• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Janet Frame, Jane Campion ve

Masamdaki Melek

“Yeni Zelandalı bir kadın yazarın iç dünyasını ve yaşam serüvenini “genç” ve tutkulu bir başka Yeni Zelandalı kadın yönetmenin perdeye taşımasının üzerinden otuz beş yıl geçse de, Masamdaki Melek hâlâ kendi çıplak ve samimi gerçeğini anlatmayı sürdürüyor.” 

NEDİM DERTLİ

@e-posta

SİNEMA-TİYATRO-TV

10 Temmuz 2025

PAYLAŞ

Başlangıçta televizyon için üç bölümlük bir mini dizi olarak tasarlanan 1990 yapımı Jane Campion imzalı Masamdaki Melek, Yeni Zelanda Film Komisyonu’nun önerisiyle, henüz yapım aşamasındayken sinema formatına evrilir. Epizodik yapısı korunarak sinema salonlarında izleyiciyle buluşan film, Janet Frame’in yaşamından önemli kesitleri, şiirlerinde ve öykülerinde işlediği belirleyici temalarla beraber düz bir çizgide ilerletir. Campion, Frame’in otobiyografik üçlemesi To the Is-Land, An Angel at My Table ve The Envoy from Mirror City’ye sadakatle yaklaşır.

Senarist Laura Jones’la birlikte sanatçının yaşamını üç ayrı evrede –çocukluk, gençlik ve yetişkinlik– ele alarak yeni keşiflerle zenginleştirir ve onu sürükleyici/izlenebilir bir anlatıya dönüştürür. Ortaya çıkan senaryo yalnızca Frame’in dünyasını değil, kendini “öteki” olarak hisseden tüm kadınların yaşamındaki bilinmeyenleri estetik bir düzlemde görünür kılmayı amaçlar. Kadrajını yazarın büyüme hikâyesine, kimliğinin oluşum sürecine ve sonrasına çeviren Campion, bu epizodik yapının bütününde bazı önemli noktaları gözden kaçırıp anlatımda yer yer tekrara düşse de, imgeyi öznenin içselliğine sorunsuzca dahil eder. Frame’in başına gelenleri, onun kişisel deneyimlerini ve zor zamanlarını tekil bir trajedi olmaktan çıkarıp toplumsal bir eleştiriye dönüştürür. Aynı zamanda bu bilinçli yaklaşım, filmi alışkanlıklar ya da toplumun “normal” kabul ettiği davranış kalıpları ve sanatçı kimliği üzerine akademik tartışmalara katkı sunan nitelikli bir eser haline getirir. Yazarın sinemaya uyarlanan yaşam hikâyesi, sanatın dönüştürücü gücünü, toplumun “farklı” olana yaklaşımını ve bireysel kimliğin inşasını yeniden düşündürüp sorgulatmaya da kapı aralar.

İlk bölüm, Şimdiki-Zaman Ülkesine

Günün ilk saatleri, kuşlar işe koyuluyor ve bir bulutun içindeki çalıkuşu, şiirdeki çocuk gibi, bırak düdüğünü, bırak o neşeli düdüğünü diye ötüyor. Orada fasulye çiçekleri yetişiyor, yemyeşil gür otlar büyüyor, kaynaşıp duran böcekler başları dönmüş bir şekilde en güzel anlarını yaşıyor.[1]

Filmin açılış sahnesi, bir kadın karakterin, Janet’in annesinin kollarını iki yana açarak sevgi dolu sözlerle çimlerde sırt üstü yatan bebeğin üzerine eğilmesiyle başlar. Kadın gövdesiyle güneşi kapatır, bu yüzden seyirci ilk anda onun yüzünü göremez. Annesinin gölgesinde, beyaz elbisesiyle yeşillikler içinde etrafına gülücükler saçarak uzanan bebek Janet’tir. Bu görüntü annenin koruyuculuğunu ve Janet’in masumiyetini simgeler. Ayrıca bebeğin üzerine düşen “anne gölgesi”, onun yaşamının büyük bir bölümünde annesinin güçlü varlığına ve gelecekteki kimlik arayışına dair önemli ipuçlarına işaret eder. Janet’in yalınayak çimenlerde yavaş adımlarla yürüdüğü bir başka planda ise, bebek Nini’nin yeşil fonun ağırlığı altında dış dünyayı algılayışı yansıtılır. Bu yürüyüş seyircide saflık ve özgürlük hissi uyandırırken, öte yandan Janet’in ilk izlenimlerini, henüz keşfettiği doğayı ve onunla kurduğu organik bağı da imler.

Kısa bir karartmanın ardından sahne 7-8 yaşlarındaki Janet’e (Alexia Keogh) atlar. Altın oran dikkate alınarak kompoze edilen bu karede Nini, çerçevenin tam ortasında, kızıl ve kabarık saçlarıyla, kır yolunda tek başına kameraya doğru kararlı adımlarla ilerler. Yolun her iki tarafı yemyeşil düzlüklerle kaplıdır ve bu manzara Janet’in yaşam serüveninin bir metaforu olarak işlev görür. Oyuncu belli bir noktaya geldiğinde durur. Bu anda yetişkin Frame’in dış sesi devreye girer: “Bu benim çocukluğumun hikâyesi. 1924’ün Ağustos ayında, Janet Paterson Frame olarak doğdum.” Merak uyandıran bu bilgi, izleyiciyi yazarın doğumuna ve sonrasına dair olacaklara –yaşanacak şeylere– davet eder. Ancak merak iklimi huzurlu bir anlatımın seyrinde ilerlemez; Küçük Nini bir anda arkasını döner ve ardına bakmadan koşmaya başlar. Bu eylem uzun ve yorucu bir yolculuğu işaret eder. Açılış sahnesindeki dinginlik hissi burada yerini belirsizlik ve kaçış duygusuna bırakır. İzleyiciyi Janet’in içsel çatışmalarına ve yaşam mücadelesine hazırlayan başkarakterin kararlı yürüyüşü ve ardından koşup uzaklaşması, Yeni Zelanda panoraması eşliğinde filmin tematik yapısını da ortaya koyar. Aslında bu genel plan filmin gerçek anlamda ilk açılış sahnesidir.

“Gösterim” (mise-en-scène) ve “anlatı yapısı” (narrative structure) açısından zengin bir şekilde kurgulanan ilk bölümde Nini babasının cebinden çaldığı parayla aldığı sakızları sınıf arkadaşlarına dağıtır. Bu davranışıyla onların sevgisini ve onayını kazanmayı amaçlar. Ancak öğretmeni Miss Botting, (Brenda Kendall) Janet’in hırsızlığını sınıfa itiraf ettirerek onu arkadaşları karşısında küçük düşürür. Otoriter bir figür olan öğretmen Janet’i yanına çağırır ve gerçeği söyleyene dek yüzü tahtaya dönük bir şekilde onu orada bekletir. Nini utancıyla yüzleşir ve parayı babasının cebinden (ç)aldığını söylemek zorunda kalır. Gerçek su yüzüne çıktığında sınıf arkadaşlarının ayıplayan bakışları ve “hırsız” sözleriyle karşılaşan Janet gözyaşları içinde sınıfı bir uçtan bir uca kateder ve en arkadaki boş sıraya geçip oturur. Bu sahne küçük Nini’nin masumiyetiyle toplumun katı kuralları arasındaki çatışmayı yalın ama çarpıcı bir şekilde gözler önüne serer. Öğretmenin sert tutumu ve sınıfın kolektif yargısı Janet’in yalnızlığını ve dışlanmışlığını derinleştirir.

Frame epilepsi hastası ağabeyi Bruddie’nin teneffüste sınıf arkadaşları tarafından akran zorbalığına maruz kalışına ve ona “bu okulda” yeri olmadığını söylemelerine yakın mesafeden, donuk bir yüz ifadesiyle tanık olur. Bu sekansla Campion adeta Marie Bashkirtseff’in The Meeting (1884) adlı tablosunun sunduğu görsel dili ve tematik derinliği –yabancılaşma dinamiğiyle merkezdeki bireyin çevredeki grup tarafından izolasyonunu– sanatsal bir referansla sinematografik dile taşır. Resimdeki çocukların sınıfsal statüleri, masumiyetleri ve toplumsal dışlanmışlıkları, Janet’in erkek kardeşinin yaşadığı zorbalık ve psikolojik şiddetle paralellik gösterir. Janet’in tutumu ve olaya karşı yaklaşımı, onun bir başına çaresizliğini dile getirmenin dışında, toplumun marjinalleştirici tavrına karşı iç dünyasına çekilerek sözsüz bir protestoyu vurgular.

Janet kardeşleriyle birlikte yoksul ama sevgi dolu bir aile ortamında büyür. Mutlu bir çocuktur. Özellikle dört kız kardeşin aynı karyolada uyuduğu sahne, mekânın seçilmiş sınırlılığına rağmen aralarındaki güçlü bağı önemli bir ritüel olarak öne çıkarır. Janet’in yaşıtı, komşularının kızı Marjorie (Poppy) ile tanışması filmin bir başka kritik eşiğidir. Poppy ve Nini sadece okulda değil, okuldan sonra da birlikte vakit geçirirler; bu yakınlık aralarındaki bağı her geçen gün daha da güçlendirir, beraber yeni şeyler öğrenir, birbirlerine sırlarını açarlar. Poppy, Nini’nin kıvırcık saçlarına dokunurken, Janet da Poppy’nin dizlerindeki yara izlerine odaklanır. Bu yara izleri sadece çocukça bir yaramazlığın sonucu değil, aynı zamanda Poppy’nin ev içinde maruz kaldığı katı disiplin anlayışının bir göstergesidir. Aile içi otoritenin sertliğiyle çocukların fiziksel deneyimleri üzerinden şekillenen şiddettin travmatik izleri ve filmdeki benzer mikro göstergeler sadece karakterlerin iç dünyalarını değil, hikâyenin akışındaki duygusal tonu, sosyo-psikolojik derinliği ve sosyo-ekonomik arka planı da somutlaştırır.

Poppy’nin Nini’ye ödünç verdiği Grimm Masalları, Janet’in hayal dünyasında büyülü bir gerçekliğin kapısını aralar. Edebi bir keşfin başlangıcı olan, Nini’ye hem okuma alışkanlığı hem de sanatsal duyarlık kazandıran bu eser, edebiyat öğretmeninin şiir ödevi verdiği gün Nini’nin yaratıcı yeteneğini ve hayal gücünü besleyen bir kaynağa dönüşür. Okuldan döndükten sonra oturma odasında ödevini hazırlayan Janet, ablası Myrtle’ın müdahalesiyle karşılaşır; Myrtle kardeşine bir dizenin sonundaki sözcüğü değiştirmesi gerektiğini söyler. O an ablasının otoritesine boyun eğen Nini ertesi gün şiiri sınıfta kendi sözleriyle okur. Bu sahneyle yönetmen, başkarakterin inatçılığını, kararlılığını ve otoriteyle çatışan sanatsal dehasını semiyotik bir anlatı düzlemine taşır. Ancak yönetmen, Frame’in çocukluk dönemini, içsel kırılmalarını ve yalnızlığını zaman zaman bulanık bir görsellikle çerçevelerken; onun sanatsal kimliğinin doğuşunu simgeleyen olayları, duygusal ve düşünsel süreçlerin tamamlayıcı izlerini, deneyimlerinin hassas ve ayrıştırıcı yanlarını muğlâk bırakır. Sanatçı bu üslubuyla hikâyenin yorum alanını genişletir ve izleyiciyi edilgen bir gözlemciden ortak-yorumlayıcı bir konuma yerleştirir.

Frame’in ortaokul yılları Karen Ferguson’ın duru ve incelikli oyunculuğunda ete kemiğe bürünür. Yönetmen ortaokul çağındaki Janet’in edebiyatla kurduğu ilişkiyi ve yazarlık serüvenini “puslu” fakat yoruma açık bir mesafeden anlatmayı tercih eder. Nini’nin dergilere ve gazetelere gönderdiği yazılar zaman içinde yayımlanır. Bu yazınsal/edebi varoluş onun iç dünyasındaki kararlılığı ve gizli direnci dışa vurur. Ferguson’ın yüz ifadelerine odaklanan yakın plan çekimler ve statik kamera kullanımıyla bir yazarın doğuşunu ve iç yalnızlığını portreleştiren Campion, Janet’in geleceğine dair ipuçlarını, onu neredeyse her planın/karenin merkezinde tutarak, satır aralarına güçlü bir kavrayış ve özveri ile yerleştirir.

Beyaz tozlu yol boyunca bir sağa bir sola baktım ve kimseyi göremedim. Rüzgâr önümüzden geçip bir yandan diğer yana esiyordu, ben de orada, aralarında durmuş dinliyordum. Hüznün ve yalnızlığın yükünü hissediyordum; sanki bir şey olmuş ya da olmaya başlamıştı ve ben bunu biliyordum. Henüz kendimi dünyaya dikkatle bakan bir insan gibi gördüğümü sanmıyorum; o zamana kadar ben kendim dünyaymışım gibi hissediyordum. Rüzgârı ve acıklı şarkısını dinlerken, benimle ilgisi bulunmayan, dünyaya ait olan bir hüznü dinlediğimi biliyordum.[2]

Janet ergenlik döneminde ablası Myrtle’la son derece güçlü ve sıkı bir bağ kurar. Yönetmen abla-kardeş arasındaki ilişkiyi naif ve samimi sahnelerle, pek fazla söze ihtiyaç duymadan kurgular. Sessizliğin hüküm sürdüğü bu sahnelerde kayıtsız davranışlar, imalı ifadeler, muzip bakışlar, içten gülüşler ve küçük paylaşımlarla biriken mutlu anlar ikili arasında eşsiz bir uyum yaratır. Myrtle’ın beyaz puantiyeli kırmızı elbisesiyle Nini olmadan diğer kardeşleriyle dans ederek havuza gitmesi ve boğularak yaşamını yitirmesi, ilk bölümün belki de en önemli dönüm noktasıdır. Seyirci olayların nasıl geliştiğine dair açık bir bilgiye sahip olmasa da, eve gelen yabancının anneye en büyük kızının ölüm haberini getirmesi Nini’nin dünyasında onulmaz bir yıkımın başlangıcına sebep olur. Campion bu kaybın yarattığı travmayı melodramdan uzak, ölçülü ve gerçekçi bir sinema diliyle işler. Bu acı Nini’nin içine kapanmasına ve lise yıllarında daha derin bir yalnızlığa sürüklenmesine yol açar. Myrtle’ın hatırası onun şiirlerinde ve anılarında yaşar. Yönetmen tüm bu süreci, aile trajedisini ve kaybın ağırlığını gösterişten uzak ve duygusal bir denge içinde perdeye taşır; başkarakterin çocukluktan gençliğe geçişinde olgunlaşmanın yarattığı sancıları ve çalkantıları seyirciye incelikle duyumsatır.

Sunnyside ve özgürlük

Sezgilerim bana en uğurlu yıldızın kaderimin en yüksek noktasında olduğunu bildiriyor; şimdi olur da onun etkisinin gereğini yapmaz, ihmal edersem kader bir daha gülmez yüzüme.[3]

Üniversite hazırlık sürecinden itibaren kadrajda artık Kerry Fox vardır. Frame’i ardışık yaşlarda canlandıran üç aktris, yazarın kişisel dünyasını ve sanat yaşamını etkileyici performanslarla bütünlük içinde yansıtır. Çocukluğun parıltılı dehası, gençliğin karmaşık ve yoğun duygu patlamaları ve yetişkinliğin bastırılmış çocukluğu, her biri aktrislerin dönüşümlü oyunculuklarında anlam ve hayat bulur.

Taşranın sükûnetini ardında bırakan ve şehrin karmaşasına, üniversite yaşamına adım atan Janet hem mekânsal hem de zamansal bir değişimin parçası olur. Amcası George ve yengesi Isy’nin evinde sonradan gelen kardeşi Isabel ile paylaştığı oda onun için sorun teşkil etmez. “İnsanların içine karışmaya utanıyor, Öğrenci Birliği’ne gitmeye çekiniyordum. Yalnızlığımın bilincinde, romantizmi bir tek şiirlerde ve edebiyatta yaşayabiliyordum” diyen Frame için mezarlıkta ya da boş bir laboratuvarda vakit geçirmek, orada okumak, yazmak, yemek yemek olağandışı değil, aksine anlaşılır bir durumdur. Çünkü Nini, dış dünyayla iletişim kurmak yerine sınırlarını kendisinin belirlediği bir yalnızlık içinde yaşamayı seçmiştir. Okur, yazar, düşünür; tüm bunları yalnızlığın gölgesinde sürdürür. Domates kırmızısı çorapları ve Çaykovski tutkusuyla dikkat çeken psikoloji hocası Mr. Forrest’a tuhaf bir kıskançlıkla ilgi duyar. Ancak Janet bu ilgiyi görünür kılmaz, ifadesizliği ve mesafesi küçük dünyasının koruyucu zırhıdır. Çocukluktan beri önemsenmeyen kişisel bakım, fiziksel özensizlik, ihmal edilen, gülüşünü saklamaya zorlayan, çürümeye yüz tutmuş dişler… Bunların hepsi Janet’in hassas ruhunu örten ince bir perdedir. Onun toplumsal normlara uyumsuzluğu, kendi varoluşunu önceleyen endişeli ve kırılgan tavrının da yansımasıdır. Film bu süreci gözlemleyen bir anlatımla, yazarın yalnızlığını ve bastırdığı arzuları bazen uzaktan, bazen de yakın plan çekimlerle sahneler.

Belki de Janet’in eşsiz dehası ve bu kitabı benim için bir başyapıt kılan şey, kırılganlığını ortaya serdiği derinlik ve açıklıktır; başarıları kadar acılarını ve küçük düştüğü zamanları da sakinlikle ve adilce yazma becerisidir. Janet beni yatıştırmıştı. Benden Janet’e hayranlık duymam istenmemişti ama yine de onu yakından tanıdım ve şefkatle sevdim. (Jane Campion)

Sınıf öğretmenliğine başlayan Janet aynı zamanda üniversitede psikoloji eğitimini sürdürür. Öğrencilerinin yaptığı resimlerle duvarlarını süslediği küçük ve iç ısıtan sınıfında onlarla bir arada olmaktan mutludur. Ancak sömestr tatiline yakın, sınıfını ziyaret eden bir müfettişin karşısında beklenmedik bir kırılma yaşar ve panik atağa yenik düşer. Elinde tebeşir, kara tahtanın önünde öğrencilerine sırtı dönük olan Janet’in derin suskunluğu onun çocukluk travmasını tetikler. İlkokul sıralarındayken öğretmeni tarafından küçük düşürüldüğü o yaralayıcı geçmişini hatırlayan Frame sınıfı koşarak terk eder. Görünürde anlaşılmayan bu çözülme, zamanın örtüsüyle kapanan gerçeği gün yüzüne çıkarır. Bilinçdışı bir yüzleşmenin ve savruluşun ardından Janet çok sevdiği mesleğinden vazgeçer ve öğretmenlik yapmayı bırakır.

Çağdaş dünya şizofreniyi olanaklı hale getirir ama dünyadaki olayların dünyayı insansız ve soyut bir yere dönüştürmesinden dolayı değil; kültürümüzün, insanın dünyada kendini kaybolmuş hissetmesine yol açan, dünyayı okuma şeklindendir.[4]

Üniversitede otobiyografi ödevlerini değerlendiren Mr. Forrest, Janet’e “Yazmaya yeteneğin var gerçekten” der, ancak bu söz özünde zımni bir küçümseme barındırır, çünkü Janet’in öyküleri halihazırda The Listener dergisinde yayımlanmaktadır. Psikoloji hocasının  ‘onayı’, Janet’in yaratıcı yeteneğini eril tahakkümün mengenesine alma girişimidir. Kısa bir süre sonra Janet’in biyografi ödevini değerlendiren otorite pozlarındaki üç erkek akademisyen –aralarında Mr. Forrest de vardır– Janet’in kaldığı pansiyona gelir ve ayaküstü ona psikiyatri kliniğinde tedavi görmesini “tavsiye” ederler. Onların nazarında Frame “tedaviye muhtaç” bir vakadır. Sessizliğe çekilen hayatı bir kez daha egemen anlayışın “sizin için en iyisi bu” sözleriyle mühürlenir. Janet’in ne düşündüğü değil, onun adına neyin “doğru” olduğu önceden belirlenmiştir. Bu “iyiliksever” kararın gölgesinde hastaneye yatmak zorunda kalan yazara bir dizi tetkik sonucunda şizofreni tanısı konur. Eve döner, bu teşhisin yanlış olduğunu bilmeden (yıllarca da bilmeyecektir) ailesinin yanında zaman geçirir. Annesi ve kız kardeşi Isabel’in tatilde olduğu bir gün, Isabel, Picton’da boğularak ölür. Bu ikinci kayıp, ablası Myrtle’ın geçmişten süzülen hayaletiyle birleşir; acının tek telafisi artık “yazmaktır”. Ancak Janet kendini yeniden hastane koridorlarının soğuk, kasvetli ve ürkütücü karanlığında bulur. Seacliff’teki Sunnyside (güneşli taraf anlamına gelen) Hastanesi’nde sekiz yıl boyunca her biri infaz korkusuna eşdeğer iki yüzden fazla elektroşoka maruz kalır. Nihayetinde lobotomi masasına alınmak üzereyken, koğuşunda yazdığı Lagün (The Lagoon-1951) adlı öykü kitabı ona bir ödül kazandırır. İronik bir kurtuluşla, tıbbın infaz yargısından bu kez kalemi sayesinde sıyrılır.

Lagün, Janet’e özgürlüğünü geri vermiştir. İkinci kez eve döndüğünde babası artık kimsenin onu bu evden uzaklaştıramayacağını ve bir daha asla herhangi bir hastane kapısından içeri girmeyeceğini söyler. Geçmişin yitirilmiş çocukluğunu kısmen onaran bu sahipleniş ve kardeşi June’un desteğiyle Frame kendini güvende hisseder; lakin gerçek iyileşme, yazar ve edebi hakem Frank Sargeson’la tanıştıktan sonra başlar. Sargeson ona kendi mülkünde bir baraka verir; Janet böylece yalıtılmış bir sığınak bulur ve Frank’in edebi rehberliğinde bir yazar olarak nasıl hayatta kalacağını öğrenir. Şiirsel ve deneysel ilk romanı Baykuşlar Ağlar (Owls Do Cry-1957), yazarın travmalarından, toplumsal baskılardan ve tıbbi şiddetten artakalan ruhunun direniş manifestosuna dönüşür. Yönetmen de vizörüyle bu iyileşme sürecinde kırılma anlarını atlamadan, genç bir kadının yazıyla hayata tutunuşunu, yaşadıklarını, sabrını, kararlılığını ve sessiz direnişini kaydeder.

Benim için kalk Fransa’ya git istersen

Dört kız kardeş yosun yeşili bir yamacın kıyısında, okyanusun sonsuzluğuna karşı Robert Burns’ün Duncan Gray (Benim için kalk Fransa’ya git istersen) şarkısını söyler. Neşeyle hüzün arasında salınan “erken vedalar” ve hatıralar zamanı durdurur. Ufuk çizgisinin asude ve dengeli hattında rüzgâr kardeşlerin saçlarında ve yüzlerinde mavinin bin bir tonunu dans ettirirken üçüncü bölümün bu açılış sahnesi de bir yol hikâyesini haber verir.

Güneşle, tarih kitaplarına geçecek bir antlaşma yapmaya çalışıyorum, diğerleri de öğrensin diye yanık gökyüzünün her gün yeni bulutla yamanması için güneşin ışık saçma şartlarını belirliyorum; bağışlamayı anlatmak kolay değil.[5]

Son bölümde Campion, Frame’in yazarlık serüveninin farklı evrelerini betimleyen Avrupa seyahatine çevirir kamerasını. Pitoresk bir anlatıya evrilen bu kesit, özellikle Fransa ve İspanya’daki sahnelerle pastoral bir masal havası kazanır. İlk durak Londra yaratıcılık deneyimlerinin izlerini ve kimlik arayışını yansıtır; arkadaş olduğuna inandığı bohem yazar ve ressamlar Frame’in yayın geçmişini sorgular. Grubun içinde kitapları basılmış tek yazar olduğu için bu “ilginç” Yeni Zelandalıyı gizil bir kibirle küçümserler. Janet aldırmaz. Londra’dan sonra sarı-sıcak renkleriyle geçici bir dinginliği temsil eden Paris’te Duncan Gray şarkısı eşliğinde dünyayı kendi gözleriyle görme zevkine erişir. Nihai varış noktası İbiza ise özgürlük ve yaratıcılığın doruğa ulaştığı yerdir: Ignacio Riquer Sokağı’nda kiraladığı evde mum ışığında yazarken ya da pencereden dışarı bakarken adeta canlanan bir tabloya dönüşür. Bir grup sanatçıyla tanışır; içlerinden birine, Bernard’a âşık olur, onunla sevişir, yazmaya ara verir ve birlikte vakit geçirirler. Teninde ve ruhunda çözülen dokunuşlarla ilk deneyimini yaşar ve kendine koyduğu engelleri aşar. Bir şeyi içeri alırken bir şeyi dışarı çıkarmak için –ihtiyaç duygusuyla değil– kurduğu bu doğal yakınlığı Campion, Venüs’ün Doğuşu (Alexandre Cabanel-1863) tablosundaki özle aksettirir. Janet kızıl saçlarıyla Akdeniz’in camgöbeği sularında çırılçıplak yüzer, kayalara serilir, güneşin tenini okşamasına, utancını eritmesine izin verir ve özgürlüğün(ün) tadını çıkarır.

İkinci bölümün aksine, son bölümde Frame’in edebi yaratım süreci –onu olduğu kişi yapan ya da onu yazmaya iten şeyin ne olduğu– daha belirgin ve anlaşılırdır. İzleyici onun yazarlık serüvenine, karmaşık kişiliğine ve varoluşunun dayanılmaz biçimsizliğine karşı kesintisiz mücadelesine yakından tanıklık eder. İmgeyi içselliğe ahenkle yediren Campion, Willowglen’de, geride kalan ailesinin yaşadığı evin yakınına park ettiği küçük karavanında herkesin umut edebileceği kadar evinde hisseden Janet’in yüzünde, “dönüş” duygusunun yarattığı rahatlamadan çok, hayal gücüyle kendini dünyada yalnız bulmanın kaygısını ve kederini aşabileceğini bilen birinin ifadesini gösterir. Daktilosunun başında kendi içindeki derin ama açık pencereden dünyaya bakmasını, uzlaşmazlığın zorluklarını, toplumun kaba ve hoşnutsuz sütunlarına tehdit oluşturduğunu, sözcüklerinin bir sığınak ve esaslı bir zafer olduğunu bilir.

Bende bir tuhaflık yoksa nasıl yardım isteyecektim? Üstelik, gerçek ilk başta yalandan daha korkutucuydu. (Janet Frame)

Yeni Zelandalı bir kadın yazarın iç dünyasını ve yaşam serüvenini “genç” ve tutkulu bir başka Yeni Zelandalı kadın yönetmenin perdeye taşımasının üzerinden otuz beş yıl geçse de, Masamdaki Melek hâlâ kendi çıplak ve samimi gerçeğini anlatmayı sürdürüyor. Edebiyat ve sinemanın ortak dilinde iki eserin, kitabın ve filmin okurların ve izleyicilerin zihinlerinde bıraktığı izler yıllar sonra bile ilk günkü gibi canlılığını ve tazeliğini koruyor. Özetle, An Angel at My Table, Hollywoodvari biyografik filmlerin katı anlatı yapısına hapsolmuş bir yapım değil, bilakis renk, duygu ve sözcük akışıyla örülü onlarca yıllık materyali özverili bir izlenimcilikle yansıtan lirik bir yaşam öyküsüdür. Frame’in dünyayı kendi gözleriyle görme mücadelesi, doğada ve sanatta güzelliğe duyduğu özlem, üslubundaki tevazu, duygusallığı ve kendine acımayı reddetmesi, kendine ve başkalarına karşı açık görüşlü değerlendirmesi ve hepsinden önemlisi olağanüstü zekâsı fazlasıyla ilham vericidir. Film yetenekli, hayalperest ve hassas bir kadının, işçi sınıfından gelen anne babasının sevgisiyle büyüdüğü çocukluktan başlayarak toplum tarafından yavaş yavaş utancı kesinleştirerek ölümün eşiğine sürüklediği “hayatını” geri kazandığı/aldığı bir ömrün hem kişisel hem de evrensel kaydıdır.

 

NOTLAR:

[1] Janet Frame, Baykuşlar Öterken, çev. Z. Ceyil Özmen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2022 (2. baskı)

[2] Janet Frame, Soframda Bir Melek, çev. Ayça Çınaroğlu, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2022, (3. baskı), s. 26.

[3] William Shakespeare, Fırtına, çev. Özdemir Nutku, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2019, s. 12.

[4] Michel Foucault, Akıl Hastalığı ve Psikoloji, çev. Emre Bayoğlu, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2020, s. 104.

[5] Janet Frame, Sudaki Yüzler, çev. Ayça Çınaroğlu, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2024, (4. baskı), s. 159.

Yazarın Tüm Yazıları
  • Jane Champion
  • janet frame
  • Masamdaki Melek

Önceki Yazı

DENEME

Irmak Zileli ile söyleşi:

Kurmaca sayesinde acıyla yüzleşmek...

“Gerçeklik içinde acıya bakmak, yas tutmak, kendi karanlığınla yüzleşmek zordur. Kurmaca bize başkalarının hikâyesi üzerinden bunları deneyimleme imkânı sunar. Başka karakterlerde, başka olaylarda, başka mekânlarda, bize ait olmayan dertleri, tasaları, korkuları hissederiz.”

AYŞE ÖZLEM İNCİ

Sonraki Yazı

VİTRİNDEKİLER

Haftanın vitrini – 28

Yeni çıkan, yeni baskısı yapılan, yayınevlerince bize gönderilen, okumak ve üzerine yazmak için ayırdığımız bazı kitaplar: 7’lik hitaplar. / Bir Biyografi Yazarının Öyküsü /  Bizler Yarının Türkleriyiz / Dünyadan Sonra Bir Yer / Güvenliğin İlgası / İtalyan Modeli / Kulakmisafiri / Osmanlı İmparatorluğu’nda Yollara Düşenler / Sağanak Altında / Tomás Nevinson

K24
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist