Gunnar Ekelöf, yeniden
“Ekelöf’ün tespih düzeniyle kurduğu bu uzun şiirin kahramanı Emgion’u, zamanın ve mekânın ötesinde bir ikizi saydığı, içindeki 'cehennemin rehberi'ni bir tür trans halinde onun içinden yazdığı söylenegelmiştir...”
Gunnar Ekelöf
Muhsin Kızılkaya’nın ilk 2021 yılında yayımladığını belirttiği “Türkiye’de Heykeli Dikilen İsveçli Şair” yazısını Habertürk’te 2024’de yeniden dolaşıma soktuğunda okuma fırsatını buldum: Gunnar Ekelöf’ün Türkiye serüvenini kateden bir deneme.
Bu vesile, konuya bir iki ufak ayrıntı eklemek ve ikonografik katkıda bulunmak istedim.
Gunnar Ekelöf hakkında, TRT2’deki Okudukça programında bir “görsel deneme” çatmıştım 1994 yılında. Bu Kalem Melûn adlı kitabımda (ilk basımı 1997), “Ekelöf’ün Balat’ta bir ayazmaya gelişinin öyküsü – TRT için dermeçatma bir versiyonu ne yazık ki tarafımdan gerçekleştirilmiştir” dedikten sonra, görece düzgün bir versiyonun yazılı halini kitaba eklemiştim, buraya 31 yıl sonra alıyorum:
Haritada bir başka nokta
EB’nin sesi
“Haritada bir nokta”, diyordu Sait Faik. Enlem ve boylamın gitgide küçülen birimlerinin peşisıra yaklaşırız, seçtiğimiz noktanın coğrafî konumuna. Orada, oysa, başka bir boyutu bekler bizi, haritadaki noktanın: İster kupkuru bir toprak parçası olsun üzerinde; ister bir ev, anıt, saray – orada Zaman birikmiş, yoğunlaşmış, üstüste yığılmış sonsuz sayıda görüntüyle bütünleşmiştir. Haritada seçtiğimiz bir noktanın, bu noktanın ilk izine, bakir yüzüne dek, bütün tabakaları katederek inebilir miyiz, inemeyiz. Yüzeydeki görüntüyü kazısak bir başka görüntü ortaya çıkar gibi olur, ama o kadar işte: Zaman görüntü katmanlarını silmez belki, ama birinin üstüne ötekini dökerek zalim bir üslûpla ilerler. Onun için de, haritada bir nokta seçtik mi, tek çıkar yol Zaman tekerleğini geri döndürürken düşlemeye koyulmaktır.
Eski Bir İstanbul haritasında Haliç’e, Balat kıyısına doğru ağır ağır ilerliyoruz.
Sonra, Tepebaşı’ndan ya da Kasımpaşa/Hasköy dolaylarında bir tepeden, gene ağır ağır, aynı noktaya yaklaşıyoruz.
Haritadaki nokta, Haliç’teki Vlakerna Kilisesinin altındaki ayazma.
Ayazmanın suyu, tarihî yarımadanın yeraltı koridorlarından Ayasofya’ya, Kariye’ye ve Tekfur Sarayı’na bağlıymış vaktiyle. Bazı kış akşamları, odamdan şehrin uğultusunu dinlerken, son Bizans İmparatorunun surların hemen yanıbaşındaki sarayının üst katında, son kışında aynı sesleri dinlediğini, sonra da tek başına yürüyerek sarayının yakınındaki –o zamanlar ahşap olan– kiliseye inerek ayazmada Meryem anaya yakarıp mum diktiğini gözümün önüne getiririm. Ama haritadaki her nokta bir insanla bütünleşecekse, ayazmanın sayısız gelip geçeni arasından başka bir yüz sıyrılıp zihnimi kaplayacak demektir.
Balat kıyısından hızla sokağa, kilisenin kapısına, oradan bahçeye, kilise kapısına, içeriye, merdivenlerden aşağıya, ayazmanın ağzına, içine doğru, hep hızla, yol alış. Ayazmanın içine doğru gidip karanlığı buluş.
Modern İsveç edebiyatının, çağdaş Avrupa şiirinin en güçlü, titiz, derinlikli temsilcilerinden birinin, Gunnar Ekelöf’ün yüzü bu. Doğu dilleri ve Orta Doğu kültürü ile iç içe yetişmiş, rastlantıyla bulunduğu bir ruh çağırma seansında adını işittiği, Malazgirt savaşına katılmış olduğunu varsaydığı Emgion Prensi ile kendini özdeşleştirmiş bu şair 1965’de İstanbul’a gelir ve Vlakerna’daki ayazmayı ziyaret eder. Orada gördüğü bir iki parça Bizans figürünün ve iyiden iyiye silinmeye yüz tutmuş bir Meryem ikonasının da etkisiyle, sonradan üç cilt halinde bütünleyeceği Dîvan’ının ilk kitabını bir çırpıda, İstanbul’da, 31 Mart 1965 gecesi kağıda düşecektir. Ekelöf’ün tespih düzeniyle kurduğu bu uzun şiirin kahramanı Emgion’u, zamanın ve mekânın ötesinde bir ikizi saydığı, içindeki “cehennemin rehberi”ni bir tür trans halinde onun içinden yazdığı söylenegelmiştir.
Karanlığın içinden ağır ağır Ekelöf’ün yüzü belirecek. Bir Bizans Prensi’nin yüzüyle (bindirmeyle) yer değiştirecek, kilisedeki mermer figürlere yaklaşılacak, oradan (hep bindirmeyle) yanık ve koyu ikona figürlerine, en son da silik Meryem ikonasına geçilecek, gene (bindirmeyle) Ekelöf’ün yüzü ortaya çıkacak, oradan (gene bindirmeyle) benim yüzüme geçilecek. Bütün bu yüzler peşpeşe biribirilerinde eriyecek.
Haritadaki nokta, benim için aslında yeraltında, ayazmanın kaynağına doğru yol alan karanlık koridorların, geçeneklerin içinde sürekli yer değiştirir. Uzak ikizim Ekelöf’ü aklımdan çıkarmadan Vlakerna’nın bahçesinde dolaşır, şehrin pek çok yapısından daha yaşlı olduğuna inandığım bodur, karmaşık gövdeli ağacın boğumlarını ellerim. Öldüğünde, küllerinin Menderes ırmağına dökülmesini vasiyet etmişti Ekelöf. 1968’de eşi isteğini yerine getirmiş. Su, büyük bir döngüdür. Şairin zerrelerinin dönüp dolaşıp ayazmanın koridorlarına ulaştığını, Doğu’nun efsane kuşu kaknus gibi onun küllerinden benim Dîvan’ımın doğduğunu düşünmek, o düşü burada kurmak, kurgulamak içimde güçlü bir ürperti uyandırıyor. Zaman, aslında olmayabilir de, diye düşünüyorum– mekâna bakıp.
Kamera yüzüm netleştiği an ondan uzaklaşıp beni bahçede izleyecek, ağaç sahnesinden sonra benden kopup içeri girecek ve ayazmaya doğru inerek en sonunda karanlığı bulacaktır. Son cümlemi 10’-15’ saniye boyunca bir ortodoks ezgisi izleyecektir.
Ekelöf’ün şiiri o dönemde bizde pek bilinmiyordu,[*] duruma TRT programında değinmiştim. Şairi Fransızca çevirilerinden tanımış, Emgion Prensi Dîvanı’ndan etkilendiğimi dile getirmiştim.
Dost Hüseyin Baş ile bu vesileyle bir araya geldiğimizde, kitabın YKY’de yayıncısı olduğum için hem sevinçli, hem tedirgindim: Kitap İsveççeden çevrilmediği için. Hüseyin Baş bu zorlu şairi hakkını vererek Türkçeye kazandırdı, birçok pürüzlü sorunu paylaşarak giderdik (2003). İsveçlilerden destek de alındığını hatırlıyorum. Ne yazık ki tükendikten sonra bir yeni basımı yapılmadı Ekelöf’ün başyapıtının.


Muhsin Kızılkaya, Ekelöf’ün İstanbul ve Ege’yle bağını, burada Salih Ecer’den Gürdal Duyar’a kendisine gösterilen yakınlığa dikkat çekiyor yazısında. Elimde Lütfü Özkök’ün armağanı, Ekelöf portresiyle (şairle sıkıfıkı olmuştu usta fotoğrafçımız), Ara Güler’in armağanı, Gürdal Duyar’ın heykelinin iki fotoğrafı var, onları paylaşmak istedim.
Ve Ekelöf’ü yeniden raflara döndürmeye belki vesile yaratır bütün bunlar, diye içimden geçirdim.
[*] Bu konuda dikkat gerektiren bir yazıya Yavuz Çekirge’nin Erguvan Renkli Söylenceler bloğundan ulaşılmalı : “Blakernai Sarayı, Sardes ve Gunnar Ekelöf”.
Önceki Yazı
Futbol Yuvarlaktır’ı yeniden okumak (I):
Levinas'çı yüz ile Foucault'cu iktidar arasında futbol
“İki bölümden oluşan bu yazı, Nihat Özdal’ın Futbol Yuvarlaktır adlı kitabını Emmanuel Levinas, Michel Foucault, Judith Butler ve Jacques Derrida ile Nietzsche’nin düşünsel katkılarıyla yeniden okuma ve yorumlama çabası.”