• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Gunnar Ekelöf, yeniden

“Eke­löf’ün tes­pih dü­ze­niy­le kur­du­ğu bu uzun şi­irin kah­ra­ma­nı Em­gi­on’u, za­ma­nın ve me­kâ­nın öte­sin­de bir iki­zi say­dı­ğı, için­de­ki 'ce­hen­ne­min reh­be­ri'ni bir tür trans ha­lin­de onun için­den yaz­dı­ğı söy­le­ne­gel­miş­tir...”

Gunnar Ekelöf

ENİS BATUR

@e-posta

DENEME

10 Temmuz 2025

PAYLAŞ

Muhsin Kızılkaya’nın ilk 2021 yılında yayımladığını belirttiği “Türkiye’de Heykeli Dikilen İsveçli Şair” yazısını Habertürk’te 2024’de yeniden dolaşıma soktuğunda okuma fırsatını buldum: Gunnar Ekelöf’ün Türkiye serüvenini kateden bir deneme.

Bu vesile, konuya bir iki ufak ayrıntı eklemek ve ikonografik katkıda bulunmak istedim.

Gunnar Ekelöf hakkında, TRT2’deki Okudukça programında bir “görsel deneme” çatmıştım 1994 yılında. Bu Kalem Melûn adlı kitabımda (ilk basımı 1997), “Ekelöf’ün Balat’ta bir ayazmaya gelişinin öyküsü – TRT için dermeçatma bir versiyonu ne yazık ki tarafımdan gerçekleştirilmiştir” dedikten sonra, görece düzgün bir versiyonun yazılı halini kitaba eklemiştim, buraya 31 yıl sonra alıyorum:


Gunnar Ekelöf

Haritada bir başka nokta

EB’nin se­si      

“Ha­ri­ta­da bir nok­ta”, di­yor­du Sa­it Fa­ik. En­lem ve boy­la­mın git­gi­de kü­çü­len bi­rim­le­ri­nin pe­şi­sı­ra yak­la­şı­rız, seç­ti­ği­miz nok­ta­nın coğ­ra­fî ko­nu­mu­na. Ora­da, oy­sa, baş­ka bir bo­yu­tu bek­ler bi­zi, ha­ri­ta­da­ki nok­ta­nın: İs­ter kup­ku­ru bir top­rak par­ça­sı ol­sun üze­rin­de; is­ter bir ev, anıt, sa­ray – ora­da Za­man bi­rik­miş, yo­ğun­laş­mış, üs­tüs­te yı­ğıl­mış son­suz sa­yı­da gö­rün­tüy­le bü­tün­leş­miş­tir. Ha­ri­ta­da seç­ti­ği­miz bir nok­ta­nın, bu nok­ta­nın ilk izi­ne, ba­kir yü­zü­ne dek, bü­tün ta­ba­ka­la­rı ka­te­de­rek ine­bi­lir mi­yiz, ine­me­yiz. Yü­zey­de­ki gö­rün­tü­yü ka­zı­sak bir baş­ka gö­rün­tü or­ta­ya çı­kar gi­bi olur, ama o ka­dar iş­te: Za­man gö­rün­tü kat­man­la­rı­nı sil­mez bel­ki, ama bi­ri­nin üs­tü­ne öte­ki­ni dö­ke­rek za­lim bir üs­lûp­la iler­ler. Onun için de, ha­ri­ta­da bir nok­ta seç­tik mi, tek çı­kar yol Za­man te­ker­le­ği­ni ge­ri dön­dü­rür­ken düş­le­me­ye ko­yul­mak­tır.         

Es­ki Bir İs­tan­bul ha­ri­ta­sın­da Ha­liç’e, Ba­lat kı­yı­sı­na doğ­ru ağır ağır iler­li­yo­ruz.

Son­ra, Te­pe­ba­şı’ndan ya da Ka­sım­pa­şa/Has­köy do­lay­la­rın­da bir te­pe­den, ge­ne ağır ağır, ay­nı nok­ta­ya yak­la­şı­yo­ruz.

Ha­ri­ta­da­ki nok­ta, Ha­liç’te­ki Vla­ker­na Ki­li­se­si­nin al­tın­da­ki ayaz­ma. 

Ayaz­ma­nın su­yu, ta­ri­hî ya­rı­ma­da­nın ye­ral­tı ko­ri­dor­la­rın­dan Aya­sof­ya’ya, Ka­ri­ye’ye ve Tek­fur Sa­ra­yı’na bağ­lıy­mış vak­tiy­le. Ba­zı kış ak­şam­la­rı, odam­dan şeh­rin uğul­tu­su­nu din­ler­ken, son Bi­zans İm­pa­ra­to­ru­nun sur­la­rın he­men ya­nı­ba­şın­da­ki sa­ra­yı­nın üst ka­tın­da, son kı­şın­da ay­nı ses­le­ri din­le­di­ği­ni, son­ra da tek ba­şı­na yü­rü­ye­rek sa­ra­yı­nın ya­kı­nın­da­ki –o za­man­lar ah­şap olan– ki­li­se­ye ine­rek ayaz­ma­da Mer­yem ana­ya ya­ka­rıp mum dik­ti­ği­ni gö­zü­mün önü­ne ge­ti­ri­rim. Ama ha­ri­ta­da­ki her nok­ta bir in­san­la bü­tün­le­şe­cek­se, ayaz­ma­nın sa­yı­sız ge­lip ge­çe­ni ara­sın­dan baş­ka bir yüz sıy­rı­lıp zih­ni­mi kap­la­ya­cak de­mek­tir.

Ba­lat kı­yı­sın­dan hız­la so­ka­ğa, ki­li­se­nin ka­pı­sı­na, ora­dan bah­çe­ye, ki­li­se ka­pı­sı­na, içe­ri­ye, mer­di­ven­ler­den aşa­ğı­ya, ayaz­ma­nın ağ­zı­na, içi­ne doğ­ru, hep hız­la, yol alış. Ayaz­ma­nın içi­ne doğ­ru gi­dip ka­ran­lı­ğı bu­luş.

Mo­dern İs­veç ede­bi­ya­tı­nın, çağ­daş Av­ru­pa şi­iri­nin en güç­lü, ti­tiz, de­rin­lik­li tem­sil­ci­le­rin­den bi­ri­nin, Gu­nnar Eke­löf’ün yü­zü bu. Do­ğu dil­le­ri ve Or­ta Do­ğu kül­tü­rü ile iç i­çe ye­tiş­miş, rast­lan­tıy­la bu­lun­du­ğu bir ruh ça­ğır­ma se­an­sın­da adı­nı işit­ti­ği, Ma­laz­girt sa­va­şı­na ka­tıl­mış ol­du­ğu­nu var­say­dı­ğı Em­gi­on Pren­si ile ken­di­ni öz­deş­leş­tir­miş bu şa­ir 1965’de İs­tan­bul’a ge­lir ve Vla­ker­na’da­ki ayaz­ma­yı zi­ya­ret eder. Ora­da gör­dü­ğü bi­r i­ki par­ça Bi­zans fi­gü­rü­nün ve iyi­den iyi­ye si­lin­me­ye yüz tut­muş bir Mer­yem iko­na­sı­nın da et­ki­siy­le, son­ra­dan üç cilt ha­lin­de bü­tün­le­ye­ce­ği Dî­van’ının ilk ki­ta­bı­nı bir çır­pı­da, İs­tan­bul’da, 31 Mart 1965 ge­ce­si ka­ğı­da dü­şe­cek­tir. Eke­löf’ün tes­pih dü­ze­niy­le kur­du­ğu bu uzun şi­irin kah­ra­ma­nı Em­gi­on’u, za­ma­nın ve me­kâ­nın öte­sin­de bir iki­zi say­dı­ğı, için­de­ki “ce­hen­ne­min reh­be­ri”ni bir tür trans ha­lin­de onun için­den yaz­dı­ğı söy­le­ne­gel­miş­tir.

Ka­ran­lı­ğın için­den ağır ağır Eke­löf’ün yü­zü be­li­re­cek. Bir Bi­zans Pren­si’nin yü­züy­le (bin­dir­mey­le) yer de­ğiş­ti­re­cek, ki­li­se­de­ki mer­mer fi­gür­le­re yak­la­şı­la­cak, ora­dan (hep bin­dir­mey­le) ya­nık ve ko­yu iko­na fi­gür­le­ri­ne, en son da si­lik Mer­yem iko­na­sı­na ge­çi­le­cek, ge­ne (bin­dir­mey­le) Eke­löf’ün yü­zü or­ta­ya çı­ka­cak, ora­dan (ge­ne bin­dir­mey­le) be­nim yü­zü­me ge­çi­le­cek. Bü­tün bu yüz­ler peş­pe­şe bir­ibi­ri­le­rin­de eri­ye­cek.

Ha­ri­ta­da­ki nok­ta, be­nim için as­lın­da ye­ral­tın­da, ayaz­ma­nın kay­na­ğı­na doğ­ru yol alan ka­ran­lık ko­ri­dor­la­rın, ge­çe­nek­le­rin için­de sü­rek­li yer de­ğiş­ti­rir. Uzak iki­zim Eke­löf’ü ak­lım­dan çı­kar­ma­dan Vla­ker­na’nın bah­çe­sin­de do­la­şır, şeh­rin pek çok ya­pı­sın­dan da­ha yaş­lı ol­du­ğu­na inan­dı­ğım bo­dur, kar­ma­şık göv­de­li ağa­cın bo­ğum­la­rı­nı el­le­rim. Öl­dü­ğün­de, kül­le­ri­nin Men­de­res ır­ma­ğı­na dö­kül­me­si­ni va­si­yet et­miş­ti Eke­löf. 1968’de eşi is­te­ği­ni ye­ri­ne ge­tir­miş. Su, bü­yük bir dön­gü­dür. Şa­irin zer­re­le­ri­nin dö­nüp do­la­şıp ayaz­ma­nın ko­ri­dor­la­rı­na ulaş­tı­ğı­nı, Do­ğu’nun ef­sa­ne ku­şu kak­nus gi­bi onun kül­le­rin­den be­nim Dî­van’ımın doğ­du­ğu­nu dü­şün­mek, o dü­şü bu­ra­da kur­mak, kur­gu­la­mak içim­de güç­lü bir ür­per­ti uyan­dı­rı­yor. Za­man, as­lın­da ol­ma­ya­bi­lir de, di­ye dü­şü­nü­yo­rum– me­kâ­na ba­kıp.

Ka­me­ra yü­züm net­leş­ti­ği an on­dan uzak­la­şıp be­ni bah­çe­de iz­le­ye­cek, ağaç sah­ne­sin­den son­ra ben­den ko­pup içe­ri gi­re­cek ve ayaz­ma­ya doğ­ru ine­rek en so­nun­da ka­ran­lı­ğı bu­la­cak­tır. Son cüm­le­mi 10’-15’ sa­ni­ye bo­yun­ca bir or­to­doks ez­gi­si iz­le­ye­cek­tir.

 
 
 


Ekelöf’ün şiiri o dönemde bizde pek bilinmiyordu,[*] duruma TRT programında değinmiştim. Şairi Fransızca çevirilerinden tanımış, Emgion Prensi Dîvanı’ndan etkilendiğimi dile getirmiştim.

Dost Hüseyin Baş ile bu vesileyle bir araya geldiğimizde, kitabın YKY’de yayıncısı olduğum için hem sevinçli, hem tedirgindim: Kitap İsveççeden çevrilmediği için. Hüseyin Baş bu zorlu şairi hakkını vererek Türkçeye kazandırdı, birçok pürüzlü sorunu paylaşarak giderdik (2003). İsveçlilerden destek de alındığını hatırlıyorum. Ne yazık ki tükendikten sonra bir yeni basımı yapılmadı Ekelöf’ün başyapıtının.

Muhsin Kızılkaya, Ekelöf’ün İstanbul ve Ege’yle bağını, burada Salih Ecer’den Gürdal Duyar’a kendisine gösterilen yakınlığa dikkat çekiyor yazısında. Elimde Lütfü Özkök’ün armağanı, Ekelöf portresiyle (şairle sıkıfıkı olmuştu usta fotoğrafçımız), Ara Güler’in armağanı, Gürdal Duyar’ın heykelinin iki fotoğrafı var, onları paylaşmak istedim.

Ve Ekelöf’ü yeniden raflara döndürmeye belki vesile yaratır bütün bunlar, diye içimden geçirdim.

 

[*] Bu konuda dikkat gerektiren bir yazıya Yavuz Çekirge’nin Erguvan Renkli Söylenceler  bloğundan ulaşılmalı : “Blakernai Sarayı, Sardes ve Gunnar Ekelöf”.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Emgion Prensi için Divan
  • Gunnar Ekelöf

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

Futbol Yuvarlaktır’ı yeniden okumak (I):

Levinas'çı yüz ile Foucault'cu iktidar arasında futbol

“İki bölümden oluşan bu yazı, Nihat Özdal’ın Futbol Yuvarlaktır adlı kitabını Emmanuel Levinas, Michel Foucault, Judith Butler ve Jacques Derrida ile Nietzsche’nin düşünsel katkılarıyla yeniden okuma ve yorumlama çabası.”

YAĞMUR SUNAR

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Thomas Wolfe’un görkemli iştahı

“Eve Bak, Melek'in etkisi dönemin birçok okuru ve eleştirmeni için neredeyse fizikseldi; sanki yeryüzünden zorla çıkarılmış devasa bir kaya vardı karşılarında. Büyük bir vaat... Sorun şu ki bu vaatle tam olarak ne yapacağını kimse bilmiyordu.”

UMUT DAĞISTAN
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist