• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Cunta Kızı:

Bir 12 Eylül romanının ötesi

“Romanda olaylar 12 Eylül döneminde geçiyor da olsa, Cunta Kızı’nı salt bir 12 Eylül romanı olarak değerlendirmek eksik kalacaktır; bunu aşan bir 'genişleme' söz konusu çünkü. Hem bir dönem anlatısı hem de dönemler-ötesi bir metin bu...” 

12 Eylül darbesinden sonraki günlerden...

BEHÇET ÇELİK

@e-posta

ELEŞTİRİ

12 Eylül 2024

PAYLAŞ

Şule S. Çiltaş, Cunta Kızı’nda öncesi ve sonrasıyla 12 Eylül askerî cunta dönemini ergenliğe yeni girmiş bir kızın gözünden anlatıyor. Dünyayı yeni yeni anlamaya başlamış, anlar anlamaz bir şeylerin atlatılması gerektiğini kavramış gencecik bir zihnin bakışıyla takip ediyoruz olan bitenleri. Beri yandan Çiltaş bütün hikâyeyi o yaştaki kızın ağzından (gözünden) anlatmıyor; anlatıcı esas olarak o yılların çoktan gerilerde kaldığı bir zamandan (bugünden ya da bugünlerden) aktarıyor çocukluktan ergenliğe geçtiği yıllara denk gelen bu dönemi. Daha ilk cümle bize anlatıcının konumunu fısıldıyor. “Sesimin çıktığından emin olsam sorardım.” [Vurgu eklenmiştir.] Anlıyoruz ki anlatı zamanından, anlatılan olayların geçtiği zamandan konuşmuyor. Bununla birlikte anlatıcının konumu sabit değil. Sadece birkaç cümle sonra anlatı zamanından ses veriyor: “Şimdi boylu boyunca yere seriliyim.” Şimdiki zamanda devam ediyor; “görüyorum”, “korumaya çalışsam” (“çalışsaydım” değil!)… Bu satırlarda olan bitenleri ergenliğe yeni adım atmış kızdan anlatı zamanındaki, olay ânındaki duygularıyla, görüleriyle dinliyoruz. Sıklıkla yetişkinliğinden konuşsa da, anlatıcının bizden takip etmemizi, öğrenmemizi istediği o yıllardaki ruh hali, duyguları, düşünceleri, gözlemleri zaten – yılların ardından yapılmış muhasebelere pek girmiyor. Bu yüzden, yaptığım ara açıklamaya rağmen az önceki cümlem geçerli. 12 Eylül dönemini ergenliğe yeni girmiş bir kızın gözünden anlatıyor Çiltaş.

Anlatı zamanıyla anlatma zamanı arasındaki makasın roman boyunca sürekli açılıp kapandığını özellikle vurgulamak lazım. Kısalıp uzayan mesafeyi cümle yapıları ve zaman kipleri sayesinde kavrıyoruz ama dediğim gibi, pek sabit bir mesafe söz konusu değil; birinden öbürüne çok hızlı geçiliyor. Bir örnekle açıklamaya çalışayım. “İki kadın sessiz sessiz ağladı” cümlesiyle biten paragrafın ardından şöyle sürüyor roman:

O günden sonra annemin ya pencerenin kenarında, ya da bulaşık yıkarken, ya bir şey dikerken hep bu şarkıyı mırıldandığını duyuyorum. Belki yine sessizce ağlıyor. Komşu kadınlara hastanede yatan büyük teyzemden bahsederken de sessizce ağlıyor. Her bir yana dağılmış kardeşlerin en büyüğü. Oysa hastanede ziyaretine gidip ona incir yediriyoruz. Su içiyor. Ağrıları artınca çok bağırıyor. (s. 21)

Şule S. Çiltaş
Cunta Kızı
İletişim Yayınları
Mayıs 2024
128 s.

Geçmiş zaman kipinde anlatılan bir olayın (“ağladı”) ardından gelen “o günden sonra” ile anlatıcı çok daha geniş bir zamana vâkıf olduğunu, yani daha sonraki yıllardan bize bunları anlatmakta olduğunu duyuruyor ama cümle “duyuyorum” diye bitiyor. Gelgelelim, bu yüklemin içindeki “-yor” eki anlatı zamanına bizi yerleştiren bir “şimdiki zaman” işlevi görmüyor, geniş zamandayız daha; ne ki cümleler ilerledikçe anlatıcı ve anlatı hastanedeki teyzeye ve ona üzülen anneye odaklandıkça anlatı zamanında bulacağız kendimizi. “Ben dalıp gitmişken, birden odaya gürültüyle beyaz önlüklü altı-yedi adam giriyor” cümlesinde mesela artık orada, o andayız. Bir sayfa sonraysa, “Teyzem çabucak ölecek,” diyecek, “annem bulaşık yıkarken sessizce ağlayacak yine”. Gelecekteyiz, anlatı zamanından çıktık, anlatma zamanına ışınlandık. Gelgelelim, bu cümleyi takip eden paragraf da şöyle başlıyor: “En çok anneme yakın olmak istiyorum.” Belirli bir anda değiliz yine; birbirine benzer anlardan oluşmuş, –ne kadar sürdüğünü bilmediğimiz– içerisinde anlatı zamanının da bulunduğu görece “geniş” bir zamandayız.

Cunta Kızı hakkındaki yazıya bu zaman kipleri bahsiyle başlamamın bir nedeni var. Şule S. Çiltaş’ın anlatıcısı bize bir şeyler anlattığında bunların bir kere yaşanmış biricik anlar olmadığını, yinelenen, birbirine benzer olaylardan herhangi biri olduğunu da sezdiriyor çoğunlukla. Kuşkusuz, odaklandığı tekil anlar yok değil; birbirine benzer farklı olaylar anlattığında da aralarındaki nüanslara dikkat çekiyor ama biz bunları daha genel bir çerçeve içerisinde görüyoruz – biliyoruz ki  yaşanan ya da sıklıkla yinelenen birtakım olaylardan, durumlardan söz ediliyor. Bu genel çerçeve romanın atmosferi. Her şey bu atmosferde yaşanıyor, genelin çok dışındaki ayrıksı olaylar bile… Üstelik bu ayrıksı olayların anlatılması bile bize yine “genel”i, romanın hâkim atmosferini duyurmayı, solutmayı sürdürüyor.

O güne kadar hiç şahit olmadığım bir sıcaklık, anlayış, sükûn, sevecenlik vardı üstlerinde. Babam sesi kırık, gözlerini masaya indirmiş, zor geçmiş çocukluğundan bahsediyordu anneme; o da onu, fırsat bulsa anlatıp anlatmayacağından emin olmadığım ya da belki anlatsa babamınkini ezip geçecek kendi çocukluğunu çoktan gömmüş bir vakarla dinliyordu. (s. 32-33)

Böyle bir sahneye o güne kadar hiç şahit olmadığını söylemesine rağmen, daha sonraları da benzer bir sahneye şahit olmayacağını (anlatma zamanından bakarsak “olmadığını”) sezmiyor muyuz? Artık anlatıcının sıklıkla yıllar sonrasından ses verdiğini öğrenmiş olmamız değil bunun nedeni. Bunu bize sezdiren anlatıcının annesinin nasıl vakur bir edayla dinlediğine yaptığı vurgu. Babasının kırık bir sesle anlattıklarını duyduğu sırada annesinin dinleyişinde bir şeyler saklı olduğunu sezmişse bile, alıntıdaki kelimelerle anlatamayacağı için bu sahnenin yaşandığı andan değil, yıllar sonrasından bize nakledildiği açık. Romana hâkim atmosfer ve roman kişileri arasındaki ilişkilerin (aslında bağsızlık, iletişimsizlik, yabancılık) niteliği göz önüne alındığında oldukça ayrıksı bir sahne bu. Dolayısıyla bir benzeri daha sonra yaşanmış olsaydı anlatıcının bunu pas geçmeyeceğini ileri sürmek çok mümkün.

Şule S. Çiltaş

Beri yandan, bu ânın biricikliğine yapılan vurgu evdeki, ailedeki genel halin sıcaklıktan, anlayıştan, sükûn ve sevecenlikten ne denli uzak olduğunu da bir kez daha duyuruyor. Gerçi roman daha başlangıç cümlesiyle bunun önemli bir işaretini bize vermiş, sonrasında anlattıklarıyla da sürdürmüştü bu koyu gri, kesif, boğucu atmosferi kurmayı. Bu ayrıksı anda yaşananlar da bu atmosferin inşasına tuğla ekliyor, pekiştiriyor. Üstelik içinde birçok şeyin sıkıştırıldığı bir yan cümle söz konusu: “Fırsat bulsa anlatıp anlatmayacağından emin olmadığım ya da belki anlatsa babamınkini ezip geçecek kendi çocukluğunu çoktan gömmüş bir vakarla dinliyordu.” Hem anneyle babanın dünyaları arasındaki uçurum var burada hem de annenin kişiliğine dair önemli bir ipucu – fırsatı olsa bile anlatmaması çok muhtemel.

Çiltaş’ın anlatısının sayfalar ilerledikçe genişlediğinden söz edilebilir sanırım. Tekil ânın anlatılmasının o ânı çok daha geniş bir zamana yerleştirmesi bunun bir örneği. Bir başka genişlemeyse anlatıcının sınıf arkadaşlarından ve onların ebeveyninden söz ettiği satırlarda çıkıyor karşımıza.

Bazı feveran anlarında ağızlarından bir çırpıda çıkan sözlere bakılırsa, hiç aklımızın ermediği, merak da etmediğimiz zamanlarda çok daha kötü sınavlardan geçmiş, makus talihlerini mutlu bir karşılaşma sanıp birbirlerini bulmuş, sonra da şaşılacak derecede kendilerine benzeyen yavrular dünyaya getirmişlerdi. Başka başka çocuklar hayal edip kendilerinin tıpatıp benzerlerini doğurmuşlardı. Ama zaten onlar için hayal kırıklıklarının sonu yoktu; her denemede iyice derinleşen dipsiz bir kuyu gibi. (s. 15-16)

Bu kadınlarla adamların çocuklarına gelirsek, şu şaşılacak derecede “ebeveynlerine benzeyen yavruları”na… Anlatı onları da kapsamaya başlıyor ve genişliyor; tekil bir “hane”nin anlatılmasından çıkıp birçok benzerinin hikâyesi olmaya uzanıyor.

Kaçırılan fırsatların –öyle bir şey var mıydı?– izleriyle bu insanların [anne babalarının] birer kopyası olduğumuz için lütuf mu, engel mi, yoksa gerçek bir savaş alanı mı bilemediğimiz, gittiğimiz okullarda da kendi benzerlerimiz arasındaydık. […] Dev aynasındaki gibi birbirimizin gözüne battıkça utancımızı gömecek yer arıyorduk. Vurgulu, tiz, keskin ya da tok seslerin sızdığı sınıflardan, önümüzde uzun yılların, liderlerin vaat ettiği o pırıltılı geleceğin olduğu yankılanıyordu koridorlarda, ama okul raporlarına, öğretmen not defterlerine, danışman zabıtlarına içe kapanık, kaygılı, tembel, kavgacı, ürkek olarak işleniyorduk nedense. (s. 16)

Şule S. Çiltaş’ın cümleleri gibi romanının kurgusu da bazı açılardan oldukça yoğun ve “sıkıştırılmış”. Anlatıcının arkadaşlarından ya da komşu evlerden pek az söz ediliyor mesela, nadiren bu evlerden birinin içine giriyoruz; bununla birlikte genel itibariyle benzer yaşantılar yaşandığı sezgisi devam ediyor. Bu bağlamda Cunta Kızı’nın şaşırtıcı ve dikkat çekici yanı, anlatıcının hanesinin “tipik” bir ev ya da aile olarak belirmemiş olması. Bir önceki önermeyle çelişmiş gibiyim ama değil; anlatıcının hanesinin kimi yönleriyle tipik, olduğunu, arkadaşlarının ya da komşularının evleriyle benzeştiğini düşünebiliriz; bununla beraber aynı zamanda çok farklı, tekil ve belki de biricik. Tipiklik-ayrıklık bahsinde de açılıp kapanan bir makastan söz etmek mümkün. Anlatıcının hanesi romanın ilk yarısında bir lojmandaki evlerden biri. Dolayısıyla birbirine oldukça benzeyen haneler söz konusu olmalı, değil mi? Oysa buranın bir askerî lojman olduğunu düşünür, rütbe hiyerarşisini ve anlatıcının babasının astsubay olduğunu hesaba katarsak, subaylarla astsubaylar arasında asla kapanmayacak makas olduğunu hatırlarsak, benzerlikler kadar benzemezlikler bulunmaması da olağan görünecektir. Bundan da önce, anlatıcının hanesi söz konusu olduğunda benzerler arasındayken bile bir benzemezlik, bir yabancılık söz konusu. İşin tuhafı, hane halkı öbürleri için “yabancı” demekte, mezhep farklılığını bu şekilde ifade etmekteler; daha tuhaf olansa anlatıcının annesinin de bir “yabancı” olması. Beri yandan akrabalar var, senelik izinlerde görüşülen; onların yanındayken anlatıcının babasının benzerleri (“yabancı olmayanlar”) arasında bulunmanın huzurunu duyması beklenir; ne ki bu da söz konusu değil, geniş ailenin, akraba çevresinin az çok okumuş, her ay başında maaş alan, düzenli geliri olan tek ferdi olan bu astsubay, akrabaların yanındayken de benzerlerinin yanında duymuyor kendisini. Anne zaten babanın ve akrabalarının nezdinde “yabancı”. Romanın sonlarına doğru, bazı badireleri atlattıktan sonra “yabancı olmayanların” yoğun yaşadığı bir gecekondu mahallesine taşınırlar ama annenin yabancılığı orada da sürecektir.

Romanın adı Cunta Kızı; 12 Eylül döneminde geçtiğini, anlatıcının babasının astsubay olduğunu belirttim. Üçüncü dünya edebiyatçılarının yapıtlarının kaçınılmaz olarak ulusal alegoriler olduğuna ilişkin ileri sürülen tez ve bu konudaki tartışmalar hatıra gelirse, romandaki “hane”nin sadece bir Türkiye alegorisi olarak kurgulandığı yanılgısına kapılmak çok mümkün. Bir kez daha makas metaforundan yararlanacağım. Çiltaş’ın anlatısı kimi noktalarda alegorik olduğu izlenimi veriyor ama kimi noktalardan bakıldığındaysa hiç de öyle değil. Romanda olaylar 12 Eylül döneminde geçiyor da olsa, Cunta Kızı’nı salt bir 12 Eylül romanı olarak değerlendirmek eksik kalacaktır; bunu aşan bir “genişleme” söz konusu çünkü.

Anlatıcının roman boyunca kerteriz aldığı bir şey var. Beden. Kendisinden söz ederken olduğu gibi, başkalarını anlatırken de beden ve bedene ilişkin ayrıntılar öne çıkıyor. Dayak şöyle betimleniyor mesela:

Gerilmiş bir yüz, dudağın aralı ucundan görünen sıkılı dişlerin bir kısmı, birden gözle takibi güçleşen kollar, yumruklar, desteklenen bacaklar. Nefesle ya da hırıltıyla atlanan fasıllar. (s. 25)

Ortanca ağabeyin bir halini de şöyle tanımlıyor: “Ortanca ağabeyim geliyor aklıma, büyük ağabeyimle her ‘boğuşmasından’ ya da babamın her dayağından sonra bir köşeye büzüşen onun gölgesi. Büyüdükçe bu beden iyice büzüşecek gözümde.” (s. 33)

Babasının kendi anne babasından ve üst soyundan nasıl kopmuş olduğundan söz ederken de “beden” devrededir; bir huy, bir alışkanlık, bir tutum değil, beden. “Bedenine anasından babasından geçmiş hiçbir iz yok. Mutlu hiçbir şey. Yok, var yalnızca. Yokluk var.” (s. 42)

Bir-iki yıl sonra ağabeyini dövecek olanlar da “iki düşman beden” olarak gelir gözlerinin önüne. Bir başka örnek: “Annemin arkasından yürürken adımlarımı çabuklaştırıp, bedenimi hafiften eğerek iki arkadaşımın gözü önünde yediğim tokadı önemsizleştirmeye çalışıyorum.” (s. 103)

Sonlara doğru anne babasının bir fotoğrafını –henüz anlatıcı ve ağabeyleri doğmamışken çekilmiş bir fotoğrafı– betimlerken de vurgu bedende:

Bizden önceki bir zamanı, müsebbiplerimizin zamanını, bize gebe olan bir zamanı gölge kırılmaları, güneş lekeleri arasında elimizde tutuyoruz. Bir Doğulu kadını ve “yabancı olmayan” bir adamı? […] Fotoğrafta, gençliğin binlerce hezeyanını bastırdığını sanan iki beden var. Teskin görmemiş, sarıp sarmalanmamış hüzünleri, aşağılanmayı, utancı, vurdumduymazlığı, kibri, melankoliyi, acımasızlığı bastırdığını sanan… Yoksunlukları eze eze o güne gelen iki beden. (s. 112)

Belki başka şeyler de görülebilecekken (bulunabilecekken) o fotoğrafta, bütün o yoksunluklar sonucunda salt birer beden kalmış, daha doğrusu baştan itibaren iki bedenden ibaretlermiş. Bu iki beden bir aile kurmuş, üç çocukları olmuş ama kesif bir yabancılaşma girdaplanarak sürmüş hanelerinde. Ailenin fertlerinin iletişimlerinde de beden daha önde. “Ama o [annesi] çok az konuşuyor; şaşkın, ürkek. Benim büyüdüğümü düşünüyor. Yapmamam gerekenleri abartılı yüz hareketlerinden, dudaklarını büküp gözlerini irilemesinden anlıyorum.” Anlatıcı çocukluğunda, ergenliğinde anne babasına içinden sıklıkla “Küçük bir kızım ve her şeyi biliyorum” ya da “Küçük bir kızım ve her şeyi anlıyorum” diye sesleniyor. Bildiklerini nasıl öğrendiğine gelirsek, anahtar cümle şu: “Babamla [annemin] kavgaları arttıkça yeni şeyler öğrenmek zorunda kalacağım.” Benzer biçimde kendisinden ya da başkalarından söz ederken bir iç dünya değil odaklandığı, (orada “yokluk var”) beden parçaları. Tansiyon moru dudak, karına çekilmiş bacak, bir kolun saçlarla kaplı yüzü kapatması, evleri otomatik silahlarla tarandığında kollarla sarılmış baş, beden yanıkları, yorgandan çıkmış tek bir koldan ibaretmiş gibi görünen yaşlı akraba kadın, yediği dayağın ardından iki kolu regl olduğunda yattığı gibi fersiz, öne doğru uzanmış halde anlatıcının kendisi…

12 Eylül’den sonra askerlerin denetiminde duvar temizliği.
Fotoğraf: Bağımsız İletişim Ağı - bianet 

Bedene yapılan bu vurgular dışında Cunta Kızı’nın sayfaları arasına yerleştirilmiş belgeler de dikkat çekiyor. O yıllardan bir ortaokul diploması, emeklilik tebligatı, taksit sözleşmesi, öğrenci karnesi, resmî yazışmalar… Bu belgelerin kurmaca metne sahicilik duygusu vermek üzere yerleştiğini düşünmüyorum. Başka bir işlev görüyorlar. Babasının askerî üniformasından söz ederken bu hâki renkli takım elbisenin peşinden sürüklediği sayısız evrakı, reçeteyi, raporu, sararmış, şeffaf ya da gıcır gıcır kâğıt parçalarını da anıyor anlatıcı.

Önce bebek, sonra çocuk, sonra öğrenci, sonra eş, sonra anne, sonra baba, sonra asker, sonra ev kadını, sonra hasta, sonra ölü olduğumuzu gösteren kâğıtlar… Ama insan olduğumuzu söylemeyen rakamlar, işaretler, izler. (s. 18)

İnsanlar ya bedenden ibaret ya da rakam, işaret ve izden. “İç”in yokluğu ya da “iç” yoksunluğu; Cunta Kızı’nın bazen satır aralarında, bazen de bağırarak ifşa ettiği bu sanırım.

Askerî darbenin üzerinden 44 yıl geçti; sıkça “12 Eylül’ün romanı yazılmadı, filmi çekilmedi” şikâyetleri işitiyoruz. Haklı bir şikâyet, haklı bir eleştiri, ancak bunu dile getirenlerin beklentilerinin daha çok belgesel-kurmaca metinler olması çok muhtemel. Yayımlanan anıların, açılan sergilerin, müzelerin, yapılan sözlü tarih çalışmalarının yanında anılacak, 12 Eylül sonrasında Türkiye’de insanların neler yaşadığının, ne acılar çekildiğinin görülmesi, bilinmesi arzusunun bu şikâyetlerin hiç değilse bir bölümünde temel kaygı olduğunu zannediyorum. Fakat edebiyat bunu biraz daha öteye taşımamalı mı? Cunta Kızı da bu anlamda 12 Eylül öncesinin ve sonrasının acılarına dair kurmaca bir tanıklık olarak ele alınabilir hiç kuşkusuz. Asker bir babanın “reisi” olduğu hanenin 12 Eylül dönemindeki hikâyesi, lojmanda başlayıp kurşunlanan bir apartman dairesini ve sakin bir kasaba hayatını katederek geçen, ardından panzerlerle çevrili, zaman zaman çatışmalar yaşanan bir gecekondu mahallesinde devam eden bir hikâye. Cuntanın mağdur ettiklerinden birinin asker olması ve etnik-mezhepsel farklılığın (“yabancılıkların”) bizzat hane içinde yaşandığı, oldukça sıradışı bir 12 Eylül hikâyesi ama bununla sınırlı değil asla. Bunlardan daha derinlere iniyor anlatıcının dikkat çektiği, vurguladığı noktalar. Öyle ki, 12 Eylül’ün hesabının aradan geçen 44 yılda neden sorulamadığı meselesine ilişkin olduğunu söylemek bile çok abartılı olmaz; hatta daha eskilere, çok eskilere giderek insanı sadece bedene ve birtakım evraka/rakama indirgeyen dönemler-ötesi iktidar mekanizmalarını görünür kıldığı da. Dolayısıyla hem bir dönem anlatısı hem de dönemler-ötesi bir metin Cunta Kızı. Bunların yanı sıra insanın doğası da giriyor işin içine; muktedirin şiddet uyguladığı her yerde beliren kaygılar, korkular mesela – ve insanın kendi korkusuna verdiği tepkiler.

Korkunun üstesinden, korkulması gerekenin safına geçerek gelmiyor. Neden onun tuhaf davranışlarına, azarlarına, aşağılamalarına bizim gibi bir açıklama bulamıyor? Neden bundan bizim gibi hile yaparak kurtulamıyor, hile yapmasını beceremiyor? (s. 65)

Korku, olmak istediğimiz ya da olabileceğimiz insana geçit vermez. Sizden her şeyinizi talep eder, size nüfuz ettiğinde düşünemez olursunuz, kendisiyle mücadele etmenizi ister, tereddütten hiç hoşlanmaz. (s. 67)

Şu pasaj bir de… Korkunun nasıl yaygınlaştığının anlatıldığı, korkulandaki korkuları da görmek, yahut korktuğun için tanık oldukların karşısında başını çevirmek, bir şeyleri görmezden gelmek.

Korku: Artık bir özelliğin. Korku: Yemek masasında rakısını yudumlarken arada elini kolunu sallayarak içinden konuşan baban. Korku: Kömürlüğe hapsolunan kitaplar. Korku: Hiç tanımadığın bir “sen”. Korku: Annen dayak yerken görmezden gelmek. […] Korku: Kalabalıkmış gibi yapmak. Korku: Bir el, bir yüz, bir gövde… (s. 81)

Bir 12 Eylül romanı ama aynı zamanda bir olgunlaşma romanı Cunta Kızı. Olgunlaşmak: Hiç tanımadığın “sen”lerle tanışmak, korkarak. Bütün olgunlaşma romanları için “tanımadığın bir senle” karşılaşmak ve bundan korkmak geçerlidir sanırım, Çiltaş’ın anlatıcısının hikâyesinde ayırt edici olan korkunun başat, en önde ve daimi olması.

Bütün kesif karanlık atmosferin aralandığı bir sahne var romanın sonlarında. Ne olduğunu aktarmayacağım, sadece “Dünyada sizi hiç sorgusuz içine çağıran tek bölük” diye nitelediğini belirteyim anlatıcının. Bir bölük, bir topluluk yani; “şen ve gailesiz” bir topluluk. Anlatıcının “iç”inde, “Yalnız değiliz artık, korkmamalıyız” telaşı yaratan bu topluluğun geçişini görmek, yüreğinin korku dışında da pır pır etmesine neden olur. Aralarına katılmanın her türlü bedelini göze aldığı bu topluluğun yaydığı hava, bir tür bir-arada oluş çağrısı olarak tanımlanabilir. “Göze almak” dedim ama bir şeyleri hesap edip ölçüp biçerek yaptığı bir seçim değil anlatıcının onların arasına karışması, bu çağrının korkuyu savmış olması, korkunun aklına bile gelmemesi, atmosferi değiştirip temizlemesi, belki de kendiliğinden onlara katılması. Ama dediğim gibi, bedeli olan bir çağrıdır bu ve ödeyecektir, ancak bu bedelin yanında kattıkları olduğu da hiç kuşkusuzdur Cunta Kızı’na. Daha önce yaşamadığı, hissetmediği bir şeyler olduğunu söylemekle yetinip ayrıntılarını romanı okuyacak olanlara bırakmak daha doğru.

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Cunta Kızı
  • ŞULE ÇİLTAŞ

Önceki Yazı

TARTIŞMA

Komet’in sözüyle: İzan, birazcık izan yahu!

 “Sanatı değerli kılan sadece yapıtlar değil, içinde bulunduğu ortamın ifade özgürlüğüyle bütünleşmiş daha yaşanabilir bir çevre oluşturmasındandır. Bu da sorumluluk sahibi, hesap verebilir kişi ve kurumlar ile gerçekleşebilir.”

EDA GECİKMEZ

Sonraki Yazı

DENEME

135 yıl sonra Ahmet Mithat’ın izinden (II):

Paris cevelanı başlıyor…

“Genel olarak Paris merkezinden uzaklaşmayan Ahmet Mithat gördüğü her bir yapıt, köprü, bina ve bilumum konular için ayrı ayrı başlıklar atarak bunları sayfalarca tarif etmiş. Günde sadece birkaç saatini fuar alanında geçiren kahramanımızın otel odasından bunca bilgiye nasıl ulaştığı muamma.”

ZEYNEP RADE
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist