• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Türkiye’de toplumsal düşünce ve romanda ideolojik yer değiştirme üstüne-I:

1960/70’lerde Marksist düşünce, sosyal bilimler ve özgülük arayışı

Zamanında sol bir kültürün içinde yer almış, hiç değilse öyle konumlandırılmış veya kendisini öyle tanımlamış bazı romancılar neden sol entelektüel çevrelerde değil, sağ entelektüel çevrelerde tartışılıyor?

Güzel Sanatlar Akademisi öğrencileri boykotta, Haziran 1968.

HASAN BÜLENT KAHRAMAN

@e-posta

TARTIŞMA

14 Ağustos 2025

PAYLAŞ

Türkiye’de son dönemlerde dikkat çeken bir gelişme var. Zamanında sol bir kültürün içinde yer almış, hiç değilse öyle konumlandırılmış veya kendisini öyle tanımlamış bazı romancılar ve görüşleri sol entelektüel çevrelerde değil, sağ entelektüel çevrelerde tartışılıyor. Kemal Tahir ve Attilâ İlhan, hatta Oğuz Atay bu romancılar arasında. Oldukça dikkat çekici bu durumun çok özel bir nedeni olduğu kanısındayım. Bu romancılar yapıtlarını ürettikleri dönemlerde sol çevrelerde ele alınan ve irdelenen konularla meşguldüler. O zihinsel çabayı, geçmişte (imparatorluk dönemi, hatta öncesi) yer alan toplum yapısının ve geçmiş kültürel birikimin yeniden yorumlanması ve bazı durumlarda da yeniden üretilmesi şeklinde özetlemek mümkün. Derken, iki ‘sorun’ baş gösterdi. Önce sol o konularla ilgilenmeyi tamamen bir tarafa bıraktı ve geçmiş bütünüyle muhafazakârlığın zihin dünyasında ele alındı. Bunun neticesi olarak belirttiğim kayma veya içselleştirme yaşandı; bazı romancıların ve düşünürlerin tartışması muhafazakâr çevrelere intikal etti.

Bu yazı serisinde bu dönüşümün koşulları üstünde duracağım.

Dönüşümü sağlayan esas neden olarak, Türk romanının 1845-1975 arasındaki ana meselesi kabul edilen Batılılaşma, kültürel dönüşüm, modernleşme olgusunun metafizik bir planda ele alındığını ve devlet üst söylemine teslim edildiğini göstermeye çalışacağım. Soldan veya sağdan olsun, getirilen yorumların son kertede devletle iç içe geçirilmesinin zamanla ideolojik kaymaları kolaylaştırdığını, hatta zorunlu kıldığını öne süreceğim.

Aynı şekilde, bir dönemler solda olduğu söylenen entelektüellerin ve edebiyatçıların ve bugünkü muhafazakârların tarihi özneleştirmek ile özneyi tarihselleştirmek arasında salındığını, buna mukabil soldaki muhakemenin kültürel organizmacılık anlayışıyla bütünleştiğini ortaya koyacağım. Dolayısıyla, soldan doğrudan doğruya sağa geçen bazı yazarlar dışında, muhafazakârlığın solu sahiplenmesinin tam anlamıyla bir içselleştirme olmadığını, retorik düzeyde kaldığını ve seçmeci bir anlayışla ilerlediğini de ortaya koyacağım.

I

1960’lı yılları Türkiye’de bir Rönesans dönemi olarak nitelendiren yazarlar ve düşünürler az değildir. Prof. Mete Tunçay onlardan biridir. Büyük tarihçimiz, 1960’ların entelektüel ortam bakımından ancak 1908 dönemiyle mukayese edilebileceğini yazıp söylemiştir. Gerçekten de 1961 yılında yayın hayatına başlayan YÖN’le ve onun ortaya getirdiği YÖN Bildirgesi’yle birlikte Türkiye’de sola dönük veya soldan gelen bir entelektüel ‘patlama’ yaşanmıştır.

Her zaman söylediğim gibi, o hareket 1968’i hazırlamıştır. Tersini düşünmek yanlıştır. 1968 tek başına Türkiye’deki sol hareketi tetiklememiştir. 1968 de, mesela 15-16 Haziran 1970 işçi yürüyüşü de 1961’de önde gelen açılımların bir uzantısıdır. Hatta bir adım daha ileri gidebilirim ve yine her zaman dile getirdiğim bir gerçeği bir kere daha ifade ederek, ‘önce Türkiye’de yaşanır, sonra dünyada’ görüşümü yineleyebilirim. 1960’lardaki sol oluşumlar, hareketler Fransa’dan ve Batıdan önce Türkiye’de cereyan etmiştir. Hatta 1968’in evvela California’daki Berkeley kampüsünde başlayıp oradan New York’taki Columbia kampüsüne sıçradığı unutuluyor. Unutuşun büyük halkası, Paris’teki olayların ve Sorbonne işgalinin Türkiye’deki hareketlerle karşılaştırıldığında çok geç bir tarihte yaşanmasıdır.

Musaffer
İlhan
Erdost

1968 hayli ilerlemiş bir zamandır ve Batıdaki Mayıs ‘68 ile Türkiye’deki birbirinden çok farklı içeriklere, meselelere, dürtülere sahiptir. Bu konuyu çok irdelediğim için işin o kısmını yeniden ele almayacağım.[1] Fakat başka bir olguya değineceğim: 1968’e gelinceye kadar da Türkiye’de çok ciddi bir sol oluşum mevcuttur. Tam manasıyla bir ‘birikim’ denebilir mi, emin değilim. Fakat yukarıda değindiğim YÖN’ün yanına büyük bir yayıncı olan, edebiyat dünyasıyla içli-dışlı halinden getirdiği sezgilerini işin içine katan Muzaffer İlhan Erdost’u katmak gerekir.[2] 1965’te kurduğu SOL Yayınları’yla Marksist klasiklerin Türkçeye çevrilmesi işine girişmiş ve kelimenin gerçek manasıyla müthiş bir çıkışı gerçekleştirmiştir.

En son yayınlanan Oral Çalışlar’ın Kırmızı Günler adlı anılarında ve Şahin Alpay’ın iki ciltlik anılarının Bir Hikâyem Var adlı ilk kitabında o günlerin arka planını yeniden görebiliyoruz. 1961-71 arası, politik tarih yönünden başlı başına bir tarihtir. Çünkü o düşünsel birikim 1960 askerî darbesinden esinlenen yeni cunta ve darbe girişimlerine açılmaktadır. Kaldı ki, 1960 darbesi de, o çevre tarafından, sağcı olduğu öne sürülen DP iktidarını devirdiği için sol olarak görülmektedir. Kendilerine özgü tarihsel/sınıfsal konumun yeterince ayırdında olmayan çevreler, askerle bütünleşmeyi sol bir darbe için yeterlinin ötesinde bir varlık nedeni olarak algılamaktadırlar. Bu anlayışın uzantısı olarak, ordunun da doğallıkla solda olduğunu varsaymaktadırlar.

Ordunun kendi iç hesaplaşması olan ve kendi içindeki Baasçı bir modeli sol kabul eden kanadının üstüne giden NATO’cu sağ kanadın önce yarattığı tedhiş, ardından örgütlediği Balyoz Harekâtı, aydınlarla ordunun arasını bir daha kapanmamak üzere açmıştır. O günden, 12 Mart’tan başlayarak ordunun içindeki sağ kanadın ilerleyişi 12 Eylül’e kadar devam etmiştir. 12 Eylül ve hazırladığı anayasa geleneksel, muhafazakâr ve statükocu (sağ) Atatürkçülüğün restorasyonudur. Aynı zamanda sola kaydığı, dolayısıyla çizgiden saptığı düşünülen toplumun yeniden merkeze çekilmesi ve ‘tedip’ edilmesi girişimidir.

Aradan geçen sürede, yani 1971-1980 döneminde sol ikinci hamlesini yapar. Burada ayrıntısına girmek gerekmez ama 1959 Küba Devrimi, Çaru Mazumdar hareketi (bunları Oral ve Şahin’den ve çok önemli görüşlerini dağınık şekilde makalelerinde yazan Halil Berktay’dan izlemek mümkün), onun etkili olduğu Naxalbari köylü ayaklanmaları, Amerika’daki Kara Panterler ve tüm 1960’lara yayılmış sivil hak arayışları, Avrupa’da yavaş yavaş şekillenen terörist eylem grupları Türkiye’deki gençlerin de silahlı devrim anlayışını benimsemesine yol açtı. 1972 ertesinde Türkiye’deki sol çevrelerde görülen egemen hareketler fraksiyonlaşma, silahlı örgütlenme ve eylemdir. Çok yayın çıkmasına rağmen, dönem içinde herhangi bir kalıcı, güçlü düşünce tartışması yaşanmamıştır. Sürdürülen tartışmalar 1960’lardan devralınan mirastır.

II

O yönde üç büyük odaktan söz edilebilir. Birincisi, değindiğim şekilde, SOL Yayınları’nın geliştirdiği yayıncılığın sonucu olarak, Marksizmi okuma ve öğrenme aşamasıdır. İkincisi, Türkiye İşçi Partisi (TİP) çerçevesinde yaşanan çatışmalardır. Üçüncüsü, onunla ilişkili sayılması gereken Milli Demokratik Devrim (MDD) çıkışıdır.

Marksizm tartışmalarına dönük görüşlerimi bir kenara alarak kısaca TİP konusuna değinmek istiyorum.

TİP, neresinden bakılırsa bakılsın, Türkiye için hayati derecede önemli olan, tarihsel bir hamledir. Bu tarih bir hayli yazılmıştır. Hadiseyi iki evreli görmek gerekir. Önce, TİP’in kurulmasıyla ve başına Mehmet Ali Aybar’ın geçmesiyle birlikte başlayan tartışmalar gelir. Aybar çok doğru bir analizle CHP’nin sol ve solda bir parti olmadığını sınıfsal analizlerle belirtir. Zaten CHP’ye 1946 yılından beri muhaliftir ve analizi doğrudur. TİP’i reel sol/Marksist bir parti olarak konumlandırır. O tartışma etkili olur. TİP aydın çevresinde geniş bir yankı bulur. Her ne kadar romantik bir yaklaşımla bütünleşse de, aydınların TİP’e verdiği destek ve gerçek sol bir söylemin toplumsallaşması çığır açıcıdır.

Mehmet
Ali Aybar

Aybar’ın geliştirdiği tartışmanın taban siyaseti ve toplumsal yapı bakımından ayrıca önemi var. Siyasal özne niteliğini 1950’de kazanıp hissetmiş toplum kesimleri şimdi tek partinin ideolojik söylemini de başka bir gözle görmeye başlamıştır. Bu konu ayrıca incelenmeye muhtaçtır. Yine de TİP tartışmasının başlı başına özgün bir pozisyon oluşturduğu kesindir. Aybar’ın söylemi ikili bir yapıya sahiptir. Birincisi, Marksist ve sınıfsal analiziyle enternasyonalist bir çerçeve çizmektedir. İkincisi, bağımsızlık savunusuyla enternasyonalizmin akıllara düşürdüğü gölgeleri (Sovyetçilik gibi) silmiştir. Ayrıca bağımsızlık kavramı doğrudan özgülük (peculiarity) kavramını (‘özgünlük’ değil), kendisine ait olmak gibi ontolojik bir pozisyonu insanlara benimsetmiştir.

TİP’in iyice incelenmiş tarihinin işaret ettiği ikinci bir husus var: TİP 1966’da, o kadar erken bir tarihte bölünmeyip devam etseydi eğer, Türk siyasi tarihinde şüphesiz ki bugün sahip olduğundan çok daha kuvvetli bir yere sahip olacaktı. Aynı şekilde Boran-Aren ekibi 1968 Çekoslovakya olaylarına yanlış tepki vererek partiyi ikinci kez bölünmeye sürüklemeseydi, Türk siyasi hayatı da bambaşka bir içerik kazanacaktı. O şartlar altında bile, 12 Mart’ın tırpanıyla serüven nerede biterdi bilinmez, ama 1965-1969 arasındaki TİP dahi çok büyük ve önemli bir figürdür ve bugün üstünde daha fazla düşünülmemesi bir kayıptır. TİP daha o dönemde onca şeyi başarmışsa ve sonuçlarını mevcut sınıfsal ve ideolojik yapıyı cepheden eleştirilerle elde etmişse, o hareketin bilinç düzeyinde ne ifade ettiğini bugün bilmemek muazzam bir kayıptır.

Mihri Belli

Bir adım geriye gidelim ve yazının bundan sonra üzerine oturacağı temel iddiayı başlatmak üzere, TİP’in bölünmesini yeniden ele alalım. Ayrışma çok ilginçtir. Hamleyi MDD başlatır. Mihri Belli’nin iddiaları ilginçtir ve o görüşler, onun siyasal hayatı nedeniyle çeşitli güçlük ve kısıtlamalar yaşadığı, adıyla yazı yazamadığı dönemlerde YÖN çevresinde tartışılır. YÖN grubu, Belli’nin daha sonra büsbütün somutlaştıracağı düşünceleri gitgide katılaştırarak tartışır. YÖN’ün iddiasına göre Türkiye’deki sosyalist mücadelenin kaynağındaki ideoloji Kemalizm’dir. Bu ideoloji bir burjuva demokratik devrimidir ve feodal bir toplumda gerçekleşmiştir. Hareketin öncüsü ordudur. Bugün de orduya ve Kemalizm’e dayanmayan bir sol çıkış olmaz.

Kurulan formüle göre önce ordu, ordunun içindeki genç subaylar gerçeği görüp harekete başlayacak, Kemalist temele oturan ideoloji Kemalizm’i de dönüştürecek/geliştirecek ve sosyalist devrimle sonuçlanacaktır. Bu anlayış ordunun da, Kemalizm’in de ilericiliğini benimser. Mihri Belli modeli üstlenmiştir.[3] 1965’ten itibaren YÖN’de E. Tüfekçi imzasıyla yazılarını yayınlar.[4] Bu formül 1970 yılına kadar gelir. O yıl yaşanan 15-16 Haziran olayları kurguyu boşa düşürür. Sokaklara dökülen ve tarihin gördüğü en büyük toplum hareketini başlatan işçileri ordu bozmuş, sendika liderlerini tutuklamış, o eylemi 12 Mart’a gerekçe kabul etmiştir.[5] Böylece ordunun ‘resmî’ ideolojisi olan Kemalizm’in ve doğrudan doğruya ordunun kendisiyle sosyalist/devrimci hareket arasındaki bağ çok sorunlu hale gelmiştir ki, 12 Mart darbesi zaten solun bütün kanatlarıyla püskürtülmesidir.

III

O tarihlerden (1960’lar) başlayarak bu düşünce sistemi Türkiye’de çok önemli bir ‘yerlilik’ ve köken tartışması başlatmıştır. Yerlilik yukarıda değindiğim şekilde, TİP’in özgülük (peculiarity) kavramıyla sıkı sıkıya ilişkilidir, bağlıdır, iç içedir. Yerlilik aynı zamanda tarihin geriye bakışla ama yeni bir yorumla ele alınması anlamına gelir.

Tartışma çok boyutludur. Sadece sol pratiğin ‘Türkiye’ye özgü’ bir yöntemle temellendirilmesi değildir. Aynı zamanda özgün bir Türk tarihi okuması, özgün bir sınıfsal analiz, özgün bir Osmanlı tarihi geliştirmek için de çaba gösterilmektedir. Bütün bu arayışın zeminini Marksizm oluşturur. Akademisyenler ve düşünce insanları yukarıda belirttiğim tüm alanlarda Marksist bir çözümlemeyi geliştirmek için fikir üretmektedir. O girişimin başlangıcını hangi çalışmanın oluşturduğunu bulup söylemek zordur. Fakat 1960’larda Sencer Divitçioğlu’nun Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu adlı kitabı önemli bir eşiktir.[6] Bu kitabın kendisinden sonra gelen çalışmalara önemli bir taban oluşturduğunu kaydetmek gerekir.[7]

O günlerde yine YÖN dergisinde benzeri konularda yazılar yayınlanmaktadır. Tam manasıyla aynı minvalde olmasa bile, çevresinde çok etkili olmuş ve yakın dönem toplum yapısını irdeleyen, İdris Küçükömer’in ilk baskısı Düzenin Yabancılaşması: Batılılaşma (1969) tarihli kitabı başlı başına bir iddia taşımaktadır. (Sonraki baskılarda kitabın adı, Batılılaşma: Düzenin Yabancılaşması şeklindedir, ‘Batılılaşma’ sözcüğü üst başlık haline getirilmiştir.) Ankara’da akşamüstü işinden çıkmış, evine giden herkesin, kitabı yayınlayan Bilgi Yayınevi’nin Sakarya Caddesi’ndeki Bilgi Kitabevi’nden, bir insan boyu yığılmış kitaplardan bir tane alıp, ‘sardırıp’ koltuğunun altına yerleştirdiğini gözlerimle gördüğüm, Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni adlı kitabı da 1968 tarihlidir.[8] O kitap politik yönsemelerinin tartışmaya açık yapısına mukabil özgün bir Türkiye çözümlemesi geliştirmeyi hedefler.

Soldan sağa: Sencer Divitçioğlu, İdris Küçükömer, Doğan Avcıoğlu, Stefanos Yerasimos

Avcıoğlu’nun temel iddiasının siyasal yanı üstünde durmak bu yazının konusu değil. Yine de değinmek gerekirse, Avcıoğlu neredeyse bir best-seller olan kitabında alternatif bir Anadolu, Osmanlı, Türklük tarihi yazmanın mümkün olduğu iddiasından yola çıkıyordu.[9] Muhtemelen ilk kez o kapsamda bir işe girişerek Marksist bir tarihyazımı geliştiriyor, tarihsel plandaki yorumlarının nasıl siyasallaştırılacağına yönelik düşüncelerini (hatta ‘formüllerini’) gerek YÖN’de gerekse Devrim dergisinde yayınladığı yazılarında ortaya koyuyordu.

Çözümlemelerinin gerçekten çok önemli yanları vardı. Büyük ölçüde dönemin akademik çevrelerde etkili bağımlılık teorisini  benimsiyordu. Temeli 1949’da Prebish-Singer[10] tarafından atılan ve daha sonra Amerika’da iktisat/tarih-sosyal bilimler eğitimi gören Türk Marksist akademisyenler tarafından yine çokça kabul edilmiş Baran-Sweezy-Frank-Amin teorilerine açılan bu kuramı Osmanlı/Türk iktisat tarihini çözümlemekte kullanıyordu. Bağımlılık kuramı Lenin ve Luxemburg’un çözümlemeleriyle emperyalizm kuramına bağlanır. Avcıoğlu ve onun açtığı çığırla aynı doğrultuda görüş geliştiren tüm akademisyenler, düşünce insanları o tarihten başlayarak emperyalizmi neredeyse her kapıyı açan anahtar olarak yedeklerinde taşıyordu. Avcıoğlu’nun oku yaydan çıkardığı rahatlıkla söylenebilir. Bağımlılık kuramı azgelişmişlik kuramıyla, kalkınma kuramıyla iç içedir. Temel ‘laboratuvar’ Latin Amerika ülkeleridir.[11]

Bu kulvardan kimlerin gelip geçtiği başlı başına bir inceleme konusudur. Önemli olan, emperyalizm görüşünü esas alarak bütüncül bir çözümleme geliştirmekti. O bağlamda Osmanlı/Türk toplumunun az gelişmiş ama geri bıraktırılmış yani sömürgeleştirilmiş veya yarı-sömürge bir toplum olduğu düşüncesi büyük kabul görüyordu.[12] Ne kadar otarşik olduğunu söylemek çok zorsa da, bu düşüncenin uzantısı planlı ekonomi ve kontrolcü bir devlet mekanizması önermekti. Stefanos Yerasimos’un Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye isimli kitabından Çağlar Keyder’in Devlet ve Sınıflar kitabına kadar açılan bu yelpaze 1980’lerle birlikte biter. Planlı ekonominin daha fazla savunulmadığı ortamda böylesi bir modeli ilerletmek olanaksız görülüyordu muhtemelen. Ayrıca bağımlılık kuramının en çok tartıştığı olgulardan biri montaj sanayii ve onun üst kategorisi olan ithal ikâmeci modeldi. 24 Ocak kararları sonrasında her iki anlayıştan da vazgeçiliyor ve Türkiye ihracat yönsemeli bir anlayışa yöneliyordu.

Gerek o dünyayla bütünleşme kaygısı gerekse ardı sıra gelen küreselleşme döneminde yerlilik savunusu yapmak başlı başına bir tutum niteliği kazanmıştır. İleride yeniden ele alacağımız şekilde, o anlayış yerini neo-liberal teorilere bırakmıştır.

 

NOTLAR

[1] Dileyenler şu yazıma bakabilir: “Merhaba Canım vesilesiyle 968’in kimlik tartışma(ma)ları”, K24, 31 Mart 2022.

[2] Muzaffer İlhan Erdost hakkındaki görüşlerim de şu yazıdadır: “Muzaffer İlhan Erdost ve İkinci Yeni”, T24, 1 Mart 2020. Ayrıca, bkz. Hasan Bülent Kahraman, Bakışlı Bir Kedi Beyaz: İkinci Yeni Şiire Yeni Bakışlar, 160. Kilometre Yayınları, İstanbul, 2025, s. 263-270.

[3] Mihri Belli’nin bu konudaki kitabı şudur: Mihri Belli, Milli Demokratik Devrim, Aydınlık Yayınları, Ankara, 1970. Görüşleri ise şu kitapta tartışılır. Rasih Nuri İleri, Mihri Belli Olayı (3 cilt), Anadolu Yayıncılık, İstanbul, 1976. Ayrıca bakınız; Mihri Belli, Yazılar: 1965-1970. Sol Yayınları, Ankara, 1970.

[4] Buradaki ‘E.’ İmlemesi ‘Eski’ sözcüğüne göndermedir. Bilindiği gibi, ‘eski tüfek’ deyimi, gazeteci Metin Toker tarafından icat edilmiştir ve eski komünistler için kullanılır.

[5] Tük solunda bu hadise büyük tartışmalar başlatmıştır. Yukarıda değindiğim Rasih Nuri İleri’nin üç ciltlik kitabının bir cildi doğrudan bu olaylarla ilgilidir.

[6] Divitçioğlu meşhur tezini iki ayrı metin halinde yayınlar. Önce, Asya Tipi Üretim Tarzı ve Az Gelişmiş Ülkeler, Elif Yayınları, İstanbul, 1966 çıkar. Bu küçük bir risaledir. Ardından adını da değiştirerek o risaleyi daha kapsamlı bir kitaba dönüştürür: Asya Üretim Tarzı ve Osmanlı Toplumu, İstanbul Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 1967.

[7] Divitçioğlu’nun tezlerinin Fransız antropolog Maurice Godelier’nin çalışmalarından etkilendiği açıktır. Godelier’nin yapısal yaklaşımları da Divitçioğlu’nun sonraki çalışmalarında izlenebilir. Daha 1966’da Godelier’nin bir yapıtı Türkçeye çevrilmiştir: Asya Tipi Üretim Tarzı, çev. Atilla Tokatlı, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1966. 1974’te yayın daha farklı bir ad taşır: Asya Tipi Üretim Tarzı Kavramı ve Marksist Şemalara Göre Toplumların Evrimi, çev. Atilla Tokatlı, Özgün Yayınları, İstanbul, 1974.

[8] Birincisi, Avcıoğlu, YÖN dergisinin yayınına 1967’de yayınlanan 222. sayıda son verdiğini açıklamıştır. Yayını durdurmasının nedeni, Türkiye’nin Düzeni kitabını yazmaktır. Bkz. Fikret Otyam, “Doğan Avcıoğlu ile Bir Konuşma”, Cumhuriyet, 01.07.1969. İkincisi, Süleyman Demirel, anılarında bir askerî deniz tatbikatı sırasında rahatsızlanıp gemi komutanının odasında istirahate çekildiğini, komutanın okuduğu kitaplar arasında bu yapıtı gördüğünü belirtir.

[9] Daha sonra bu doğrultuda yeni kitaplar yazacaktır. Önce Milli Kurtuluş Tarihi (1845-1995) adlı iki ciltlik yapıtını, ardından Türklerin Tarihi isimli 5 ciltlik tarihi kaleme alacaktır.

[10] İki ayrı akademisyenin iki ayrı çalışması söz konusudur. Tartışma ikisinin ortak bir makalesiyle başlamış değildir. H. W. Singer, “Economic Progress in Underdeveloped Countries”, Social Research: An International Quarterly of Political and Social Science, 16.1:1-11, 1949. Raul Prebisch, The Economic Development of Latin America and Its Principal Problems, United Nations, New York, 1950.

[11] Bu tarih en iyi şekilde şu kitapta ele alınmaktadır: Claudio Katz, Dependency Theory After Fifty Years: The Continuing Relevance of Latin American Critical Thought, Haymarket Books, London, 2023.

[12] Bkz. inter alia, Tevfik Çavdar, Osmanlıların Yarı Sömürge Oluşu, Ant Yayınları, İstanbul, 1970; Taner Timur, Osmanlı Çalışmaları: İlkel Feodalizmden Yarı Sömürge Ekonomisine, V Yayınları, Ankara, 1989; A.D. Noviçev, Osmanlı İmparatorluğunun Yarı Sömürgeleşmesi, Onur Yayınları, Ankara, 1979.

 

 

SONRAKİ BÖLÜM:

Türkiye’de toplumsal düşünce ve romanda ideolojik yer değiştirme üstüne-II:
Romanda/kültürde yerlilik arayışı

Yazarın Tüm Yazıları
  • Doğan Avcıoğlu
  • idris küçükömer
  • MDD
  • Mehmet Ali Aybar
  • Mihri Belli
  • Muzaffer İlhan Erdost
  • Sencer Divitçioğlu
  • Stefanos Yerasimos
  • Türkiye İşçi Partisi

Önceki Yazı

DENEME

Yüzü ve tersi

7'lerin hikmeti: Ahmet Güntan'ın 7'li Hitapları...

FATİH ÖZGÜVEN

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

İtalyan Modeli:

Tarihin ataleti ve gelgitleri

“Braudel, hayal gücüyle geçmişi yeniden oluşturmaya pek itiraz etmez. Diğer türlü mazide geçen olayları birbirine bağlayan nedenler ve sonuçlar, sorular ve cevaplar arasındaki o karanlık genişliği, kayıp nedenselliği doldurmak mümkün olmaz.”

ÖZGÜR TABUROĞLU
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist