferine râkiben Eyfel Kulesi’ne kadar gidip onun etrafındaki devairi gözden geçirdik. Vasati bahçe ve önündeki birahanelerden birisinde oturup dinlendikten sonra bahçeyi de gezip kotan havuzunu tavaf ettik. Oradan döne dolaşa Mısır Sokağı’na geldik ki buradaki eşya-yı Şarkiye Madam Gülnar’ın fevkalhad memnuniyetini celbederek hele Mısır merkeplerine binen frenklerin acemiyane vaziyet ve tavırlarına karşı gülmekten kırıldık. İskenderiyeli, Beyrutlu, Şamlı, İzmirli, İstanbullu birtakım Arap ve Türk ve hıristiyan ve yahudilerle kâh Türkçe kâh Arapça söyleşerek boncuk ve kırmızı meşinden mamul pabuç ve sigaralık ve kurabiye ve rahat-ı hulkum şekeri gibi ufak tefek mübayaatımızda Şark usulünce çekişe çekişe ettiğimiz pazarlıklar bunların meftunu olan Madam Gülnar’ı hiçbir şeye kıyas kabul edemeyecek surette eğlendirmekteydiler. (s. 515)
İkili Şark pavyonlarında hayli eğlenmiş. Yine de Ahmet Mithat ahlaki konulara hassaslığı ve dejenerasyona karşı eğitici ve öğretici tutumuyla Mısır pavyonundaki Güzel Fatima’ya da bir başlık açmış. Uzun uzun nasıl raksettiğini tarif etmiş. İster Doğulu ister Batılı, dansın teşhir ve tahrik edici olmasından dertli. Fatima’yı seyrettikten sonra otel odasında jurnaline şu notları düşüyor:
Bu karıların hemen kâffesi kendilerine birer müslüman ismi takmışlarsa da hiçbirisinin İslam’dan olmadığı mertebe-i tahakkuktadır. En çoğu Tunus ve Mısır’ın Yahudi karılarından ve birazı Mısır’ın Kıptilerindendir. Bu karıların türlü evza ve hareketle vücutlarını bi’t-tahrik raksetmeleri bizim buralarca dahi müstahsenattan addolunacak şeyler olmayıp hatta Tunus’ta ve Mısır’da bile raksın bu türlüsünü görmek bunlara mahsus olan bazı haricî yerlere gitmeye vabeste olduğu ve bu temaşanın bir nev’î sefahat sayıldığı malumdur. (s. 535)
Bereket Ahmet Mithat bugünün Parisi’ndeki kadınların raksettiği mekânları görmemiş. Kabare ve revüleri görseydi ya uzun süre kendine gelemez ya da müdavimi olabilirdi. Zira Lido ve Moulin Rouge dansçılarının dünyanın en elastik ve uzun bacaklarına sahip olduğu rivayet edilir.
Genel olarak Paris merkezinden uzaklaşmayan Ahmet Mithat gördüğü her bir yapıt, köprü, bina ve bilumum konular için ayrı ayrı başlıklar atarak bunları sayfalarca tarif etmiş. Günde sadece birkaç saatini fuar alanında geçiren kahramanımızın otel odasından bunca bilgiye nasıl ulaştığı muamma. Gerçi bir ara “Ben zaten tüm bunları Paris’te Bir Türk kitabımda hem de hiçbirini görmeden yazmıştım ki” diyor. Yani gördüklerimden aman aman etkilenmedim diyor, jurnallerde, kitaplarda zaten bunları yeterince okumuştum... Objektif ve güvenilirliğin, toplum sorunlarını yansıtmanın, doğru bilgilendirmeyle kamu yararını gözetmenin ve nesnelliğin bir gazetecinin izlemesi gereken yol olduğunu biliyoruz, ancak Mithat’ın aralıksız coğrafi/mekânsal bilgileri sayılarla telaffuz etmesi bizi Paris kartografyası içine hapsediyor. Bir tür almanağa dönüşmüş Mithat; duygudan arınmış, aralara nadiren diyalogların serpiştirildiği... Kimi zaman navigasyon yardımı veren Siri’nin “şu kadar metre sonra sola dönmelisiniz” komutları gibi. Ahmet Mithat’ın nesnel ve tutucu tutumuna Ahmet Hamdi Tanpınar da iki çift laf etmiş:
Mithat Efendi, bir zamanlar attar çıraklığı yaptığı Mısırçarşısı esnafının içinde, onlarla yârenlik edermiş gibi yazar. Onun sanatı yoktur, daima halka yönelen iyi niyetleri vardır. Dil bu muharirde sanki yazmaktan ziyade yârenlik içindir. Onda her şey, sokaktan, istikbalsiz hayattan içine girip yerleştiği ve zahmetlerini talihin koruyucu lütfu gibi kabul ettiği bu zümreyi verir. Dinlendiğinden hiç şüphe etmediğimiz meddah hikâyelerinin devamıdır. Hakikatte Ahmet Mithat Efendi’nin bütün eseri halk okuma odasıdır. (Ahmet Hamdi Tanpınar, XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1956. s. 458)
Ahmet Mithat bugün Champ de Mars’ı gezecek olsaydı, yüksek ihtimal Eyfel’in çevresini mesken tutmuş Afrikalıların elinde kalırdı. Uzun ince siyahiler, ellerinde Paris bibloları, adamcağızın peşini Trocadero’ya kadar kovalar, bırakmazdı.
Üçüncü ve dördüncü gün genelde araba üstünde gezip dolaşmakla geçiyor. Ara sıra Gülnar Hanım sağ olsun, butiklere giriyorlar. Ahmet Mithat bu butiklerde çalışanların neredeyse tamamının (erkek dükkânlarında elbette erkekler çalışıyor) kadın olmasından ve bunların frapan bakımlı kadınlar olmasından pek memnun. Daha doğrusu memnuniyetini gizlemeye çalışan satırlarla bahsediyor onlardan. Bunun yanı sıra lüks alışverişin doruk noktasına şahit oluyor. Lafayette, Bonmarché girdikleri mağazalardan bazıları. Bugün Lafayette ve Bonmarché tüm heybetiyle ayakta. Kapılarında çifter çifter smokinli görevlilerin beklediği birden fazla binada hizmet veriyorlar.
İkilimiz beşinci güne doğru fuar alanlarını gezmeyi bitiriyor. Ahmet Mithat’ın söylediğine göre de her akşam notlarını tutuyor. Kimi gün dışarıda, kimi gün otelde yemek yiyorlar, ancak ne yedikleri hakkında bilgi yok. Lokanta, bar isimleri yok, dükkânların da öyle. Oysa 1889 Evrensel Sergisi için Stephen Sauvestre tarafından Eyfel Kulesi’nin birinci katını işgal eden dört görkemli ahşap restoran inşa edilmiş. Her biri 500 kişi alabilen restoranlar gazla aydınlatılıyor. Doğu ve kuzey sütunları arasında tipik bir Rus restoranı, Champ de Mars tarafında ise Brébant tarafından işletilen Fransız restoranı yer alıyordu. Bu dört işletme de 1937 Uluslararası Sergisi için yıkıldı ve kulenin birinci katı tamamen yeniden inşa edildi ve sadece iki restoran kaldı.
İkili durmadan taam etse de (yemek yese de) Mithat ne yedikleri konusunda ser verip sır vermiyor. Gastronomide yol gösterici olan bir milletin mutfağından hiç bahsetmemiş. Demek ya okurları imrensin istemiyor ya da yediklerinden pek etkilenmemiş. Oysa adım gibi eminim ki ördek göğüs, antrikot madalyon veya somon tartardan en az bir kere tatmışlardır. Bu zamansız yemekler bugün esnaf lokantalarında dahi servis ediliyor.
Fuarın en büyük sükselerinden biri de Yürüyen Kaldırımlar! Bundan bir sonraki yazıda bahsedeceğim.
ÖNCEKİ BÖLÜM:
135 yıl sonra Ahmet Mithat’ın izinden (I):
1889 Paris Fuarı'na ayak basış
SONRAKİ BÖLÜM: