Yedinci sanatın ‘medenilik dersleri’:
Sinema 1945’te bitti mi?
Ali Akay'la Yeni Dalga sineması ve günümüzün siyasi iklimi üzerine: “Jurassic Park ile Godard’ın sineması (mesela Notre Musique) arasındaki farka bakın. Biri çocuk korku filmi, diğeri ise Dante’den yola çıkarak Saraybosna faciasını ele almakta.”
Jean-Luc Godard, Passion (Çile) filminin çekimleri sırasında, 1982. / Ali Akay (kolaj)
Eleştirmen, küratör ve akademisyen Prof. Dr. Ali Akay’ın MSGSÜ Sosyoloji Bölümü derslerinde işlediği ‘yedinci sanat ve hayat okumaları’nın ilk cildi, Kurgu ve Belge adıyla kitaplaştı. Akay’ın çalışmasında Fransız ve İtalyan ‘Yeni Dalga’ sinemasının belli başlı örnekleri üzerinden günümüzün gerçeklik ve yaratıcılık koşullarıyla siyasal iklimi, öğrencilerinin kışkırtıcı sorularının etkisiyle büyüteç altına alınıyor.
Akay’ın pandemi sürecinde de uzaktan eğitimle işlediği ve öğrencilerinin yanı sıra eski takipçilerini ve okurlarını da içine aldığı bu ‘dijital kürsü’nün izleri, yine bir öğrencisi olan Özgecan Büyüker’in çalışmasının da katkısıyla böylece arşivlenmiş oldu. Kitabında Fransız Jean-Luc Godard’ın “Sinema 1945’te bitti mi?” sorusunun izinden giden Ali Akay Kurgu ve Belge’ye dair sorularımızı cevapladı…
Daha kitabın önsözünde altını çizdiğiniz, “sosyal bir eylem” olarak film izlemenin etkisi, derslerinize sürekli atıf kaynağı olan Fransız Yeni Dalga sinemasının beraberinde getirdikleriyle kendini gösterdi. Bu etkiyi Türkiye’de de kimi bağımsız film festivallerinin özellikle Gezi süreciyle yükselişinde, ya da belediyelerin sahiplendiği ‘butik’ ama ‘bohem’, değerli bölgesel festivallerde –ta Antalya Altın Portakal’a kadar– görmekteyiz. Buna karşılık soruyu daha sormadan, daha da geriye çekmek isterim. Türkiye’de sinema ve TV eğitimine, dahası eleştirisine ve bunun toplumla ilişkisine dergi veya periyodik yayınlar üzerinden bakışınız nasıldır? Bu ilişki artık tümüyle sosyal medyaya mı (s. 11, “Sosyal Medya ve Sinema”) bırakılmıştır?
Evet, “Yeni Dalga” Avrupa ve dünya sineması için çok etkili oldu. Bu sinemacılar önce sinema eleştirmenliği yaptılar ve oradan film yapmaya yöneldiler. Ben de derslerde buna doğru yöneldim. Kitap o bakımdan sosyolojik bir sinema bakışı olarak ilerliyor.
Yeni Dalga aslında o dönemin Fransa ve bilhassa Paris gençliğinin yeni tavırları üzerine odaklanmıştı. Yani şöyle diyebiliriz: Bu akım o dönemdeki gençliğin bir portresini çizmekteydi. Bir yandan biraz öncesi var: Ve Tanrı Kadını Yarattı filmiyle Roger Vadim genç yaşta Brigitte Bardot’yu yarattığında 1956 yılındayız. 1959’da Cannes Film Festivali’nde Truffaut’nun 400 Darbe filmi ödül alıyor. Belmondo, Godard’ın Serseri Aşıklar filminde başparmağını dudaklarında gezindiriyor. Jean Seberg, “Bu ne kadar çirkin bir şey!” diyor. Filmler sokaklarda çekiliyor. Bir bakış kameraya dönük. Dar bir pantolon giymiş delikanlı, üzerinde bir polo gömlek ve elinde viski… Champs-Elysée’de yürüyorlar; Belmondo ve Seberg. Her şey bir yer ve bir tavır üzerine odaklanmış vaziyette. O dönemdeki konuşma biçimleri filmlere aktarılıyor.
sayı 122, 1961.
Ve bugün bu sahneler bir “mitoloji” haline geliyor. 1957’de Roland Barthes’ın kitabı Çağdaş Söylenler çıkıyor, vb. Bu hareket bir “gençlik hareketi” olarak sayılmakta ve sinemaya yeni bir yüz getiriyor. Dergiler ve gazeteler bu gençlikten söz ediyor.
Evet, o dönemi belirleyen bir de dergi var: Cahiers du Cinéma. Dergilerin önemi çok büyük ve zaten bu film yapımcıları bu dergide yazıyorlar. Kadının özgürleşmesi, erotizmin toplumsal alanda yükselmesi, cinsel özgürlüğün kadın-erkek ilişkilerinde bir yarık açması, vb. yeni bir kadın dünyasını ortaya çıkarıyor.
Bu yazarlar kendilerine “Jön Türkler” lakabını takıyorlar. O günlerde özgürlüğün aşırılığı” başlamaktaydı (meşhur sloganlarından birisi “Yasaklamak yasaktır!” olarak kaldı aklımızda). Bunu olumlu anlamda kullanıyorum.
Bugün her yerde Eric Hobsbawm’ın yazmış olduğu gibi “aşırılıklar çağındayız” ve bir türlü çıkamıyoruz bu çağdan. Hatta 1920’lere ve ‘30’lara tekrar mı uğramaktayız (her yerde aşırı sağın yükselmesi ve Nazi sloganları ve selamları)? Olmadık düşünceler ortaya atılmakta ve pratikler gerçekleştirilmekte.
Öyle anlamsız ve irrasyonel bir dönem yaşamaktayız ki, daha evvelki üniversite eğitiminin özerkliğinden ve özgürlüğünden çok uzaklaşmış olduğumuz görünüyor. Bugün “Yeni Dalga”ya hâlâ ne kadar sahip çıkılmakta Türkiye sinemasında, tam olarak bilemiyorum.
Godard mesela Paris’i ve dönemin gençliğini göstermeye çalıştığını hatırlattığında (A bout de souffle - Serseri Âşıklar) konu sosyolojikti, filmin asıl bir konusu yoktu.
“Sosyal medya bugün eleştirel bakışın yerini almış durumda mı?” sorusuna ise kısaca cevabım, “Tam olarak değil” olacak, çünkü sosyal medya daha çok “seviyor” (kalp işaretleri) veya karalıyor (kızgınlık emojisi). İmajlar üzerine bir bakışı pek göremiyorum. Varsa da benim gözümden kaçmıştır. Dergileri ikinci soruda cevaplayacağım. Eleştiri bu anlamda sosyal medyanın doğasına aykırı diyebilirim.
Eleştiri ve yorumu “gitgide bir refleksiyon, bir renk ve form olmaktan çok, bir anlatı ve bilgi aktarımı” olarak analiz ettiğiniz metninizde (s. 13) aslında bir eylem olarak sinema veya kurgusal hakikat (?) üzerinden ‘düşük yapan’, oto-sansüre uğrayan bir irtibat eksikliğini vurguladığınıza inanıyorum. Bu açlığı aynı anda kısacık metinlerin ve bilgilerin üst üste yığıldığı Instagram, X, veya TikTok gibi ‘ana akım’ sosyal medyalarda da gidermeye çalışmaktayız. Derslerinizde dile geldiği gibi, ‘herkesle’ konuştuğumuzu iddia etsek de, kendimizi olumlayanı biriktirdiğimiz, narsistik bir ‘sosyal mecra’dan öteye gidememekteyiz. Bu aşamada soralım: “Eleştiriden artık korkar hale geldiğimiz” hem üreten ve hem de tüketen açısından doğru sayılabilir mi; buna nasıl adım atılabilir; bunun iletişim “medeniyetini” nasıl tekrar üstlenebiliriz? Zira eski kritik-sanat-kültür yayınlarına baktığımızda, hakikaten tüm tarafların büyük bir nezaket ve derinlikle a veya b üretimi hakkında metinsel refleksler verdiğini hep gördük; yine haklarını yemeyelim, kimi mecralarda çok az da olsa halen görmekteyiz.
Evet, bu anlamda sinemanın ve genelde sanatın bir refleksiyon olduğunu ifade etmek isterim; ancak bugün bu ne kadar mevcut, o tam olarak belli değil. Bilhassa dizilere doğru kayan bir imaj dünyası ticari olarak çok başarılı ve bu başarı refleksiyonu ikinci plana atmakta; çünkü dizilerin daha popüler olması gerekiyor ve eğer dünya bugün Türk dizilerini izlemekteyse, bu uluslararası alanda bir başarıdır.
Bu bir oto-sansürden çok, belki de ticari bir stratejidir. Eleştiri de kendi rolünü bu anlamda üstenmeli bence. Bu rol pozitif anlamda olmalı, çünkü eleştiri bir refleksiyondan başka bir şey değil; karalama üzerine kurulu değil.
Sosyal medya, söylediğin gibi narsist bir alan. Ne kadar takipçin varsa o kadar popülerleşen bir alan ve bu ego yükselten bir hareketi ortaya çıkarmakta. Ve hatta ticari olarak da işlemekte. Çok satan müzik parçaları veya kitaplar gibi çok “like” edilen sosyal medya hesapları bir para kazanma aracı.
‘Influencer’lar böyle para kazanmıyorlar mı? Mağazalar, markalar, lokantalar veya oteller bugün bu insanları kullanmakta ve onlar üzerinden tanıtım yapmakta. Bir anlamda bu sosyal medya “demokratikleşmekte”; bu kelimenin kötü anlamıyla...
Herkesin söyleyecek bir şeyi varsa ve “hissî” sebeplerle söz alıyorlarsa, burada bir sorunla karşı karşıyayız demektir. Siyasette olduğu gibi. Tutkusal ve güdüsel reaksiyonlar her zaman tehlikelidir. Dergiler meselesine tekrar döndüğün için burada cevap vermeyi tercih ediyorum.
Haklısın; eski dergilerdeki eleştiriler dikkatli, nazik ve düşünceler üzerinden yapılırdı. Bugün bunu yapan az kişi var. Onlar da daha eski dönemlerin yazarları. En azından otuz senelik bir kariyer sahibi insanlar.
Yeni nesil içinde benzerlerini görmekte zorlanıyorum. Yok değil elbette ama çok azlar. Kimisi okulların eksikliğinden kimisi ise bilgi ve bakış eksikliğinden dolayı “iyi yazılar” ortaya koyamıyor. Sosyal medya üzerine ise hiç konuşmaya gerek yok. Yni moda deyimle, orası bir “linç etme” alanı. Bu nesil belki de bunu öğrendi trollerden. Eğer yalan ve sahte haberle sahte yorum bu kadar çoksa, nedenlerini bir yerlerde aramalıyız. Olgusal gerçekle yorumsal gerçek arasındaki farkı kuvvetli bir şekilde yaşamaktayız.
Kurgu ve Belge kitabının en ‘sivil’ etkilerinden biri, derslerinize ‘katılma’ duygusu. Felsefenin ilk metinlerinde ve halen, hoca ve öğrenci diyaloglarına duyulan ihtiyaç ve saygıyı bu ‘aktüel’ diyaloglarda da görebiliyoruz. O halde şöyle soralım; bu ‘dersleri’ niye kendi ‘kanalınızda’ vererek bir ‘istasyon’ olmaya niyetli olmadınız? Kabaca soralım: Niçin kitap?
Benim neslim “kanal” veya “istasyon” kelimelerine pek alışık değil. Kitap bir araç; kâğıda basılıyor, böylece bir yüzey düşüncesi çıkıyor; parlamayan, ışığı içinden gelmeyen ama ışığı dışarıdan gelen bir yüzey düşüncesi. Ve bir yerlerde kalmaya devam ediyor.
İnternet ortamı ise, ekolojik gibi görünmesine rağmen (kâğıt-ağaç ilişkisi üzerinden), aslında tahrife çok yakın ve bizi hızlı bir şekilde kitapların veya basılı dergilerin kelimelerinden ve cümlelerinden uzaklaştırabiliyor. Wikipedia istendiği gibi düzeltilebiliyor veya tahrif edilebiliyor; gerçek bile bile bozulabiliyor.
Bir ders sözlü yapılıyor; öğrenciler derse katkı sağlayabiliyor. Yazar hoca, konuşan hoca haline geliyor. Ders veya diyatrip veya diyalog, nasıl söylersek söyleyelim, felsefe tarihinin en eski aracı bu konuşmalar. Sokrates’i anlatan Platon’dan Epiktetos’u anlatan Arrian’a ve oradan Claire Parnet-Gilles Deleuze’e kadar işleyen bir mecra.
Dersleri her yıl değiştirdiğim için, eski öğrencilerim bazen başka yerlerde hocalık yapmalarına rağmen dersleri izleyip yorumlarda veya başka refleksiyonlarda bulunması dersin konusunu açıyor; bu çok hoşuma gidiyor benim.
Konuşma yazısı, diyaloglar gibi işlemekte o anlamda. Bunların kitaba dönüşmesi ise bir yerlerde duracağını anlatmakta bana: Günün birinde birinin kâğıda dokunarak okuması… Yüksek lisans ve doktora tezimi yazdığım sıralarda, Paris Milli Kütüphanesi’nde çalıştığım zamanlarda olduğu gibi, 18. yüzyıldan kalan bir kitap-belgeyi ellerimle dokunarak okuyuşumu hatırlatıyor. Okuma ve görme, dokunma ile başka bir yere taşımakta bizleri, duyularımız çoğalmakta; başka bir algılama içine girmekte değil miyiz o zaman? Dokunduğum kâğıt tarihî kâğıtlar. Yüzyıllar önce basılmış. Bu sosyal medyadan çok uzakta!
Türkiye’de (özellikle İstanbul’da) kimi müzeler ve butik sinemalar, Sinematek ve belediyeler kendi sanat-tarihsel repertuvarlarıyla izleyiciye ‘nostaljik’ ve önemli birçok yapımı tekrar seyrettirmeye başladı. Sil Baştan, V for Vendetta, Pulp Fiction, Altına Hücum, Issız Adam ve dahi Star Wars... Yeni kurgular, temizlenmiş edisyonlarla tekrar beyazperdeye çekiliyor. Bariz bir ihtiyaç var. Özellikle 1990 kuşağı ile 2025 kuşağı arasında bu tür nostaljik ve ibretlik buluşmalar sinemada yaşanıyor. Ve önemli rakamlara satılan biletler de ciddi ciddi satılıyor. İstanbul Modern, Salt veya Sabancı Müzesi bu türden repertuvarlarla izleyiciyle kucaklaşıyor. Bunu neye yorabilirsiniz?
Eskiden ‘Sinematek’lerde gençler eski şaheserleri izleyebiliyorlardı. Bu olmazsa olmaz bir eğitimin parçasıydı. 1950-60’ların nesilleri bu şansa sahipti ve Godard veya Truffaut gibi “Yeni Dalga” film yapımcıları bu şekilde yetişmekteydiler, Paris’te mesela.
Kutlar
Türkiye’de ise, 1960 darbesi sonrasının getirdiği bir “rahatlama” Marksizme, entelektüel basına ve kitap üretimine alan açmıştı. Sinematek kurucularından Onat Kutlar veya Jak Şalom bu dönemin insanlarıydı. Jak Şalom’un yeni çıkan kitabı ve verdiği söyleşiler bu dönemi anlatmakta. Jak benim Paris’te Osmanlıca derslerimdeki hocam oldu 1980’lerin ikinci yarısında. Onun söylediği gibi, 1960 sonrasında referandumla getirilen ve güçler ayrılığı üzerine odaklanan 1961 Anayasası’nın sağladığı rahatlık içinde yasaklar yasak olmaktan çıkmaya başladı. Bu, dönemin bir gerçeği olarak durmakta.
Şalom
Yaşamayanlar için biraz tuhaf görünmekte; “darbe” anayasasından nasıl rahatlık çıkabilir diye sorulabilir. Bazen olabiliyor demek! “Niyetin ne olduğu önemli” diye öğretmekteydi Ortaçağ ilahiyatçı filozoflarından Abélard. Niyet iyiyse o başka! Bugün ise Sinematek yine açıldı ve Jak Şalom önayak oldu.
Şimdi parlak, yeni bir nesil bu çizgiyi sürdürmekte. Bu çok önemli bence. İmaj dünyası sadece sosyal medyadan veya televizyondan ibaret değil. Bilgi eski nesillerden aktarılmakta. Kitaplar, dersler, konferanslar bu anlamda önemli; isterse bugün internet ortamında yapılsın. Bu dersler biraz buna da değinmekte.
Büyük ekranın algı gücü küçük ekrandan çok daha kuvvetli. Yine Godard, “Sinema büyütür” diyordu. Ekranı ne kadar büyütürseniz büyütün, yeni nesil “home cinema” dahil, televizyonun aynı etkiyi vermesi iki sebepten imkânsız:
Birincisi, sinema filmlerin kolektif ama sessiz seyredilmesini sağlar, bir mabette gibi... Yeni ve modern kutsallık alanları bunlar. İkincisi, ekranın büyüklüğünde imajları algılama gücünün büyüklüğü önemli. Ayrıntılar göze gelmeye başlıyor. Hatta bazı filmleri defalarca seyretmek de önemli.
Benim neslim Paris’in 1970 ve 1980’li yıllarında birçok “sine-kulüp sinema salonunda” eski filmleri izleme şansını yakalamıştı. Sonra bunlar yavaşça azalmaya başladılar ve kapandılar. 1990’lardan 21. yüzyıla gelindiğinde sinema başka bir mecra haline geldi. Amerikan sineması değişimi hızlandırdı. Daha önce televizyonların reklamlarla verdiği filmler gibi başka bir yere kaydı sinema. Godard “Televizyonlarda reklamlar arası filmlerim gösterilmekte” diyordu…
Kitapta Yeni Dalga’nın özellikle soykırım gerçeğine gösterdiği refleksi yansıtan Kampların Belleği, Acı ve Merhamet gibi önemli filmlerine atıflarınız oluyor. Günümüzdeki Filistin meselesine veya anti-kapitalist hareketlere kayıtsız kalmayan (Fauda örneğinizdeki gibi) politik belgesel veya sinema örnekleri gibi… Keza derslerinizde Godard’ın da anti-semitizmle suçlandığına, 1970’lerde çektiği Filistin belgeselleriyle gönderme yapıyorsunuz. (s. 53) İzninizle bu söyleşide bunları biraz açabilir miyiz? Günümüzde kültür-sanat dünyası, iktidar ve muhalefetiyle bu meseleyi ne açıdan doğru veya yanlış ‘sahiplenmektedir’?
Godard en başından beri Filistin davasını savundu. Hatta onlar üzerine bir film yapmaya da kalktı. 1971 yılında Burada ve Başka Yerde (Ici et ailleurs) adlı filmi çekti. Film 1976’da piyasaya çıktı. Dziga-Vertov Grubu olarak Anne-Marie Miéville ile birlikte çalıştılar, daha birçok filmde olduğu gibi. Filistin Kurtuluş Örgütü ile birlikte ve onlarla konuşarak, onların perspektifinden yaptı bu filmi. Amman ve Ürdün’de Filistin gerillalarının kamplarında çalıştı. FKÖ için çektiği imajların montajını Miéville ile beraber yaptılar. Her bir montaj, filmi yeniden yapmak demek olduğuna göre, burada da montaj daha belirleyici oldu. Film Arapça oynadı ve oynatıldığı ülkelere göre altyazılar konuldu. Filmde oynayanlar “Kara Eylül” harekâtında öldüler. Filmin isminden de anlaşılabileceği gibi, “burası” 1975 Fransası’nı ve “başka yer” ise 1970’deki Filistin’i ifade etmektedir. Fransa’da bir işçi ailesi çocuklarıyla televizyondan olanları, Filistinli direnişçileri izlemekteler. Film Miéville’in, “Burayı anlayamazsak o zaman orayı hiç anlayamayacağımız” sözüyle sona erer.
Burada “herkes kendi alanını daha iyi anlamaya çalışmalı dersi” çıkarılmaktadır. Aynı yıllarda Foucault’nun spesifik aydın kavramıyla Godard ve Miéville’in yakınlaştıklarını ifade edebiliriz. Bugün Godard yaşamıyor ama her zaman Filistinlilerin haklarını savunan biri oldu.
Bir ‘fısıltı lobisi’ üzerinden çok çarpıcı görüntüler, artık çok büyük bir hızla paylaşılabiliyor. İran sineması, Türkiye sineması, Fransız sineması, vb. Kabaca sorarsak, bugünkü ‘yeraltı sineması’ artık nerede ve nasıl yaşıyor olabilir?
Hâlâ “underground sinema” mevcut. Belli festivallerde gösterilmeye devam ediyorlar. Daha çok “Üçüncü Dünya” sineması olarak ivme kazanmakta. Yunan, İran, Latin Amerika, Çin, Güney Kore, Japonya ve hatta Nuri Bilge Ceylan ile de Türkiye’yi sayabiliriz bence. Amerikan sinemasında 2017 yılında, tam da ilk Trump döneminde Meryl Streep’in başrolü oynadığı Steven Spielberg’in filmi The Post, tıpkı 1970’li yılların Akbabanın Üç Günü filmine yaklaşan bir şekilde, siyasi filmler arasında sayılabilir.
Bunlar enformasyonun serbestliğinin demokrasinin olmazsa olmaz şartları olduğunu gösteren filmler. Veya Gavras’ın, Yves Montand’ın başrolü oynadığı Z adlı filmi. Yahut daha eskilere gidersek, Anthony Mann’ın yönettiği, Robert Taylor’un başrolde Kızılderili’yi canlandırdığı Devil’s Doorway (Şeytanın Kapısı) filmini sayabiliriz.
Son örnek, 1948 sonrasında topraklarından sürülen Filistinlilerin hikâyesiyle kıyaslanabilir. Son dönem filmlerinden ise, Çinli ünlü yönetmen Zia Zhangke’nin Caught by the Tides adlı filmi hem belge hem de kurgu niteliğinde.
Derslerinizde ‘kült’ filmlere refakat eden kavramsal kitaplara da (Hız ve Politika, Virilio vb.) göndermeler yapıyorsunuz. Bu kitapları derslerinizde paylaşınca öğrencilerinizden aldığınız dönüşler nasıl oluyor?
Dersler bir bakıma hatırlatmalarla dolu oluyor; çünkü derse gelenlerin bazıları resmî öğrenci değiller. Aralarında 12-13 yıl boyunca dersi takip edenler var. Başka bölümlerde veya başka üniversitelerde ders veren eski öğrencilerim de var. Yeni öğrenciler, evet, öğreniyorlardır belki ama diğerleriyle nerdeyse aynı dalga üzerinden konuşmaktayız. O bakımdan dönüşler hızlı(Virilio’nun kuramsallaştırdığı gibi) oluyor diyebilirim.
Kötü manada ‘Salt çekim sineması’nın (s. 28) günümüzde kişiyi aptallaştırdığı analizinde bulunuyorsunuz. ‘Düşünce sineması’na da atıfta bulunuyorsunuz. Eğer yaşandıysa, bu tür nasıl yok edildi? Bu alandan yerli, yabancı ve taze örnekleriniz olabilir mi?
Ticari sinema kendi kurallarına göre “7. sanatı” bir eğlence dünyası olarak sunmakta. Ve bu, düşüncenin bir yana bırakılması demek. Adorno bu gidişatı daha 1950’li yıllarda eleştirmekteydi. Ciddi kültür ve popüler kültür arasında yaptığı ayrım buradan gelmekte değil mi?
Sinemanın bilhassa “savaş sonrasında” Sovyet kültürüne karşı “bilimkurgu sinemasını” ortaya çıkarması manidar görünmekte. “Uzaylılar geliyor!” aslında SSCB, Amerika’ya saldıracak anlamına gelmekteydi. Popüler kültür devlet ideolojisi haline sokulduğunda ise tam da düşüncenin değil, siyasetin eline kalan bir kültür geriye kalmakta. Bu şekilde 1980 sonrası ABD kültürü bilhassa “Yeni Dünya Düzeni” ve “küreselleşme” siyasetiyle birlikte popüler kültürü öne çıkarmaya başladı.
Bugünse, o dönemden bugüne geldiğimiz yer malumumuz! Demokrasi adına totaliterleşen bir siyaseti yaşamaktayız. Jurassic Park ile Godard’ın sineması (mesela Notre Musique) arasındaki farka bakın. Biri çocuk korku filmi, diğeri ise Dante’den yola çıkarak Saraybosna faciasını ele almakta. Bu iki örnek bile yeterli sanırım. İki filmde de “cennet” teması var; ama Jurassic Park’ta “cennet gibi duran yer” filmin başında uçağın geldiği yer; sonrası kâbus olmaya başlıyor. Halbuki Godard’ın filminde Cehennem’den Cennet’e doğru gidilmekte. Godard’da “ümit” cennette; diğerindeyse “distopya cehenneme çevirmiş” durumda dünyayı. İlk çağa ait canlıların geri gelişi. Indiana Jones şapkasıyla filmin kahramanı sembolik olarak macera filmlerine gönderme yapmakta. Popüler ile refleksif arasındaki farkı bu örneklerde görebiliriz sanıyorum.
Çalışmanızda hakikatin ya da gözetleyen hakikatin sinema tarihinde önce üçayak/tripod, sonra travelling/raylar ve ardından omuz kamerası ile özgürlük biçimleri taşıdığına vurgu yapıyorsunuz. Bu durum günümüzde politika üretimi adına nasıl evrilmiş olabilir? Önce duvar gazeteleri, ardından gezdiren ekranlar ve şimdi hepimizin hakikati, kendi elinde. Üstelik sesi ve görüntüsüyle, hakikat tüm bencilliğiyle kendi hükmümüzde. Telaşlanmalı mıyız? Ne dersiniz?
Bugün hem televizyonlar hem de yazılı basın ve sosyal medya bize doğru haber vermekten uzaklar. Bazı sitelerde internet sayesinde ciddi gazetecileri görebiliyor ve izleyebiliyoruz. Ama çoğunlukla sermaye aşırı sağla ittifak halinde çalışmakta. ABD’de, Fransa’da, İtalya’da, vb. bu ittifakları görebiliyoruz. Almanya’da Hitler’i iktidara taşıyan basın da bu anlamda Bolşeviklere karşı Naziler ile ittifak yaparak, Nazi partisini kontrol edebileceğini sanmıştı. Bu tam bir felaketle sonuçlandı. Dünya barbarlık tarihinin en modern suçları bu sayede işlendi. Alfred Hugenberg, 1928-1933 yılları arasında “saklı Hitler” olarak adlandırılmaktaydı. Irkçı, anti-semit ve sosyal-Darwin’ci basını ve yayını ele geçirerek aşırı sağcılığı ve Hitler’i iktidara taşıdı.
Amerika’da Rupert Murdoch, İtalya’da Silvio Berlusconi, Fransa’da eski bir sanayici aileden gelen ve bugün sola, ekolojiye ve dinsizliğe karşı Hıristiyanlık değerlerini savunmak için savaş açan Vincent Bolloré bu işlevi gerçekleştirdiler ve gerçekleştirmekteler. ABD’de ise sosyal medya patronları Trump’ın seçimine yardım ettiler.
Kitabınızda verdiğiniz Avrupa 51 (1952) veya Kırık Tomurcuklar (1919) gibi emsal filmler özellikle sınıflar ve dönemler arası çarpışmalara maruz kalan ve sinemanın bir nevi insanlık muhaberatı ödevini yerine getirdiği anti-kahramanlara odaklanıyor. Bugünkü sinema seyircisi için de sürekli bu tür çarpışmalara maruz kalan ve bunu sürekli sindirip kusan veya birbirine bulaştıran bir hakikat birikinti deposu diyebilir miyiz?
“Hakikat birikintisi” güzel bir söz bence. Her şey bizi bugün hakikat denenden uzaklaştırmaya çalışmakta. 19. yüzyıl nasıl bir hakikati kavramsal olarak gösterme yüzyılı olduysa, bu içinde yaşadığımız yüzyıl da –nereye doğru evrilir, bilinmez– hakikatten bizi uzaklaştırmak için elinden geleni yapıyor. Nasıl bir yaşam yaşadığının farkında olmayan insanların hayatları içinde aldanan, kandırılan büyük kitle toplumları var. O kadar kuvvetlendiler ki iktidarlar, buna muhalefet edenlerin seslerini bastırmayı başarabiliyorlar. İsrail’deki iktidara karşı muhalefetin sesini çok cılız bir şekilde duymaktayız. Bazı totaliter ülkelerde ise bu ses bile yok. Şiddet ve baskı demokrasinin yerini almış durumda.
Türkiye çağdaş sinemasını son 50 yılı üzerinden analiz edersek, sinema tarihiyle flört halinde, yeni gerçekçi ve ama ‘ideolojik’ bir gözle de çekilen ve aynı zamanda halkın sempatisini kazanmış örnekler var mıdır?
Metin Erksan’ın Susuz Yaz filmi; Benim Sinemalarım (Füruzan ve Gülsün Karamustafa) sanırım ilk aklıma gelenlerden. Sonra, Tunç Başaran’ın Piano Piano Bacaksız; Yılmaz Güney’in Yol ve Tütün Zamanı filmleri; Zeki Ökten’in Sürü adlı filmi.
Kitapta Yer Sarsılıyor filmi, Visconti’nin gerçeğin de önüne geçtiği başka türlü bir gerçekliği sergiliyor diyorsunuz. Bu hissiyat günümüzde herhangi bir ülkenin sinemasında sürmekte midir dersiniz?
Luchino Visconti’nin 1948’de çıkan bu filmi fakirlerin sömürüsünü ve zenginlerin de sömürücülüğünü gösteren bir film. Balıkçılar dünyası İtalya’da Sicilya’nın bir gerçeği. Bu gerçeği bütün katılığıyla gösterdiğinde, kamera gerçeği kendi perspektifinden göstermekte. Kürek çeken balıkçıların bakışları, kandırılmamak için güç sarf eden gençlerin keskin bakışları bu gerçeğin arkasında yatanı göstermekte. Godard’a hak vermemek güç.
Önceki Yazı
İtalyan Modeli:
Tarihin ataleti ve gelgitleri
“Braudel, hayal gücüyle geçmişi yeniden oluşturmaya pek itiraz etmez. Diğer türlü mazide geçen olayları birbirine bağlayan nedenler ve sonuçlar, sorular ve cevaplar arasındaki o karanlık genişliği, kayıp nedenselliği doldurmak mümkün olmaz.”
Sonraki Yazı
Fahrettin Cüreklibatır’ın “İnsan Çiti” öyküsü ve 1950 kuşağı:
Sınırlardan “kaçış çizgileri”ne
“'İnsan Çiti' yalnızca modernist edebiyatın seyrini belirleyen 1950 kuşağı öyküleriyle aynı dönemde ve benzer mecralarda yayımlanmasıyla değil, bu öykülerle ortak bir duyuş, kavrayış ve estetik tahayyülde buluşmasıyla da dikkate değerdir...”