Irmak Zileli ile söyleşi:
Kurmaca sayesinde acıyla yüzleşmek...
“Gerçeklik içinde acıya bakmak, yas tutmak, kendi karanlığınla yüzleşmek zordur. Kurmaca bize başkalarının hikâyesi üzerinden bunları deneyimleme imkânı sunar. Başka karakterlerde, başka olaylarda, başka mekânlarda, bize ait olmayan dertleri, tasaları, korkuları hissederiz.”
Irmak Zileli
Romandaki Birkan, Yankı ve Kaya aklıma hemen Adler, Jung ve Freud’u getirdi. Ve metinde İyi, Kötü ve Çirkin filminin bahsinin geçmesi, Şimdi Buradaydı’nın anlatım yöntemi, gerilim atmosferi, karakterlerin kendi içlerinde ve birbirleriyle ilişkileri Ingmar Bergman’ın Persona filmini düşündürdü. Elbette Jung’un gölge arketipinden de bahsetmeden edemeyiz. Hikâyede öyle bir anlatım yöntemine karar vermiş ve naçizane görüşüm, başarmışsın ki, insan başka disiplinlerden örnek vermeden geçemiyor. Bunun okurda ve yazan birinde de böyle karşılık bulmasını metnin hangi yanına bağlarsın? Yapısal kurgu mu, karakterlerin çatışması mı, bilinçdışıyla kurduğun bağ mı?..
Saydığın metinler, isimler kuşkusuz bizim kolektif hafızamızın bir parçası ve ben de o hafızanın parçasıyım. Yani aslında her birinin benim de benliğimde, belleğimde yeri var. Ama bu öyle durup dururken de olmuyor elbette. Metnin içinde de bir yer edinmeleri için metnin yapısının buna izin veren katmanları olması gerekir. Kurgu, olay örgüsü, karakterlerin çatışması ya da bilinçdışı, katmanlı bir yapının içinde bir araya gelmeli. Ne demek istiyorum bununla? Karakterin bilinçdışının kısır bir şekilde kurulmaması, bunun için merkezdeki mesele her neyse onu örecek bir tarih yazılması, hikâyenin böylesi bir bağlama oturabilmesi, olayları peş peşe dizmenin değil de örmenin gerekmesi, yani o olayla bu olayın arasında nedensel ve anlamsal bağların kurulması… Basit bir neden-sonuç ilişkisiyle yetinmeyerek, bu romanda bu neden-sonuç ilişkisinin kurulmasının bir amaca hizmet etmesi. Metnin kendi gerçekliği içinde, bir insanın bir eylemde bulunması mantıklı görünmeli. Ama bu yetmez. Bu mantıklı hareketin bu romanda gerçekleşmesinin mantığı ne? Yani kurgucu neden bu olayı seçti de başka bir olay kurmadı? Neden o karakteri bu şekilde oluşturdu da başka bir karakter için bunu yapmadı? Hepsinin arkasında bir anlam olmalı bana göre. Ne de olsa, okuduğumuz metin gerçek hayattan birebir alınmış bir olay değil. Ben onu kuruyorum.
Şimdi Buradaydı
Everest Yayınları
Mart 2025
184 s.
Peki neden böyle kuruyorum? İşte bunun yanıtı bende olmalı. Bunun yanıtının bende tek cümle halinde olması da yetmez. Ben bu nedeni derinleştirmeliyim. Söylemek istediğim bir söz varsa bunu köklendirmeli, dallanıp budaklandırmalı. Düşünceler nasıl derinleşir? Oturup düşünerek değil. Her düşünce, daha önce muhakkak başkaları tarafından da düşünülmüştür. Sıfırdan, yepyeni, el değmemiş düşünce yoktur. Bence biz her zaman birileri tarafından düşünülmüş bir şeyleri yeniden düşünür, yenileyerek düşünür, ekler yaparız. Geliştiririz kuşkusuz. Ama tarih bizimle başlamadığına göre, bunun bir öncesi var. Her şey bir yana, bize bu düşünceyi bulduran önceki düşünceler var. İşte oralara dalmanın zaruri olduğuna inanıyorum ben. Söylemek istediğim sözü, sormak istediğim soruyu ancak o zaman yalınkat olmaktan kurtarırım. Dahası, ancak o zaman hikâyemi geliştirebilirim, karakterlerimin tarihini oluşturabilirim. Buralardan beslenerek yaparım onu. Örneğin kötülük üzerine bir hikâye anlatmak istiyorsam, kötülüğün bağlantılı olduğu diğer kavramlardan haset üzerine düşünmem gerekir. Haset üzerine elimi şakağıma koyup düşünmenin bir faydası olmaz. Bu konuda psikanalistlerin çalışmalarına bakarsam, hasedin çocukluktaki kaynaklarına inebilirim. Oraya inersem de karakterimin çocukluğunu öyküleştirebilirim. Bu bilgiden el alırım, faydalanırım. Ya da politik iktidarların kötülüğünün kaynakları üzerine okumam gerekir ki, hikâyem sadece bireysel bir yere sıkışıp kalmasın. O okuma beni kendi karakterimin kötülüğünün politikayla, kültürle, makro ve mikro iktidar teknikleriyle bağlantısını bulmaya götürür. İşte böyle böyle hikâyenin katmanları kurulur. Herhalde bu emeğin bir ödülü de senin gibi okurların hafızasında oluşan çağrışımlardır. Herkes adıyla sanıyla yakalayamaz onları; gerek de yok aslında. Önemli olan, Jung demeden de onun düşüncelerinin karşılığının zihinlerde oluşmasıdır.
Özellikle Birkan’ın, Yankı’nın anlattıklarını hatırlayışlarındaki ritim, okurun kademe kademe karakterlerin özüne ulaşmasını kolaylaştırmış ve sanki bu yanıyla gerilim kendisine daha çok yer bulabilmiş gibi. Bu anlatı ritminin gerilime katkısını bilinçli mi kurdun, yoksa yazım sürecinde kendiliğinden mi oluştu?
Pek çok zaman kendiliğinden olanın da arkasında bilinçli bir çalışma vardır. Daha romanın fikrinin doğduğu ilk anda, bunun polisiyeyle flört eden bir atmosferi olacağını biliyordum. Hatta “Acaba bir polisiye mi yazacağım?” diye de sordum kendime. Sonra klasik bir polisiye yapısına ve kurgusuna çıkmadı yolum. Ama mayasında bir koku oluştu. Bunu yaratan da en basit haliyle ortada bir cinayet ihtimalinin olmasıydı. Psikiyatrist de biraz dedektif konumundaydı sanki. Bu perspektif bir gerilim ritminin oluşmasına muhakkak hizmet etti. Sonuçta polisiye matematiğinde yaptığınız şey şu; bir şeyi gizli tut, başka bir şeyi keşfettir, sonra yeni bir giz yarat, ardından yeni bir keşif. Okura bir şey buldurmak ama aynı anda başka bir şeyi kaybettirmek üzerine kurulu bir matematikte metin de, okur da gerilir. Ben bile gerildim. ☺ Nihayetinde aynı durumu yaşayan bir karakterimiz de var: Birkan. Birkan da bir bulmaca çözüyor ve iki karakter arasında da bir satranç oyunu yaşanıyor adeta. Birbirlerinin taktiklerini çözmeye, hamlelerini tahmin etmeye çalışıyorlar; kendileri de bazı stratejiler geliştiriyor. Bu oyun, gerilimi içinde barındıran bir oyun zaten. İşte kendiliğindenlik de buradan geliyor. Ben oyunu kurdum. Kurduğum oyun öyle bir oyundu ki, gerilim kendiliğinden içinde vardı. Dur şuraya da biraz gerilim koyalım diyerek değil, özünde, varoluşunda, kurulumunda vardı.
Zileli
Bu tabii insan ruhunun karmaşık ve gizemli yapısından da kaynaklanan bir durum. Öteki, bizim için bilinmezliklerle dolu bir dünya. Bu bilinmezliği keşfetmeye çalıştığınızda tekinsiz bir alana girmişsiniz demektir. Hiçbir zaman bütünüyle hâkim olamayacağınız, emin olamayacağınız bir yerdesiniz. Aslına bakarsanız okumak da böyle. Okuduğunuz metin bilinmez bir yer. Başkası tarafından kurulmuş bir dünyanın içinde el yordamıyla ilerliyorsunuz. İster istemez tekinsiz, ister istemez gerilimli. Tabii her metin için geçerli değildir bu. Her şeyi apaçık ortaya seren bir metin sadece deklare eder. Okur o noktada edilgenleşir. Maruz kalır. Paradoks gibi görünecek ama okurun pasifize edildiği yerde bir tedirginlik, bir tekinsizlik veya gerilim yaşayacağını sanmıyorum. Çünkü kendisinin yapması gereken bir şey yoktur. Düşünmesi, varsayımlarda bulunması, kararlara varması gerekmez. Hiçbir eşikten geçmesi gerekmez. Bunun için herhangi bir irade göstermesine ihtiyaç yoktur. Oysa insanı eşiklerden geçiren metinlerdir tekinsizlik hissini veren. Şimdi ne yapacağım, şimdi ne düşünmeliyim, şimdi ne oldu? Bu gibi sorular hep eşik sorularıdır ve gerilim yaratır.
İşte Birkan’ın Yankı’nın anlattıklarını anlamaya çalışırken yaşadığı gerilim ya da Yankı’nın karanlığına dalarken karşılaşacaklarından duyduğu korku, –tabii bu aynı zamanda kendi karanlığında göreceklerine yönelik de bir korku– okurun da deneyimine dönüşür böylece. Bunu sağlayan ise sadece metnin içeriği değil, biçimidir de bana göre. Senin deyimiyle ritmi yaratan da, okurla Birkan’ın ortak merakıdır.
Engin Geçtan’ı anmadan edemeyeceğim. Psikanaliz bize belli bir görüşü, bakışı, duyuşu hissettiren bir güçte. Edebiyat ise birçok görüşü bize sunabilecek, daha uçsuz bucaksız bir atmosferde olmamızı sağlıyor. Geçtan, psikiyatri alanında doktor olmasının yanı sıra kurmaca anlatımı tercih ettiği Kızarmış Palamutun Kokusu’nda bu konuda derinlikli düşünmeye sevk eden, ufuk açıcı bir yazar. Ve açıkçası, senin anlatmayı tercih ettiğin hikâyeyi okusaydı yorumu ne olurdu diye düşünmeden edemedim. Biraz hayal gücünü devreye sokup oyunlu bir soru sormak istiyorum. Şimdi Buradaydı’yı hangi psikiyatr okusun ve yorumlasın isterdin?
El artırıyorum; Lacan, Jung ve Freud okusun, bir de üzerine tartışsın isterdim. Özellikle Lacan ile Freud’un Şimdi Buradaydı üzerinden kardeş karmaşasıyla ödipal karmaşayı tokuşturdukları bir tartışmayı dinlemek muhteşem olurdu.
Şimdi Buradaydı’nın, toplumsal normlarla kuşatılmış kişinin bunlardan sıyrıldığında, bunlardan vazgeçtiğinde ya da bunlarsız bir hayatı yaşamaya cesaret ettiğinde sanki insanın aslının sobelenebileceğini, o özle yüzleşebileceğini düşündüren bir yanı var. Edebiyatın bu yüzleşmelerde sağaltıcı ya da dönüştürücü gücü sence nerede başlıyor?
Gerçeklik içinde acıya bakmak, yas tutmak, kendi karanlığınla yüzleşmek zordur. Kurmaca bize başkalarının hikâyesi üzerinden bunları deneyimleme imkânı sunar. Başka karakterlerde, başka olaylarda, başka mekânlarda, bize ait olmayan dertleri, tasaları, korkuları hissederiz. Oraya bakmak korkutucu gelmez. Bazen bilincinde olarak bazense olmayarak kendimiz üzerine de düşünürüz böylece. Tıpkı rüya görmek gibi. Bilinçdışımızın rüyalarda karşımıza çıkardığı karakterler bizim kimi duygularımızın maskeli halidir. Bir iş arkadaşımızı gördüğümüzde bile aslında onun iç dünyamızda temsil ettiği bir duyguya dairdir çoğu zaman o rüya. Bilinçdışımız birtakım kurgular yaparak kendimizle ilgili bazı duyguları bilince çıkarmamız için malzeme sunar. Tabii herkes rüyalarını böyle okumaz. Tıpkı herkesin edebiyat eserlerini bu şekilde okumaması gibi. O yüzden her kurmaca metnin herkeste aynı yüzleşmeyi, aynı sağaltıcı ya da dönüştürücü etkiyi yaratacağını söyleyemeyiz. O yüzden belki de sorundaki “nereden başlıyor”un yanıtı şu olabilir: Önce okurun buna hazır ya da istekli olmasında başlıyor. Ah, ama bir dakika, her edebiyat metni de bunu yapacak diye bir şey yok. O halde bir başlangıç noktası da yazarın niyeti ve arzusu. Böyle düşününce şunu söylemek yanlış olmaz sanırım: Edebiyat metninin dönüştürücü gücü, iki niyet ve iki arzunun birbirine kavuşmasına, o denk gelişe bağlı.
Son Bakış’a dair yaptığımız söyleşide, edebiyatta eleştiriyi o dönem için yeterli bulmadığını söylemiştin. Şimdi yazdığın bu kitap üzerinden, edebiyat eleştirisinin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsun?
Edebiyat eleştirisindeki çoraklığın yayın dünyasının içinde bulunduğu koşullardan bağımsız olmadığını düşünüyorum. Piyasa koşulları benim ilk romanımı yazdığım yıllardan bugüne yazarını da, yayıncısını da, editörünü ve çevirmenini de bir dar boğaza sıkıştırmış görünüyor. Piyasanın taleplerine direnen, nitelikli metinlerin peşinde koşan bir anlayışla eserler yazmak ve yayınlamak giderek zorlaşıyor. Bir şekilde daha önceden rüştünü ispat etmiş, kitabı yayınlanmış, ödül almış falan olmak benim şansım. Kimse bana piyasanın talebini karşılamazsam kitabımı basmayacağını söylemiyor. Ama ilk kez bir roman yazan biri yayınevlerinin kapısını çaldığında, ne kadar iyi bir dosyası olursa olsun, kabul görmesi çok düşük bir ihtimal. Hatta kulağımıza geliyor, adı sanı bilinen yayıncılar bile yazardan kitabını basmak için yüklü miktarda paralar talep edebiliyor. Paranız yoksa ve çoğunluğa hitap edecek, çok satma garantisi olan bir kitap yazmadıysanız yaşama hakkınız yok gibi. Edebiyat eleştirisinin yerini adım adım piyasanın ihtiyaçlarını karşılayan PR yazarlığının almasının da bunda payı var.
Ben iddia ediyorum ki, Eşik romanımı bugün yazmış olsaydım yayıncı bulamayabilirdim. Sadece çoksatarlara ya da daha önce kitabı yayınlanmış yazarlara yer açan bir yayın dünyasında nitelikli edebiyat eleştirisine ne ihtiyaç duyulur ne de bir anlamı olur bunun. Yayıncıların yeni yazar keşfetme sorumluluğu duymadığı bir ortamda edebiyat eleştirisi ne yapsın, eleştirmen neden bu çabaya girsin? Seninle daha önceki söyleşimizde akademisyenlerin daha çok hayatta olmayan yazarlar üzerinde çalışmayı tercih etmesinden dem vurmuştum. Bu gidişle zaten onların da başka çaresi kalmayacak. Sonuçta hepimiz öleceğiz. Yayınevleri, yazarlar, editörler, çevirmenler ve eleştirmenler bugün şunu tartışmalı: Biz geleceğe nasıl bir edebiyat taşıyoruz? Kimlere yer açıp kimlere yaşam hakkı tanımıyoruz?
Önceki Yazı
Thomas Wolfe’un görkemli iştahı
“Eve Bak, Melek'in etkisi dönemin birçok okuru ve eleştirmeni için neredeyse fizikseldi; sanki yeryüzünden zorla çıkarılmış devasa bir kaya vardı karşılarında. Büyük bir vaat... Sorun şu ki bu vaatle tam olarak ne yapacağını kimse bilmiyordu.”
Sonraki Yazı
Janet Frame, Jane Campion ve
Masamdaki Melek
“Yeni Zelandalı bir kadın yazarın iç dünyasını ve yaşam serüvenini “genç” ve tutkulu bir başka Yeni Zelandalı kadın yönetmenin perdeye taşımasının üzerinden otuz beş yıl geçse de, Masamdaki Melek hâlâ kendi çıplak ve samimi gerçeğini anlatmayı sürdürüyor.”