Thomas Wolfe’un görkemli iştahı
“Eve Bak, Melek'in etkisi dönemin birçok okuru ve eleştirmeni için neredeyse fizikseldi; sanki yeryüzünden zorla çıkarılmış devasa bir kaya vardı karşılarında. Büyük bir vaat... Sorun şu ki bu vaatle tam olarak ne yapacağını kimse bilmiyordu.”
Thomas Wolfe. (Fotoğraf: Pack Memorial Library) Arka planda kitap kapağından ayrıntı. (kolaj)
Tarih 18 Ekim 1929, piyasanın dibe vurduğu “Kara Perşembe”den altı gün önce, Scribner’s Yayınevi tarafından, daha sonraları bazı çevrelerce uğursuzlukla suçlanacak bir ilk roman yayımlanır: Look Homeward, Angel. Garip özgünlüğüyle, tuhaf yapısıyla, lirik atmosferiyle onu gün yüzüne çıkarmada etkili olan editör Maxwell Perkins’e, on yıl önce masasına gelen This Side of Paradise’ı (Cennetin Bu Yakası) hatırlatan bu roman bugün hâlâ 20. yüzyılın en çok konuşulan eserlerinden biri.
Ve bu eser yayımlanmasından ancak 96 yıl sonra Türkçeye çevriliyor. Sanırım bugün Türk okuru için bu kayıp yılların tek tesellisi, elinde tuttuğu metnin gerçekten iyi çevrilmiş olmasından başka bir şey değil. Ancak kabul edelim ki, bu kayıp yıllar maalesef metne bakışı fazlasıyla etkileme potansiyeli taşıyor. Yani ortadaki edebi suçun, tembelliğin, yok saymanın ya da bilmemenin, artık adına ne derseniz deyin, vebali büyük. “96 yıl önce yazılmış, ABD’de bile hâlâ tartışılan bu roman bugün Türk okuru için bir şey ifade ediyor mu?” sorusunun yanıtı sadece 744 sayfadan mürekkep bu esere dair bir soru değil. Bunun yanında “zamanın ruhu” denen ve bununla tam olarak ne kastedildiği anlaşılan, ancak yapısöküme uğratılamayan bir tanımlama da yanıtın verilmesinde önemli olacaktır.
Eve Bak, Melek
çev. Hüseyin Aksakal
İthaki Yayınları
Mart 2025
744 s.
Eve Bak, Melek romanının etkisi dönemin birçok okuru ve eleştirmeni için neredeyse fizikseldi; sanki yeryüzünden zorla çıkarılan devasa bir kaya vardı karşılarında. Nereden tutacağınızı, nereye iteceğinizi bilemediğiniz bir kütle. Ortada büyük bir vaat vardı. Sorun şu ki bu vaatle tam olarak ne yapacağını kimse bilmiyordu.
Thomas Wolfe’un 1920’lerin sonu ve 1930’ların başında edebiyat sahnesine çıkışı sırasında Amerikan romanının durumu aslında ülkenin durumuyla koşutluk gösteriyordu; büyük bir iç karışıklık vardı. I. Dünya Savaşı’nın üzerinden henüz on yıl geçmiş, savaşın ardından uzun süredir beklenen büyük değişimler kendini göstermeye başlamıştı. Bilim, felsefe ve dindeki ilerlemeler, savaşın da etkisiyle insanların hayatla ilgili temel inançlarını fazlasıyla sarsmıştı. Sahte bir refahın hüküm sürdüğü, paranın her şeyin ölçüsü olduğu bu dönemde insanlar eski değerlerin kaybolduğunu görüyor, ancak onların yerine anlamlı bir şey koyamıyorlardı. Bambaşka bir yaşam vaadi arayışı vardı artık.
1929’da ekonomik çöküşün ve Büyük Buhran’ın başlamasıyla birlikte her şey hızla değişmiş, ekonomik ve sosyal sorunlar ön plana çıkmıştır. Savaşın ve ekonomik belirsizliğin yarattığı ortam Amerikalı romancıları ülkelerine ve dünyaya karşı farklı bir bakış açısı geliştirmeye yöneltmiştir. Varoluş, kaderci bir yaklaşımla amaçsız olarak görülmektedir artık. İdealizm hayalperest ve naif bir düşünce olarak değerlendirilmekte, insanın kendi kaderini kontrol edemeyeceğini savunan bilimsel determinizmle birleşen katı ve nesnel gerçekçilik ise giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Büyük Buhran’dan önceki yaygın yaşam biçimini ve fikirleri eserlerine yansıtan yazarlar “kayıp nesil” olarak anılmaya başlanmıştır. Bu neslin en önemli temsilcileri arasında John Dos Passos, Ernest Hemingway ve F. Scott Fitzgerald gelmektedir. Ve bu parlak yazarlar, seçkinci gerçekçilikten ya da Henry James’in kozmopolit gerçekçiliğinden uzaklaşarak, natüralizme yakın bir çizgiye kayacaklardır. Artık karşımızda bir anlamda bilimsel determinizmle kol kola ilerleyen bir edebi üslup vardır.
Thomas Wolfe bir yönüyle bu kayıp kuşağa dahilken, başka başka yönleriyle de onlardan çok farklıdır. İşte onu farklı kılan bu yönleri kimi eleştirmenlere göre onun güçlü tarafları, kimilerine göreyse düpedüz zaaflarıdır.
Wolfe’un hayattayken New York’taki yayınevi Scribner’s, yazarın Eve Bak, Melek (1929) ve Of Time and the River (1935) adlı romanlarını yayımlamıştır. Her ikisi de aynı başkahraman Eugene Gant’ın yaşamını konu almaktadır. Kısa öykülerinin bir kısmı dergilerde yayımlanmış ve Scribner’s bunlardan bazılarını kitap haline getirmiştir. Kurgu olarak yayımlanan bu eserlerin dışında, Wolfe’un Eve Bak, Melek’i yazma öyküsü 1936’da Scribner’s tarafından Bir Romanın Hikâyesi adıyla yayımlanmıştır. Aynı yılın ilerleyen zamanlarında, editörü Maxwell Perkins’in onun romanları üzerinde ağır etkisi olduğuna dair eleştiriler yüzünden, Wolfe, Scribner’s ile olan anlaşmasını bozmuştur. Wolfe’un 1938’deki ölümünün ardından, geride bıraktığı el yazması yığınında iki roman daha bulunur: The Web and the Rock (1939) ve You Can’t Go Home Again (1940). Bu romanlarda farklı bir ana kahraman vardır artık.
Thomas Wolfe’un hayattayken yayımlanan iki romanının editörü olan Maxwell Perkins’le ilişkisi de editör-yazar ilişkisinin çok ötesinde bir ilişkidir. 2016 yapımı, Michael Grandage’ın yönettiği, başrollerini Colin Firth, Jude Law ve Nicole Kidman’ın paylaştığı bizde Fırtınalı Hayatlar (Genius) ismiyle vizyona giren film tam da bu konuya, Wolfe ile Perkins’in arkadaşlığına odaklanmaktadır.
Perkins, Wolfe’dan önce Fitzgerald ve Hemingway’i de keşfetmiş bir editördür. Hemingway’in çıkış yaptığı Güneş de Doğar adlı romanı, yayınevi sahibinin itirazlarına rağmen, Perkins’in diretmesiyle yayımlanabilmiş ve büyük bir başarı kazanmıştır. Perkins’in hayali, bu genç, asabi, son derece yetenekli sanatçıların her ikisinin de günün birinde her zaman beklenen o büyük Amerikan romanını yazacağı yönündedir. Çok sevdiği Savaş ve Barış gibi bir roman. İşte Thomas Wolfe’ın karışık el yazması romanı Eve Bak, Melek’i okumaya başladığında, Perkins o büyük Amerikan romanının siluetini gördüğünü düşünmüştür.
Esasında Eve Bak, Melek bir büyüme hikâyesi anlatmaktadır. Ana karakterimizin doğumundan 19 yaşında evden ayrılışına kadar geçen süreyi okuruz. Arka fonda, gelişmekte olan kurgusal bir Amerikan kasabası yer alır. Ancak Wolfe hikâyeye biraz geriden başlar. Büyük bir iştahla ana karakterimiz Eugene Gant’ın büyükbabasından itibaren bir ailenin kuruluş hikâyesini yazar. Gant ailesinin geçmişi ve kasabadaki yaşamları tanıtılır. Eugene’in doğumu ve çocukluğunu, ailesinin karmaşık dinamiklerini ve küçük bir kasabada büyümenin zorluklarını Wolfe uzun uzun anlatır. Özellikle Eugene’in doğumu, sembolik olarak bundan sonraki hayatının seyrini de özetlemektedir. Annesi üst katta doğum sancıları çekerken yalnızlığını içkiyle telafi etmeye çalışan babası alt katta her şeyden habersiz içmekte ve hayatına, yaptığı evliliğe, yanlış seçimlerine isyan etmektedir. Anne ve babası arasındaki mutsuz ilişki, annenin ekonomik hırsları ve kocasını yetersiz bulması, babanın ise yersiz yurtsuz alkolikliği Eugene’in çıkışı edebiyatta bulması sonucunu doğuracaktır. Buna bir de abinin kaybı eklenince ortam daha da klostrofobik olacaktır. Wolfe güçlü bir ailenin yirmi yıllık hayatının ayrıntılarını verirken, amansızca sert, dürüst ve tanıdık bir hikâyeyi lirik protestolarla dolu bir kitaba dönüştürür.
Romanın en güçlü temaları arasında özgürlük arayışı, ait olma mücadelesi ve sanatsal ifade yer alıyor. Eugene’in okumaya olan tutkusu ve daha geniş bir dünya özlemi, Wolfe’un kendi yaşamındaki entelektüel arayışının bir yansıması adeta. Thomas Wolfe 1,98 boyunda, iri yarı bir adamdı. Onu tanıyanlar her şeyi büyük bir iştahla yaptığını söylüyorlar. Wolfe’ın yazım stilinde de bu iştahın izleri kolayca görülebilir. Yemek hakkında yazdığında bunu öyle bir incelik ve zekâyla yapar ki, koklayabildiğinize, tadabildiğinize veya masada buharının tüttüğünü görebildiğinize yemin edebilirsiniz. Her sahneyi uzun uzun, sabırla kurar.
İşte tam da burası, kimi eleştirmene göre Wolfe’un iki zayıf karnından biridir. İlki fazlasıyla otobiyografik olmakla suçlanmasıdır. Aslında edebiyat tarihinde bu “suçlamayı” hak eden sayısız başarılı yazar var. Hatta sadece yaşadıklarını yazmakla övünen ya da yaşamadan yazılamayacağını söyleyen birçok romancı sayabiliriz. Özellikle 1950’lere kadar Wolfe, romanlarında kurgusal hiçbir karakter olmadığı için eleştirilmiş, ciddi edebiyat araştırmalarına bu yüzden konu olmamıştır. Bu durumu daha da kaşıyan husus belki de Wolfe’un tutumudur. Kendisi şiddetle bu tanımlamayı reddeder. Wolfe’a göre Güliver’in Gezileri ne kadar otobiyografikse, Eve Bak, Melek de o kadar otobiyografiktir. Muhtemelen Amerikan eleştirisinin 1950’lerden sonra Wolfe’a dönüşü, anlatı teorilerinde hafızanın konumlandırılışındaki değişim ve otobiyografi ile kurgu arasındaki ince çizginin kabullenişiyle gerçekleşmiştir.
Bir diğer husus ise bu yazma iştahıydı. Çok fazla detay, çok fazla karakter, çok fazla olay vardır yapıtlarında. Hatta ilk iki romanının yayımlanabilir bir kitaba dönüştürülmesi aylar sürmüştür. Her iki romanda da yüz bine yakın kelimeyi attıklarını kendisi yazmıştır. Örneğin Harold Bloom, Thomas Wolfe’u sadece kötü bir romancı olarak görmez, Wolfe’un sürekli ergen olduğunu, onun okuyucularının da aynı ergenlikte olduğunu iddia eder.
Ancak kimine göreyse bu iştah onun yapıtlarındaki şeytan tüyüdür. Bu büyük adam kendisi gibi büyük beden yapıtlar yazmıştır. Bıraksalar bütün hayatı bir yapıtın içine sığdıracaktır. Onun içindir ki, hep beklenen o büyük Amerikan romanını yazmaya en çok yaklaşan yazar Thomas Wolfe’dur belki de. Faulkner, Wolfe’u kendi neslinin en büyük Amerikalı yazarı olarak görmüştür. Ona göre, kendi nesli mükemmellik hayaline ulaşmada başarısız olmuştur ve yazarlar imkânsızı başarmadaki muhteşem başarısızlıklarına göre değerlendirilmelidir. Wolfe imkânsızın en görkemlisini yapmak istemiştir, tüm insan deneyimini edebiyata indirgemeye çalışmıştır. Perkins’in muhtemelen onda gördüğü şey de budur. Hem onu dizginlemek hem de bu iştahın peşinden gitmesini sağlamak. Wolfe’a göre dil sadece bir ifade biçimi değil, önüne çıkan her şeyi yıkan bir seldir.
Başta söylediğimiz 96 yıllık o kayba gelirsek… Bugün iyice niş bir alana hitap eden edebiyat sanatı Wolfe gibi yazarları modern okura nasıl tanıtabilir? Dijital çağın getirdiği hızlı bilgi akışıyla ve sürekli uyarıcılarla dolu bir çevrede, bir tür bildirim rejiminde modern okur uzun, çetrefilli yapıtlara ne kadar eğilebilir? Zaman ve sabır denen kavramlar genç okurun lügatinde yer almayan kelimeler. Oysa Wolfe tam da bu genç okur için yazmıştır. Eugene Gant onların yüz sene önceki halidir.
Bu 96 yılın vebali sandığımızdan daha büyüktür…
…bir taş, bir yaprak, keşfedilmemiş bir kapı; bir taşa, yaprağa, kapıya. Ve tüm unutulmuş yüzlere.
Çıplak ve yalnız geldik sürgüne. Karanlık rahmindeyken annemizin yüzünü bilmezdik; onun etten zindanından geldik, bu tarifsiz, kelimelere sığmayan arz zindanına. (s. 10)
Önceki Yazı
Gunnar Ekelöf, yeniden
“Ekelöf’ün tespih düzeniyle kurduğu bu uzun şiirin kahramanı Emgion’u, zamanın ve mekânın ötesinde bir ikizi saydığı, içindeki 'cehennemin rehberi'ni bir tür trans halinde onun içinden yazdığı söylenegelmiştir...”
Sonraki Yazı
Irmak Zileli ile söyleşi:
Kurmaca sayesinde acıyla yüzleşmek...
“Gerçeklik içinde acıya bakmak, yas tutmak, kendi karanlığınla yüzleşmek zordur. Kurmaca bize başkalarının hikâyesi üzerinden bunları deneyimleme imkânı sunar. Başka karakterlerde, başka olaylarda, başka mekânlarda, bize ait olmayan dertleri, tasaları, korkuları hissederiz.”