Süha Oğuzertem'in anısına
Birkaç gün önce kaybettiğimiz yazar, edebiyat eleştirmeni ve akademisyen Süha Oğuzertem için öğrencilerinin ve dostlarının yazdıkları: Aslı Güneş / Sıla Arlı / Neslihan Cangöz / Özge Şahin / Şehnaz Şişmanoğlu / Yalçın Armağan / Murat Cankara / Alphan Akgül / Leyla Burcu Dündar / Jale Özata Dirlikyapan / Devrim Dirlikyapan / Günil Özlem Ayaydın Cebe / Nuran Tezcan / Güven Güzeldere / Hülya Dündar Şahin
Süha Oğuzertem. Burgazada, Sait Faik Sempozyumu, 2004.
“Küskün bir savaşçı”
ASLI GÜNEŞ
Hayır, Ölü Ozanlar Derneği’nin, sıranın üzerine fırlayıp sıkıntıdan patlamak üzere olan öğrencilerine edebiyat kitabının anlamsız sayfalarını yırttıran hocası değil o. Bilkent’in yeşil kampüsüne bakarak düş kurmamıza izin vermiyor. Onun derslerinde harfler, noktalama işaretleri, kelimeler hazırolda olmasa bile bir nizam içinde. Her birimize “Bey” ya da “Hanım” diye seslendiği bizler de… Dünyayı düzen ve kural içinde seviyor Süha Hoca ama o muzip bakışlarının gördüğü bütün yaramazlıkları da kabullenmeye hazır gibi.
Bilgi’de, Türkçe Birimi’nde yüzümüzden eksik olmayan müstehzi bir ifadeyle, gizleyemediğimiz bir bıkkınlıkla okuduğumuz sınav ve ödev kâğıtlarının kenarlarını kırmızı kalemiyle oya gibi işliyor adeta. “Siz” diye hitap ettiği öğrenciyi ölesiye ciddiye almaya yeminli. Çünkü dünyayı ciddiye alıyor, her şeyin yerli yerinde ve ölçülü olmamasından garip bir azap duyuyor sanki.
Ama benim için, lise çağında kapısını çalıp ömürlük dost Sena’yı bulduğum, içinde oturanların insan değil de roman kahramanları olduğuna inandığım, solgun ve yoksul halk çocuklarının kalbine açılan o adalı evin oğlu aynı zamanda. Demiryolcu Nejat’tan, Türkan Öğretmen’den aldığı terbiyeyle, muzaffer yarınlara ertelediğimiz tembel düşleri gerçek kılmaya ant içmiş, tarih öncesinden kalma bir hümanizmayı yakasına göz alıcı bir karanfil gibi iliştirmiş yalnız, küskün bir savaşçı… Huzur içinde uyusun.
“Sola yaslı metinler”
SILA ARLI
Yıl 2002, yaşım 22. Bilkent Üniversitesi’nde Türk Edebiyatı Bölümü kurulalı birkaç yıl olmuş. Yüksek lisans programına başvurmayı çok istiyorum. Edebiyat ve Eleştiri dergisinde, program koordinatörü Süha Oğuzertem’le uzun bir söyleşi yapılmış. Ona bir e-posta gönderiyorum. Tanışmadığımız halde bana hemen randevu veriyor. Çalışmak istediğim konuları ve çekincelerimi anlatıyorum. O içten, yapıcı ve hoşgörülü haliyle, “Başvurunuzu bekleriz” diyor. Onun bu tavrından aldığım cesaretle, yabancısı olduğum ama doyasıya öğrenmek istediğim bir dünyanın kapısını aralıyorum. Kendisinin gayretleriyle daha da ışıyan o ortamda hayatımın en aydınlık yıllarını geçiriyorum. Metinler, anlatılar ve kitaplar evreninin bir parçası oluyorum.
Yazıya değer ve emek vermeyi ondan öğrendim. Editörlük diye bir meslek olduğunu ondan öğrendim. Bir romanı yorumlamayı, kimi zaman inceden alaya almayı ondan öğrendim. Metinlerden korkmamayı ve ne kadar iyi yazılmış olursa olsun, bir metni yayımlanabilir hale getirmek için cümle cümle, kelime kelime çalışmak gerektiğini ondan öğrendim… Bir gün derste, olabilecek en teknik detayı dahi ele almaktan sıkılmadığı için, “Editöre teslim edilecek yazı iki yana yaslanmaz, sola yaslanır arkadaşlar” demişti. İki yana yaslı değil, yaslı metinleriz şimdi. Yazılıp çizilenleri ince eleyip sık dokuyacak, üzerinde uzun uzadıya düşünüp kalemine sarılacak Süha Hocamız gitti.
Süha Hoca…
NESLİHAN CANGÖZ
Süha Oğuzertem Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümünde yüksek lisans yaparken iki yıl boyunca hocam oldu. Bölümün temel direklerinden biriydi; her dönem neredeyse ikişer ders verir, her derse çok iyi hazırlanmış gelir, dönem başında verdiği programa kesinlikle uyar ve elbette bizim de uymamızı isterdi. Titizdi, mükemmeliyetçiydi, yanlış kullanılmış her bir tırnak işaretinin, virgülün, italiğin, noktanın hesabını kırmızı kalemle işaretleyerek sorardı. Şimdilerde pek kıymeti olmasa da akademik dürüstlüğe önem verir, başkalarına ait argümanlara uygun şekilde referans verilmesine özellikle dikkat ederdi. İyi bir edebiyat kuramcısı, iyi bir edebiyat eleştirmeni ve iyi bir hocaydı. A. H. Tanpınar derslerini hâlâ hatırlamam başka nasıl mümkün olurdu yoksa?
Dersler bittikten sonra “hocam demeseniz artık, meslektaşız biz” diyecek kadar nazik, yazılarını “emekli edebiyat öğretmeni” olarak imzalayacak kadar mütevazı ve yoldaşlık hukukunu gözeten biri eksildi hayatımızdan. Son zamanlarda enerjisini kızgın, öfkeli ve küskün olmaya harcasa da yazacak, yapacak çok şeyi olan kıymetli bir edebiyatçı inanılmaz bir biçimde, çok erken bir ölümle gidiverdi buralardan. Şaşkın, kalakaldık. Çok üzgünüm, umarım huzurla uyursunuz Süha...
“Bozkırdaki çiçekler”
ÖZGE ŞAHİN
Öğrencin olmadım.
Yazıların, düzenlediğin sempozyumlar, yayına hazırladığın kitaplar, danışmanı olduğun tezlerle Bilkent'in Türk edebiyatı akademisini çok güçlü dönüştürdüğü yıllarına tanıklık edip yaptıklarını saygıyla izliyor, hepsini örnek alıyorduk.
Sonra yıllar geçti ve yollarımız ölümüne kadar sürecek en zorlu döneminde kesişti. 8 yıl önce. Çoktan emekli olmuş, en verimli döneminde sessizleşmiş, köşene çekilmiştin. Yazılarını toparlama işiyle bir nebze heyecanlanmıştın ama bir şeyler olmuyordu. Bilkent yıllarındaki gibi öğrenci yetiştirmek, birilerinin hayatına dokunmak daha önemli geliyordu sana. Bu yüzden onca kıymetli yazını kitaplaştırmayı emeklilik yıllarına bırakmıştın. Sana kalsa hiç yapmasan da olurdu. Çünkü kendinden önce hep ama hep başkalarını, en çok da öğrencilerini düşünmüştün.
Ve hepimizin hayatını altüst eden pandemi sanki sana daha çok değmişti. Bir şekilde oyalıyorduk birbirimizi. Sen yine o her zamanki özenli ve titiz bakışını yeni öğrendiğin yemek tariflerine uyguluyor, puzzle’lar yapıyordun. Her şey her zaman olduğu gibi büyük bir törene dönüşüyordu. Ne çok “tören”e birlikte katıldık.
Ben seni hep bozkırdaki çiçekleri yeşertmeye olan inancınla hatırlayacağım.
Kardeşin Özge
Zeytin ağacı
ŞEHNAZ ŞİŞMANOĞLU
2000 yılının Eylül ayında tanıdım ben Süha Hoca’yı. Tabiri caizse yurdun hatta dünyanın (Arnavutluk ve Polonya’dan gelen arkadaşlar da vardı) dört bir yanından farklı üniversitelerden, farklı bölümlerden gelmiş edebiyatseverlerdik, her şeyi bırakarak ardımızda yeni bir serüvene atılmıştık. Yüksek lisansın –Türkiye’ye yabancı bir kavramıyla– hazırlığındaydık, ama Bilkent Türk Edebiyatı’nın o kendine has, disiplinli yapısıyla neredeyse liseli öğrenciler gibiydik çünkü çoğumuz da burslu ve yatılıydık. Süha Hoca da Türkiye’de o zamanlar henüz örneği olmayan bu oluşumu her daim ciddi ve takım elbiseli oluşuyla tamamlıyordu. O zamanlar pek farkında değildik ama onun da hocalıkta ilk yıllarıydı. Amerika’dan yeni dönmüştü, heyecanlı olduğu kadar tedirgindi de sanki sınıfta, kesik kesik konuşurdu, önemli bir şey söyleyeceği zaman başını aşağı yukarı sallar, ellerini masada tıkırdatırdı. Tek kelimeyle nevi şahsına münhasırdı. Belki de öğrenim hayatımızda ilk kez bizlere bir hoca “Hanım”, “Bey” olarak hitap ediyor, bu da fena halde hoşumuza gidiyordu. Yine ilk kez onun sayesinde “Genç Eleştirmenler” olmuştuk da sunumlar yapmaya kalkmıştık. Şimdi ilkokulda bile sunum yapmaya başlıyor öğrenciler ama birçoğumuz ilk kez bir dinleyici kitlesi önünde sunum yapmayı, sorulara cevap vermeyi onun öncülük ettiği sempozyumlarda öğrendik. Bu konuda benim biraz buruk bir anım da var. İlk sempozyumda kimse bana soru sormayınca Süha Hoca sormuştu – sonradan anlayacağım bir jestti bu aslında! Heyecandan cevap verememiş, müthiş mahcup olmuş; sonra da bu sitemimi biraz sert bir biçimde Hoca’ya derste dile getirmiştim. Bu kez o bu duruma içerlemişti ve sonrasında da bir biçimde gönlümü almıştı. Vicdanlıydı, bizden çok umutluydu ve çok kolay gösteremese de aslında sevgi doluydu. Birçoğumuz ilk yazılarını, ona hazırladığımız ödevleri çeşitli edebiyat dergilerine göndererek yayımladık. O çok meşhur kırmızı kalemleriyle hatalarımızı kelime kelime düzeltir, hiç yorulmadan çok ayrıntılı notlar yazardı. “Okuma Raporları”nın bize dönüşünü heyecanla beklerdik o yüzden. Şimdi kendi öğrencilerimizin ödevlerine yazdığımız her notta biraz da Süha Hoca’dan izler var.
Onun naifliğini, heyecanını en çok ele veren olaylardan biri de meşhur Doğançayır gezisidir. Eskişehir’in bir köyünde Nâzım Hikmet’in o meşhur şiirindeki vasiyetini sahiplenen bir köy olduğunu duymuş, hepimizi de oraya gitmeye ikna etmişti. Her birimize görev vermeye bayılırdı; mesela Nuri, Bilge ve ben bu köyü keşfetmeye giden öncü birliğin üyeleriydik, bozkıra doğru müthiş bir yolculuktu, hiç unutmuyorum. Cumhuriyet’in ilk kuşak aydınlarının idealizmini taşıyan bir yanı vardı hep. Şimdi düşünüyorum da birçoğumuzun hoca, eleştirmen, yazar olduğunu gördü; en son Kadıköy’de, farklı dönemlerde okumuş bizleri bir araya getirdiğinde yüzünde bunun gururu vardı. Anısı bizlerde, ismi edebiyat çalışmalarında, umudu o en son diktiği zeytin ağacında her daim yaşayacak...
Süha için
YALÇIN ARMAĞAN
Süha Oğuzertem’le yirmi beş yılı birlikte geçirdik. Önce hocam, sonra meslektaşım, nihayet dostum oldu. 2000 ile 2007 arasında öğrenci-hoca olarak çatışmalı bir ilişkimiz vardı, pek çok meselede ayrı düşünsek de bir noktada ortaklaşabiliyorduk. 2007-2011’de meslektaş olduğumuzda, öğrencisi olarak ne kadar çatışsam da ondan çok şey öğrendiğimi, hocalık “standartları”mı onun belirlediğini fark ettim.
Sadece hocalıkta değil, hayatta da titiz olmak ile takıntılı olmak arasında ince bir çizgi olduğunu ona bakarak öğrendim. Süha Hoca bu çizginin üzerinde gidip geliyordu. Öğrenci kâğıdı ya da tez okurken sürekli düzeltme yapmak titizliği aşıp takıntıya, hatta bir tür “tek doğruculuğa” dönüşebiliyor, “itici” hale gelebiliyordu. Yazıları takıntı değil, titizlik ürünüydü. Metin analizinin Türkçedeki en iyi örneklerinden birkaçını yazabilmesini sağlayan da titizliğiydi; metni didik didik ediyor, buradan bir yöntem devşiriyordu. Ama kendi cephesinde yazıları hep kusurlu kalıyor, bir türlü tamamlanamıyordu. Sanırım bu hissi aşmak için, yazılarını benim kitap haline getirmemi istedi. Zaten hepsi yayımlanmış, defalarca gözden geçirilmiş yazıları kitaplaştırmamız yaklaşık iki yıl sürdü. Takıntı ve titizlik iç içe geçti: Hoca’dan geriye sadece bu kitap kaldı.
Eleştirmenlikte çok işe yarayabilecek titizlik ya da doğrulara inanç, dostluklarda hayli zorlayıcı olabiliyor. Süha, dostlukta da yine iki uç arasında gidip geliyordu: hem fedakâr hem çok uzak. Hayatımda tanıdığım en fedakâr insanlardan biriydi, kendinden çok başkaları için bir şeyler istediğine çok tanık oldum. Herkese yakın olmak istiyordu ama kimseyle sıkı bir ilişkisi yoktu. Dostlarının çoğu öğrencileriydi. Onlarla iletişimi koparmasa da hep belli bir mesafede duruyordu. Seveni çoktu ama evini bilen pek yoktu, dostları ailenin bir parçası olamıyordu. Oysa hep büyük “aile” masalarında yapılacak kahvaltılardan, yemeklerden söz ediyordu. Kimseyi neredeyse ayırmadan herkese bir sandalye vermeyi istediği o çok kalabalık yemekleri istediği kadar sık toplayamadı. Kitabı çıktıktan sonra Ankara’da ve İstanbul’da bir kez o masayı toplayabildi. Devamını getiremedi. 2023 yazında Ankara’da herkesi bir araya getirmek, sanırım vedalaşmak istiyordu. Yapamadı.
Son on yılında yapmak isteyip de yapamadıkları, yaptıklarından çok daha fazlaydı. Bu on yılda hayatını da zihnini de istediği biçimde yoluna koyamadı. Yine de öncesinde yaptıkları öyle güçlüydü ki ölümünden sonra hep övgüyle anılıyor, şimdi.
Hocam, meslektaşım, dostum Süha, her zaman erdemin timsali olmak istedi.
Onu erdeme dönüştürmek istediği titizliğiyle hatırlayacağım.
Süha hocayı Hocayı Hoca’yı
MURAT CANKARA
Hocam gece aramışsın. Çok geçti, sabah erken ders vardı ve daha neler. Yarın yazar, sonra da ararım dedim. Sabahki derste Servet-i Fünun romanlarının sonunda çıkıveren yangınlardan, hayattan, sonlardan bahsettim. Öğleden sonra, yine ders. Bu kez Karasu: Kılavuz üstü az Gece. Sonra kediler, sonra ev, sonra bir mesaj. Gitmişsin. Hem ne gidiş. İnanmak için haberlere bakayım dedim. Evet, saçma. Sen olsan çıktısını alıp elinde kırmızı kalemle okurdun herhalde. Artık soyadını doğru yazıyorlar. Bu iyi. Odandaki dolabın üzerine sana gelen zarflardan kırpılmış parçalar yapıştırır, adını nasıl yazamadıklarını gösterirdin. Çok eğlenirdin bunu yaparken. “Öksüzkent” mi yazıyordu birinde? Akışta “akademisyen”ler, ”teorisyen”ler, “eleştirmen”ler, “yazar”lar, “kuramcı”lar; bunlara gülerdin elbette. “Eleştiri yazarı” seni kızdırırdı. İlk haberlerde, kim idüğünü henüz bilmediklerinden, “bir vatandaş” yazmışlar. Sanırım bu hoşuna giderdi. Fahim Bey ve Biz’i sen okutmuştun derste. Akla ilk gelenlerden korkmasam “Süha Hoca ve Biz” yazardım bu satırların en tepesine. “Akla gelmek” demişken, senin puzzle merakını evirip çeviriyordum kafamda hanidir. Galiba yapboz değil, bozyap demeli Türkçede. Nedenini sonra, gelince anlatırım. Kısacık bir paragrafta ne çok “son”lu kelime. Dikkatinden kaçmazdı. Düzeltmeyeceğim. Artık nur içinde yat hatta uyu. Unutmadan: Son noktadan sonra iki değil bir boşluk; sonraki paragraflar da iki yana bloklu.
“O kırmızı kalem...”
ALPHAN AKGÜL
Süha Hoca… Bir metni söküp takmasını en iyi o bilirdi. Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerinin hastalıklı yönlerini tespit edip bir akademik doktor gibi reçete yazan da oydu. Bilkent Üniversitesi’nde bir eleştirmen kuşağına eleştirel düşünüp derli toplu makale yazmasını öğreten de… Peki ama ben ne hissediyorum onun ansızın gidişi karşısında? Şöyle:
Köşeleri olan bir karakterdi Süha Hoca. Girdiği kabın şeklini almazdı. Daha çok bir kaba şekil vermek için çırpınırdı. Ne akademiden veya yakın çevresinden kişisel bir şey talep etti ne de modern çağa özgü refaha erme kaygıları güttü. Buna rağmen içinde ezip yok edemediği bir arzunun çekirdeği, dolduramadığı bir boşluğun ürkütücü gölgesi vardı. Her nitelikli edebiyat eserinde var olan bir derinlik sarhoşluğunu yaşamak, bir metnin örgüsünde yaşamın kendisinden daha anlamlı bir öte-anlamı bulup çıkarmak için didinir, buna giden yolları öğrencilerine inatla belletmeye çalışırdı. Onunla sohbetin dinamiğinin düştüğünü hiç görmedim, ya bir metnin basıma hazır hâle nasıl geleceğini ya da toplumsal sorunlara somut çözüm arayışlarını konuşurdunuz, günlük laflamalar, dedikodular, basit ve rahatlatıcı sohbetler ona göre değildi. Bana kalırsa, yayılıp rahat etmekten ziyade dikenli bir fıçının üstünde oturmayı ve etrafındakileri de diken üstünde tutmayı isterdi daha çok. Gevşemiş bir zihinden ne deseni sağlam bir metin ne de mantığa dayalı bir etik çıkabilirdi çünkü. Öğrencisi veya arkadaşı olmak sürekli bir konuda onunla tartışmak, didişmek, akılcı bir yolun taşlarını döşemek için zihinsel gücü ölesiye işe koşmak demekti. Yorulmuş muydu? Hayır! Yalnızlaşmış mıydı? Olabilir!
Peki nedir imgelemimize düşen şimdi? Dün geceden beri haberlere konu olan yanıp kül olmuş bir evin salonu… Başka? Bu ülkede geniş bir kahkahaya değecek bir şey olmadığını sezdiğinden olsa gerek hep muzip, incecik, dudaklarının kenarına asılı, varla yok arası bir tebessümün fotoğrafı. Oysa biz onu kırmızı kaleminden tanırız, kırılmaya müsait bir özgüvenle sunduğumuz bir ödevi düzeltmeleriyle boyadığı… O kırmızı kalemin ucundan çıktık işte biz.
“Bir bilim emekçisi”
LEYLA BURCU DÜNDAR
1998 yılında yeni mezun bir mühendis olarak dünyaya savrulmak üzereyken bozkırdaki bir vahada buldum kendimi. Bilkent Üniversitesi’nde alana meydan okurcasına açılan Türk Edebiyatı Bölümü’nün kurulmasında birçok önemli ismin katkısı varsa da, bu oluşumun mimarı tektir: Süha Oğuzertem. Yapının harcını ustalıkla karan, tuğlaları art arda sabırla dizen, bizleri bin bir emekle yetiştiren bir bilim emekçisiydi o. “Yazılı Anlatım” dersiyle başlayıp “Edebiyat Kuramları”na uzanan bir yelpazede genç zihinlerimizi yeni ufuklara taşıyıp bizleri araştıran ve sorgulayan bireyler olmaya yöneltti. Dikkati ve disipliniyle akademinin basamaklarında elimizden tutmakla kalmadı, sonra da desteği ve dostluğuyla kolladı bizi. Felsefe, hukuk, iktisat, işletme, mühendislik mezunundan “edebiyat eleştirmeni” yaratan bir simyacıydı o. Sıkışıp kaldığımız bu mesleklere yeni kanatlar takan oydu; böylece alana yeni bir soluk getirecek eleştirel bir dönüşüme de önayak oldu. Ancak o mütevazı edasını hep korudu, her daim öğrencilerini merkeze koydu. Sessiz sedasız emekli oldu; bu trajik veda ise hiç ama hiç olmadı.
Süha Hoca’nın miras bıraktığı ses
JALE ÖZATA DİRLİKYAPAN
Yüksek lisansın Hazırlık sınıfı (Hangi okul, hangi bölüm Jale Hanım?). Bilkent Üniversitesi’nin öğrenci profiline epey uzak öğrencileriz. Kimimiz Hukuk, kimimiz Mühendislik, kimimiz İşletme/İktisat mezunu, edebiyat okumak isteyen gençler… Birbirinden kıymetli hocalar giriyor derslerimize. Sevda Şener, İlhan Başgöz, Talat Halman, Metin And… Biraz şaşkınlık var üzerimizde haliyle. Süha Hoca, bu şaşkınlığı ve yabancılığı üzerimizden atabilelim diye etkinlikler düzenliyor sık sık. Ofisinin kapısı hep açık. Her türlü sorunumuzda o kapıdan içeri girebileceğimizi biliyoruz.
Süha Hoca’dan “Edebiyat Kuramları” ve “Yazılı Anlatım” derslerini alıyoruz. Birinci sınıfta buna “Türk Romanı” ve “Eleştiri” dersleri de eklenecek. Her dönem yazmamız gereken üç okuma raporumuz ve bir dönem ödevimiz var. O zamana dek hayatımda hiçbir ödevin sonucunu beklerken bu kadar heyecanlanmamıştım (Bu cümlede bir sorun var Jale Hanım. “O zamana dek hiçbir ödevin sonucunu beklerken bu kadar heyecanlandığımı anımsamıyorum” diyelim). Odasına girer girmez sağdaki kitaplığın üzerinde (–Kitaplık mıydı o Jale Hanım? Emin misiniz? –Hocam bir durun allahaşkınıza, iki satır bir şey yazmaya çalışıyorum) üç katlı siyah bir evrak rafı vardı. Üst rafta yeni gelen ödevler, alt rafta okunmuş ve notlanmış ödevler (Tam tersiydi Jale Hanım). İlk ödevimi aldım. 10 üzerinden 6! Bana ilk yazdığımda mükemmel görünen ödevim kırmızı çizgilerle ve Süha Hoca’nın mezun olana kadar okumakta zorluk çekeceğimiz yazısıyla (Benim yazım gayet okunaklıydı Jale Hanım, bakış açınızı değiştirin) bir cinayete tanık olmuş gibiydi. Yaşadığım hayal kırıklığını unutamam. Yok, ben beceremeyeceğim bu işi! Yine de öyle hemen pes etmedim neyse ki. İkinci raporum Rus Biçimcileri ile ilgiliydi. 9 aldım! Aman nasıl bir mutluluk, nasıl bir özgüven patlaması… Derste övgüyle söz etti yazıdan. Düşürmeyi bildiği kadar tutup kaldırmasını da bilirdi çok şükür (Kendiniz düşüp kendiniz kalktınız Jale Hanım, beni karıştırmayın rica ediyorum.)
Benim için olduğu kadar eminim diğer öğrencileri için de Süha Hoca’nın beğenisi, onayı, takdiri çok önemliydi. Çünkü biliyorduk, gece gündüz her cümlemizi dikkatle okuyup değerlendiriyordu. Mimiklerini bile yorumlamaya çalışırdık. Okuyamadığımız kenar notlarını birbirimize gösterip sorardık: “Ne yazmış burada okuyabiliyor musun?” Derste bir soru sorduğunda, onun heyecanla beklediğini gördüğümüz doğru yorumu bulabilmek için uğraşırdık. Bulursak da karşılığını uzaktan elimizi sıkarak verirdi mutlaka (–Uzaktan nasıl elinizi sıkayım Jale Hanım? “Sıkar gibi yaparak” diyelim lütfen. –Hemen teslim etmem gerek yazıyı hocam, lütfen susun azıcık.)
Bir de daha Hazırlık sınıfındaki tıfıl öğrencilerine sempozyum yaptırdı bu Hoca! Bir önceki gece hepimize telefon edip sakinleştirmeye çalıştı ama boşuna. Karşımızda sıra sıra dizilmiş bölüm hocaları ve öğrencileri, titreye titreye kürsüde bildiri okuduk. Ne tatlı bir işkence ama. Yarım şişe Passiflora’yı kafaya dikip çıkmıştım kürsüye, heyecana bir de sarhoşluk hali eklenmişti.
Hâlâ onun kırmızı kalemi eşlik ediyor yazılarıma (Bazen hiç öyle gibi görünmüyor Jale Hanım.) Yazarken sesi hep kulaklarımda. Kurtulması zor. Birlikte yazı düzelttiğimiz zamanlar geliyor aklıma. Saatlerce, sigara üstüne sigara içerek bir cümleyi en iyi haline getirmeye çabalayışımız. Büyük delilik! İtiraf edeyim, tatlı bir travma olmuştur bu da bende. (Jale Hanım yukarıda da “tatlı işkence” dediniz, bozuluyorum artık.)
Bozulmayın hocam. Siz benim kurucu meclisimdiniz. Tek başınıza. (Biraz abartılı bir ifade olmuş Jale Hanım. Düzeltelim lütfen.)
Süha Hocama “Sevgilerde”
DEVRİM DİRLİKYAPAN
Hayat o kadar dağınıktı ki onun gözünde, sınıflandırmak, derleyip toplamak gerekiyordu her şeyi. Severdi Aristo’yu. Başkalarının ciddiye almayacağı, gülüp geçebileceği, hatta görmeyebileceği küçük sorunların üzerinde bile büyük bir ciddiyetle durur, neyin nereye konacağı üzerine saatlerce düşünürdü. “Yazı” denen şey, nasıl ki her sözcük her cümle üzerinde titizlikle çalışılarak örülmesi gerekiyorsa, hayat da öyle olmalıydı. En küçük bir adım bile planlanabilirdi. Severdi Poe’nun kompozisyon felsefesini. Bütün tezlerde düşüncelerin aidiyetine önem verilebilir, kurmaca olmayan bütün kitaplara dizin konabilir, en karmaşık görünen teoriler bile anlaşılır şekilde anlatılabilirdi. Sözü uzatanları, gereksiz yere daha karmaşık hale getirenleri, belirli bir kişi veya kuram üzerinden poz kesenleri sevmezdi. Bu yüzden çoğunluğun büyük bir hayranlıkla öne çıkardığı bazı eleştirmenlerden hiç hazzetmezdi. Yanlışlar düzeltilebilir, felaketlerin önüne geçilebilir, herkesin doğru ve iyi şekilde yaşayabileceği bir yol mutlaka bulunabilirdi. Ülkenin en ücra köşesindeki bir çocuğun aç kalmasından, oyuncaksız olmasından sorumlu hissederdi kendini. Severdi Kant’ı. Liyakatsiz bir herifin yaptığı sorumsuz bir davranış, en çok onu öfkelendirir, ona acı verirdi. Bazen küçük sorunlardan İstanbul’u limon bahçesine dönüştürmek veya birkaç yılda yoksulluğun kökünü kazımak gibi öyle büyük arzulara geçerdi ki, oturup ciddi ciddi bunun imkânlarını hesaplar, harekete geçerdi. Severdi Che’yi.
Don Kişot’u bir roman kahramanı olarak çok eğlenceli bulabilir, kaygı duymadan sevebilirsiniz. Ama romandan çıkıp hocanız, dostunuz, yoldaşınız olursa mızrağıyla bazen canınızı yakabilir. Her zaman onun gerçekliğine, hayallerine uyum sağlamanıza izin vermeyebilir çünkü hayat. Son bir yılda onu sevenleri üzdü, kendinden uzaklaştırdı. Oysa severdi Behçet Necatigil’i. İmdat çığlığı olduğu açık olan çağrısına gelen yanıtlara bile kalkanıyla engel oldu. Bilirdi elbette kazaların hesaplanamayacağını ama yalnızlık dikkatini çok dağıttı… Son bir yılda yaşadıklarımız ve o korkunç yangın hakkında çok şey söylenebilir ama Tuncay Birkan'ın dediği gibi hakikat yalnızca sondan ibaret değil ki… O yangın, Ruhi Bey’in yangını da değil!
Hem bu tür yakınmalardan, şikâyetlerden de asla hoşlanmazdı. Elbet bir çözüm bulunurdu çünkü. Hele “yok edebiyatı” yapanlara, bizim edebiyatımızda eleştiri yok diyenlere ifrit olurdu.
Severdi, iyi bilirdi bizleri.
“Vefa” denen değere inanan Süha Oğuzertem’e erken veda
NURAN TEZCAN
Türkiye’nin ilk Kültür Bakanı olan Talat Halman, 90’lı yılların sonunda Amerika’dan gelerek Ankara’da yeni bir Türk Edebiyatı bölümü kurmuştu. Bu, Türk edebiyatı incelemelerine geleneksel çalışmaların ötesinde yepyeni bilimsel bir perspektif getirmeyi misyon edinmiş yeni bir bilimsel başlangıçtı! Bu başlangıç aynı zamanda, Ankara’nın 80 sonrası “edebî” sessizliğe bürünen, Cumhuriyetin zengin şair ve yazarlarından oluşan entelektüel çevresini, şiir-roman kültürünü yeniden hayata çağıran bir başlangıç olmuştu. Talat Halman’ın kurduğu Türk Edebiyatı bölümünde edebiyat ve edebiyatbilim yeni bir filiz sürmeye başlamıştı. Hilmi Yavuz ve Süha Oğuzertem’den oluşan bu kadroya Talat Halman’ın davetiyle 2003 yılında katıldım. Süha Oğuzertem kuram dersleri veriyordu. Türk edebiyat biliminde yeni bir başlangıçtı. Öğrencileri “eleştirel, yorumsal, analitik anlayışla” incelemeye yöneltiyordu. Derslerinde “kuramsal yorumlarla ve eleştirel bir anlayışla” yeni bir perspektif açıyordu. Dinamik bir Türk Edebiyatı eleştirisine öncülük ediyordu. Onun dersleri Türkiye’de Türk edebiyatı incelemelerine dünya edebiyat incelemeleriyle paralelleştiren bir boyut kazandırmıştı. Öğrenci sempozyumlarını başlatmıştı. Onun bu girişimleri Ankara’daki genç akademisyenlere, edebiyata yeni bir ilgi uyandırıyordu ve uyandırdı! O Türk edebiyatı incelemelerinde “yeni bir yol” açtı! Çağdaşlığa, uygarlığa, su katılmamış bilimselliğe inanan bir insandı. Titiz bir incelemeciydi. Metin incelemelerinde âdeta dedektiflik yapıyordu…. Türk edebiyatı incelemelerine “Yeni bir eleştirmelik” anlayışı getirmişti, ve yeni bir eleştirmen kuşağı” yetiştirdi! Uygar, çağdaş, batılı bir kişiliğe sahipti. Sosyal ilişkilere değer veriyor, bilimin sosyal hayat ve sosyal çevre ile bağını kuruyordu. Genç Türk edebiyatı eleştirmenlerinin yetişmesinde öncü oldu. Toplantılarda kadın ve erkeklerin ortak katılımına önem veriyor, öğrencilerle geziler düzenliyordu. “muhtaç” durumda olanlara yardım etmeyi hayat misyonu edinmişti. Branşlarımız ben klasik ve o çağdaş olarak çok farklı alanlara yönelik olsa da “şimdi ne çalışıyorsunuz Nuran Hocam” diye çalışmalarıma her zaman ilgi gösteriyordu. Ne zaman İstanbul’da bir konferansım olsa Ankara’dan gittiğimde ön sırada Süha Beyle karşılaşırdım. Vefalı sürprizler yapmayı çok severdi. Klasik Osmanlı edebiyatı konuşmalarımı büyük bir ilgiyle izlerdi. 2011 yılında çıkardığımız Doğumunun 400. Yılında Evliya Çelebi kitabının İngilizce çevirisini kendisine göndermiştim. Bana yazdığı kutlama ve teşekkür mesajı “Wow … bu nasıl muhteşem İngilizce” cümlesiyle başlıyordu. Bunu kuşkusuz Robert Dankoff’a borçluyduk. Semih Tezcan’ı kaybettiğimde Süha Hoca İstanbul’dan koşup gelmişti. Vefalı bir insandı!
O zamandan bugüne birkaç kez yılbaşı kutlamaları şeklinde telefonlaştık, tekrar görüşme dileklerimizle … En son 1 Mayıs günü bilgisayardaki yazıma gömüldüğüm erken sabah saatinde telefonum çaldı. Titreyen bir ses “Ben Süha Oğuzertem” dedi. Telefondaki ses “Siz konuşmayın ben anlatacağım” diyordu. Cümleleri zor toparlıyor, anlatma ihtiyacı içinde art arda konuşmaya çalışıyordu… dondum, şaşkınlık ve çaresizlik içinde durumunu kavramaya çalıştım. Semih Tezcan’ın makalelerinin toplu yayımını görmüştü. Onun bilimsel birikimine hayranlığını dile getiriyordu, Robert Dankoff’u soruyordu… Kendisinin 60’tan fazla tez çalışması yaptırdığını, pek çok yayınlamak istediği yazılarının olduğunu, maddi imkânının olduğunu ve şimdi bir asistan tutup yazdıracağını, yayınlayacağını anlatıyordu... Ankara’ya gelmek istediğini söyledi, gençlerin yeni bir Türkiye yaratacağına inandığını söyledi… sadece o söyledi…. Telefonu kapattığında telefondaki sesin, benim tanıdığım Süha Bey olduğuna kendimi inandırmaya çalıştım…. Ve çok çok üzüldüm. Ne yapabilirdim… ne yapılabilirdi… Çarşamba günü genç meslektaşlarım bana Süha Bey’in vefatını haber verdiklerinde… derin bir acı duydum ! Ve inanılmaz bir şaşkınlığa düştüm. Her zamanki vefalılığı ile bunun bir “veda” telefonu olduğunu anladım. Bu kadar değerli bir insana bir şey yapamamanın acı pişmanlığını duydum. … Hayatımın 2. Ankara yıllarında bana dost oldun, arkadaş oldun sevgili Süha Bey! Derin bilgileri olan, derin bilgiden anlayan, dostluğun, vefanın erdemine inanan, emeğe saygı duyan, uygar bir dosttun! En derin üzüntü duygularımla….
Türk edebiyatı “en soylu şövalye”sini yitirdi…
GÜNİL ÖZLEM AYAYDIN CEBE
Yazmak, Dr. Süha Oğuzertem’in rahleitedrisinden geçmiş tüm arkadaşlarım gibi, bana ondan kalan en değerli miras. Şimdi, bu mirasın kaynağı hakkında, ona layık şekilde sözcükleri bir araya getirebilmeyi deniyorum; cümleleri zihnimde birkaç kez evirip çevirerek kuruyor, ondan öğrendiğim o dikkatli düşünce biçimiyle defalarca gözden geçiriyorum çünkü en doğru cümle, hep onunkiydi. Süha Oğuzertem, bir öğretim üyesinden çok daha fazlasıydı; o, başlı başına bir düşünce tavrıydı. Akademik ünvanların (Hocam, siz yetiştiniz, mutlaka haberiniz olmuştur, TDK “unvan”ı artık böyle yazdırıyor.) basamaklarını önemsemeden, kendi ölçütlerini çoktan belirlemişti: cümleye gösterilen özen, düşünceye duyulan güven, yönteme olan gönülden bağlılık. Akademik hiyerarşilerin dışında durdu ama bilimsel düşünce ve etiğin merkezinde kaldı; geçici sistemlerin içinde değil, kalıcı ilkelerin içinde yaşadı. Türkiye akademisinin rakamlara, takvimlere, kişisel kaprislere dayalı gündelik ölçütlerine itibar etmedi; düşüncenin, yöntemin, titizliğin ve nitelikli ifadenin rehberliğine inandı. Adı gibi, evrendeki varlığıyla ideallerini mümkün kılan, bilindik yıldızların şaşaasının arkasında, ancak dikkatle bakanın görebildiği bir yıldızdı; gösterişli görünenlerden çok daha parlak ama Dünya’ya daha uzak…
Süha Oğuzertem, henüz kırklı yaşlarına basmadan bilgeleşmiş bir edebiyat şövalyesi, bir Lancelot’tu: zarif, kararlı ve yol gösterici. Onun zihni, çoğumuzun geç yaşlarda varabildiği, belki de hiç varamadığı, bir olgunluğu çok erken taşıyordu. Takım elbisesi, beyaz gömleği ve kravatıyla, yaptığı işe ve öğrencilerine duyduğu saygıyı dış görünüşüne yansıtarak verdiği derslerinde, dilin her şeyden önce bir sorumluluk olduğunu öğretti. Eleştirel yazılarında olduğu gibi derslikte de yerleşik yargılara karşı soru sormaya teşvik etti. Cümlelerinden yarattığı meşalesinin ışığıyla aydınlanan bizler, biçimle terbiye edilmemiş bir zihnin doğru düşünce üretemeyeceğini hata yaparak, düzeltilerek, geliştirilerek öğrendik. Emeğini kimseden sakınmadı. Disiplini ve titizliği, onunla çatışmış olanların bile saygıyla andığı özellikleri oldu. Ne yazık ki, hayatın ritmiyle onun zihninin ritmi hiçbir zaman tam örtüşmedi. Erken bilgeliğinin karşılığını veremeyen bir dünyaya tahammül etmeye çalışırken kendini ıssızlaştırdı. Son yıllarında ideallerine tutku derecesinde bağlı bir Don Kişot’a dönüştü. Kendisinin Sancho’su, Dulcinea’sı, Rosinante’si, değirmenleri oldu; kendi kendisiyle savaştı. Ama Don Kişot’un değerini en iyi biz edebiyatçılar biliriz: Zamanın dışında kalmayı göze alan, hakikate ulaşmak için hayale talip olan gerçek bir kahramandır o. Ve bazen, en çok yananlar aydınlatır geride kalanları.
İyi, dürüst ve mükemmeliyetçi
GÜVEN GÜZELDERE
Süha Oğuzertem’i tanımlayacak bence üç temel nitelik var:
– İyi ve daha iyi bir dünya isteyen bir insan olması.
– Dürüstlüğü.
– Mükemmelliyetçiliği.
Süha bir gün gerçekleşeceğine inandığımız başka ve daha iyi bir dünyaya dair inancını hiç yitirmedi, hayallerini hep korudu. Kimsenin arkasından dürüstlüğüne gölge düşürecek dolaplar çevirmedi. İşini her zaman büyük bir titizlik ve özenle yaptı, mükemmelliğin düşmanı olan “idare eder”ciliğe hiç bir zaman yeltenmedi.
Diğer yandan, son yıllarında kendisini “emekli edebiyat öğretmeni” olarak niteleyecek kadar alçakgönüllüydü.
Ben Süha ile ilk kez Indiana Üniversitesi’neyükseklisans yapmaya gittiğimde ABD’de tanıştım. Aslında Istanbul’da aynı lisede ve üniversitede okumuştuk ama sanıyorum Süha benden yaşça büyük olduğu için yollarımız Türkiye’deyken hiç kesişmemişti.
Bloomington Indiana’ya o sene Türkiye’den gelmiş bir avuç öğrenci olarak tanıştık, kaynaştık. Kimimiz biyoloji, kimimiz müzik, kimimiz felsefe okumaya gelmiştik. Süha’nın Bloomington’a gelme nedeni, karşılaştırmalı edebiyat doktorası yapma isteğiydi. Yanında da o zamanki eşi Yasemin Alptekinve yeni doğmuş olan oğulları Işık vardı.
O günlerden en çok Süha’nın her yere gözü gibi baktığı bisikletiyle gidişini ve yaptığımız uzun sohbetleri hatırlıyorum.
Daha sonra ikinci çocukları Bahar dünyaya geldi. Bir ara Süha askerlik yapmak üzere Türkiye’ye gitti. Yasemin ve çocuklar ABD’de kaldılar.
Süha akademik kariyerinin önemli bir kısmını Bilkent Üniversitesi’nde geçirdi. Sonra Istanbul’a taşınarak Bilgi Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yaptı ve emekli oldu. Bir daha evlenmedi. Pek çok yazı yazdı, öğrenci yetiştirdi. Yazılarından bir kısmı Eleştirirken: Modern Türkçe Edebiyat Üzerine Yazılar başlıklı kitabında okunabilir.
Yıllar içinde Süha’yla Türkiye’de de çok kez bir araya geldik. Bahariye’de, Fenerbahçe’de çaylar içtik, her şeyden konuştuk.
Kimselerde olmayan bir analiz yeteneği ve geçmişte olanları inatçı bir titizlikle takip edip herkesten daha derinlemesine anlamasını sağlayan bir merakı vardı. Türkçe edebiyat konusunda kendisinden çok şey öğrendim. Edebiyatın yanı sıra felsefeden mimariye her alanı iyi bilir, özellikle gelişim psikolojisi konusuna ilgi duyardı.
Süha aynı zamanda çok dikkatli bir Açık Radyo dinleyicisi ve sağlam bir radyo destekçisiydi. “Önce Sağlık” başta olmak üzere pek çok programı kaçırmadan takip ederdi. Kendisini bir program yapmaya ikna edemedim ama sayesinde yaptığım yanlışları düzeltebildim, eksikleri tamamlamaya çalıştım.
En başta söylediğimi yinelemek istiyorum: Süha her şeyden önce, iyi, dürüst ve hep mükemmeli arayan bir insandı. Genç yaşta aramızdan ayrıldı. Yeri dolmayacak.
Bütün sevenlerinin başı sağolsun.
Son Romantik
HÜLYA DÜNDAR ŞAHİN
Bilkent Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun olup Türk Edebiyatı Bölümü’nde yüksek lisansa başladığım 2001 yılında tanıdım seni. En çok çekindiğimiz hoca idin. Aşırı titizdin (yıllar sonra böyle nitelendirilmekten duyduğun rahatsızlığı bir mesajda şöyle dile getirmiştin: “Bana ha bire ‘titiz’ deniyor. Olumsuz bir özellik gibi… İyi de herkesin titiz olması gerekiyor – kim hangi işi yapıyorsa”), kuralcı, disiplinli, belki biraz da “unpredictable” (yani tepkileri kestirilemez)… Gerçi seni tanıdıkça neye, nasıl, ne şekilde tepki vereceğini çok iyi öğrendik hepimiz, mimiklerini ezberledik, şimdi kızacak, işte şimdi gülecek… ama bu acı sonu hiçbirimiz kestiremedik, kestiremezdik be hocam…Oldu mu şimdi? Hem de kırgın ayrıldık…Oldu mu?
“Seni, anlatabilmek seni / İyi çocuklara, kahramanlara. / Seni anlatabilmek seni / Namussuza, halden bilmeze, / Kahpe yalana” demiş ya Ahmed Arif bir şiirinde. İşte bu yazıyı sırf seni anlatma arzusu, arzusu da değil, kendimce hissettiğim zaruri bir ihtiyaç ile yazıyorum. O çok sevdiğin ve bize de sevdirdiğin Sait Faik öyküsünün, “Haritada Bir Nokta”nın sonunda diyor ya anlatıcı “Yazmasaydım deli olacaktım” diye… İşte o haldeyim biraz da. O zaman en baştan başlamalı…Neler hatırlıyor bu zihin sana dair? Bir bakalım…
Yüksek lisansın ilk yılları dersinde hazırlayıp verdiğimiz raporların kıpkırmızı geri dönüşüyle yıkılan moraller, sonrasında hep sana beğendirebilmek için çabalayışlar, daha çok çabalayışlar... Bir keresinde bir raporda yararlandığım kaynağı belirtmekle birlikte alıntılama ve aktarmayı doğru düzgün yapamamışım. Canıma okudun. O stresle yenisini hazırladım getirdim çok kısa bir süre içerisinde. Dedin ki “ben size düzeltin demedim Hülya Hanım, yenisini yazın dedim”. Tamam hocam, işte “yenisi” deyince de şöyle bir baktın memnuniyetle…
Kuram dersinde yaptırdığın sunumlara ne demeli? Bizler nev zuhur eleştirmenler olarak ne kadar da önemli hissetmiştik kendimizi o titreyerek yaptığımız sunumlardan sonra…
Senden güzel bir söz işitmek? Aman Allahım, ne büyük bir lütuftu… (Üç noktayı fazla kullanıyorum, farkındayım ama burada çok işlevsel hocam; çünkü anlatamadıklarım, anlatabildiklerimden çok daha fazla bu kez. Bütünlüklü bir yazı da olmayacak bu, peşinen bağışlanma dilerim. Zihnim bir yapbozun parçaları gibi darmadağın çünkü).
Gelelim bu yazının başlığına… Hemen herkesin iyi kötü bir cep telefonu olmuştu artık, sense bir sempozyumun açılış konuşmasında bu konuda direndiğini ve daha da direneceğini söylemiştin. O yüzünde görmeye alışkın olduğumuz hafif müstehzi ifadenle “son romantiklerdenim” diye de eklemiştin. Kendini tanımlayan en iyi ifadelerden birini böylece yine kendin bulmuş olarak. Evet, bir romantiktin sen, sadece bilinçli olarak çağın dışında kalmışlığınla değil, bir bütün olarak doğaya ve evrene bakışın, hak, hukuk, adalet, özgürlük, eşitlik gibi kavramlara verdiğin önem ve bunu bıkmadan usanmadan yazarak çizerek bize anlatışınla da bir romantiktin. “Hakkını teslim etmek” ifadesini senden öğrendik hepimiz ve ne çok yazarın, çizerin, eleştirmenin hakkını teslim ettik sayende…
Yüksek lisans tezimde Leylâ Erbil çalışmaya sen yönlendirdin beni. Ne çok çalıştık birlikte. Kaç kez gitti geldi metinler senden bana, benden sana: Rev. (revizyon)1, rev 2., rev. 3… Taksim’de düzenlenen “Leyla Erbil’de Etik ve Estetik Sempozyumu” heyecanı hele… Ne tatlı bir heyecandı. Sempozyum açılışlarında yaptığın konuşmalar hep bir efsane idi. Düşündürür, güldürür, fazlasıyla etkilerdi herkesi. Hiç kimsenin fark etmediği minicik ayrıntıları bulur, çıkarır; tekrarlanagelen kalıplaşmış her şeyi sorgular, sorgulatır ve çoğu zamanda nihayetinde yanlışlığını ortaya koyardın. Eleştirmeyi olduğu kadar, sorgulamayı da senden öğrendik, evet.
Sonrasında yüksek lisans bitti, doktora başladı. Senle geçen her bir ders çok kıymetli idi. Pek çok arkadaşın da yazıp söylediği gibi yazmayı da okumayı da senden öğrendik biz. Bir metin nasıl inşa edilir, bir metin nasıl okunur, neresinden nasıl tutulur da eleştirilir hepsini sen öğrettin bize.
Bu yıllarda hoca-öğrenci ilişkimiz artık ufaktan dostluğa doğru da evrilmişti. Bilkent kampüste Uptown bistroda buluşup sohbetler etmeye başlamıştık. Seni daha iyi ve farklı yönlerinle tanımaya başladığım yıllardı. Ders hariç herhangi bir konuda bile sohbetin, hayata bakışın o kadar farklı idi ki… Senle geçen bir konuşmanın ardından hayatımı sorgulamadığım hiç vaki olmamıştır.
Doktora yıllarında “Türk Edebiyatına Psikanalitik Yaklaşımlar” adlı dersinde okuttuğun Nahit Sırrı Örik romanı, “Kıskanmak” ise hayatımın dönüm noktalarından biri oldu. “Kötülük” fikriyle takıntılıydım o sırada, bu konu Türk Edebiyatının da gündemindeki tartışmalardan biri idi o sıra: “Türk edebiyatında kötü/şeytanî karakterler var mıdır, yok mudur?” Hocam ben “kötülük” çalışmak istiyorum deyince de yine gülerek “aman benle çalışmayın da” demiştin, ama çalıştık, hem de yıllarca… Gece gündüz demeden giden gelen e-postalar, yazılan yeni bölümler, yeni organizasyonlar, düzeltmeler düzeltmeler… Kılı kırk yarardın, bu huyun bana da sirayet etti zaman içinde ve o yüzden bir türlü bitiremedim tezi. “Bitir ver, ayrılacağım Bilkent’ten” dedin. Hep yetersiz gördüm. Yetiştiremedim sana. Sonra gittin sen. Bilgi Üniversitesi’ne geçtin ama beni ortada bırakmadın. Resmi olarak başka bir hocam görünse de danışman olarak, biz birlikte düşünmeye, üretmeye, tartışmaya ve yazmaya devam ettik. Ankara-İstanbul arası gidip geldiğim yıllardı. Kendi hayatımın da çalkantılı olduğu yıllar ve sen her konuda destek idin bana. Yoldaş olmuştuk. Bilgi Üniversitesi’nin Santral İstanbul kampüsünde de ne çok vakit geçirdik. Sevdiğim çikolatayı bilir, hazır ederdin ben gelmeden. Senle konuştuktan sonra kendini kötü hissetmek mümkün değildi…
Sonra evlendim, doktora bitti, akademisyen olarak çalışmaya başladım, anne oldum. Bir sürü yeni tecrübem oldu hayata dair ve sen hepsinde yanımda idin. Uzun telefon konuşmaları, mesajlaşmalar, artık eklenen yeni sorumluluklar nedeniyle epey bir sekteye uğrasa da buluşmalar…
Doktora tezimin kitaplaşması sürecinde de desteğini hiç esirgemedin. Nahit Sırrı’nın bu kez sadece romanlarını değil, tüm külliyatını kapsayacak şekilde genişlettik kapsamı ve gece gündüz çalıştık. Sen yine kılı kırk yararak, ben yine seni soru ve sorunlarımla yorarak… Hem kitabımın hem hayatımın editörü oldun. Nerede bir yanlış var, hep bulup düzelttin.
En büyük desteği de ikinci kez anneliğe hazırlandığım aylarda verdin bana. Hayatımın belki de en zor günleriydi. Üstelik bu, ilkinden de zordu çünkü ikiz gebelik söz konusuydu. Hep her şeyin güzel olacağına, çok güzel olacağına inandırdın beni. O günlerde bir Ankara buluşması planlıyordun eski öğrencilerinle. Plana göre ben de gelecektim, sen masada “bilin bakalım şu an burada kaç kişiyiz?” diye soracaktın ve kimse bilemeyecekti. Ben gelemedim ne yazık ki…
Bilgi’den ayrıldın, emekli oldun ve Alibeyköy’deki evden, acı haberini aldığımız Kızıltoprak’taki eve taşındın. Güle güle oturun demeye geldim bir gün. Ne kadar da sevmiştin bu evi. Kocaman bir bahçesi vardı çünkü. Bahçesinde ağaçlar, kuşlar… “Hülya İstanbul’da böyle bir yer bulunmaz nimet, değil mi?” demiştin. Sizin adınıza ben de çok mutlu olmuştum.
Doğumdan sonraki süreç, gebelik sürecinden de zorlu idi. Hem fiziksel hem psikolojik olarak kendimi çok kötü hissediyordum. Çocukları, beni merak ediyor, sıkça yazıyor, arıyor idin. Bense senle her konuşmadan sonra âdeta tekrar canlanıyordum. Hepsinin geçeceğini söylüyor, bana ne kadar değerli olduğumu hatırlatıyordun. Çocuklarım büyürken de öğütlerinle hep yol göstericim oldun. Bir mesajında internette yer alan bazı çocuk oyunlarından söz ettikten sonra şunları yazmışsın: “Dikkatli olalım kardeş. Bu yaşlarında ciddi şekilde denetleyelim. En doğrusu, çocuğu pozitif, sosyal, bedensel vb. etkinliklere yöneltmek”.
Peki vermeyi bildin de, almayı neden hiç bilmedin hocam? Hastalandığını, hastaneye yattığını öğrenince alelacele alınmış bir pijama takımı ile koştum geldim yanına. Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde idin. Yalnızdın. Daha önce haber vermediğin için çok sitem ettim sana. Birlikte bahçeye çıktık, biraz dolaştık. Bir ara düşer gibi oldun. Ne çok korktum…Önüme çıkan her hemşireye, doktora senin ne kadar kıymetli biri olduğunu anlattım. İlgi ve özenlerini en üst düzeyde tutsunlar istedim. Seni orada başında bir hastabakıcıyla öylece bırakıp dönmek hiç içime sinmediyse de başka da çarem yoktu.
İyileştin sonra. Hatta içki ve sigarayı da tamamen çıkardın hayatından. Bir buluşmamıza siyah deri ceket ile geldin. Epey bir kilo vermiştin, gayet dinç görünüyordun. Sonra o kahredici pandemi günleri başladı. Hepimizin evlerimize kapandığı, dış dünya ile iletişimi en aza indirdiği o günler, sanrım en çok senin gibi yalnız yaşayanları etkiledi. Yapboz merakın da bu günlerde başladı ama ne yapbozlar… Hatta benim için de bir Chagall tablosu yapmıştın. Âdeta törenle hediye ettin ve ben de çerçeveletip (çerçevenin ve paspartunun nasıl olması gerektiği yönündeki uyarılarını dikkate alarak) evimin en güzel yerine astım. Bir de yeni yemekler öğrenip yapmaya başlamıştın bu dönemde. Zaman zaman fotoğraflarını zaman zaman tariflerini paylaştın. Bu işte de hünerliydin. Yemek tabağı değil, sanat eseri çıkarıyordun ortaya.
Pandemi sonrası çalıştığım kurumun çok değerli hocalarından oluşan Kitap Kulübüne davet ettim seni. Konuk yazarımız Figen Şakacı idi. Bir süre önce “Hocam, öğrencilerime bu dönem ne okutsam, kimi okutsam?” diye sorduğumda tavsiye ettiğin yazar. Aramızda bulunman benim için ne büyük bir onurdu. Ölümünün ardından bana gönderdiği taziye mesajında Figen Hanım da sağ olsun yapıtlarına ilişkin olumlu eleştirilerinin onu ne kadar mutlu ettiğini yazmış. Etkinlik sonrası çektirdiğimiz fotoğraflara şimdi boş boş bakıyorum…
Memleketin her hali çok düşündürüyor ve üzüyordu seni. Hiç kendine bakmadın, kendin için tasalanmadın. Bize güveniyordun ama. Umarım bu güveni hiçbirimiz boşa çıkarmayız. Ara ara âdeta yoklama da alır gibi öğrencilerinin isimlerini ve sanki buraları “kurtarılmış bölgeler” gibi çalıştıkları kurumları sayardın. Filanca şurada, orası tamam. Filanca da burada, orası da tamam. Yüzüne bir memnuniyet gülümsemesi yerleşirdi. Mesajlara şöyle bir bakıyorum da doçent olacağını ya da olduğunu öğrendiğin öğrencilerin için ne çok sevinmişsin. Benim için de çok uğraştın. Sürekli motive ettin. Her konuda destek olacağını söyledin durdun. Henüz olmadım, olmaya ömür yeter mi onu da bilmiyorum ama senin kendini büyük bir tevazu ile “emekli edebiyat öğretmeni” diye tanımladığın bu dünyada sanırım çok da anlamlı bulmuyorum bu akademik payeleri…
Bu yazı böyle bitmeyecek anlaşıldı. Hafızam bana kör bir tuzak. Hızlanmak gerek. Seni en son gördüğüm güne geleyim o hâlde. Tarih: 19 Aralık 2023. Bir telefon konuşmamızda bir anatomi sergisine gideceğinden söz ettin: Animal İnside Out. Hocam ben de geliyorum, dedim. Buluştuk. Kol kola gezdik sergiyi, fotoğraflar çektik. Sonrasında oturup yemek yedik birlikte. Konuştuk konuştuk…
İşte sonrasında ne oldu, bilmiyorum. Ne oldu da çekildin kabuğuna ve kurduğun köprüleri bir bir yıkmaya başladın kendi ellerinle? 2024 yazında attığın bir mesaj çok üzdü ve sarstı beni. Senin yazmış olduğuna inanmakta zorlandım. Yine de saygıyla yanıt verip çekildim kenara. Aylar sonra bir başka yakın görüştüğün öğrenci arkadaştan da benzer seyler duyunca taşlar biraz daha oturdu yerine. Bu tavrının benle ilgili olmadığını kavradım ama ne yapacağımı bilemedim, ne yazık ki. Sonra aylar geçti…
Ve tam olarak 17 Nisan 2025 tarihinde, büyük bir coşkuyla yazdığını hissettiğim şu mesajı aldım: “Hülya, nerelerdesin?.. Son aylarda bende acayip güzel şeyler oluyor. 5 dak. ayırırsan anlatırım”. Yolda idim. Araba kullanıyor idim. Bu yüzden sadece bir “okey” emojisi gönderebildim. Bu kez sitem ettin: “40 yıllık hocaya 1 adet emoji göndermek iletişim sayılıyor, zamanımızda”. Bu kez “trafikteyim”, diye yazdım. Yine aksi bir cevap aldım. İnandırmak için görüntülü aradım. Açmadın. Uzunca yazacak durumda olmadığım için sesli mesaj attım. “Sesli mesaj da kabul etmiyorum” dedin. Peşi sıra attığın mesajda ise evinde 4 bin kadar kitap biriktiğini söyleyerek şöyle demişsin: “2. ve 3. evler olacak, şehirden uzak, doğada… Çook yakında”. [….] Şimdi şehirden uzak, doğada, Hekimbaşı Mezarlığı’nda ebedî istirahatgahında umarım rahatsındır hocam. Senin gözünle de baktım etrafa o gün. Severdi dedim burayı, severdi…
Ben bir an önce okula varmaya çalışırken, sen peş peşe mesajlar atmaya devam ettin. Hatta birinde cv’ni güncellediğini ve gönderdiğini, iş teklifleri olduğunu yazmışsın: “Şu cv’me bir göz atıver. 65 yaşına kadar neler yapmışız. Ve hayat yeni başlıyor. 5 katını yapacağız”. Okula varır varmaz arayacaktım seni. Ne yazık ki o gün sınav yapacaktım ve öğrencileri beni beklerken buldum. Sınav bitti, bu sefer, trafiğe kalmadan çocuklarımı almaya yetişebilmek için bir an önce yola düşmem gerekti. Arabayı çalıştırır çalıştırmaz, bluetooth ile bağlanıp aradım seni. Bu sefer kulağına gelen sesten anladın ve “arabada mısın sen?” diye sordun. Evet dediğimde ise işte o son fırçanı attın bana: “Eğitimli insanlar araba kullanırken telefonla konuşmazlar Hülya Hanım” ve çat. Telefon kapandı. Ben mi seni anlamadım? Sen mi beni? Ben mi sana ayırmadım 5 dakika yoksa sen mi bana o fırsatı vermedin?
Eve vardım. Eşim ve çocuklarımdan ikisi hasta idi. Ev tam bir revir. Kırk tane telaşe. Mümkün değildi konuşmamız. Bir mesajla durumu bildirdim. Ertesi sabah 10.00’da oğlun Işık’ın fotoğrafını gönderdiğin ve gizli bir iftiharla “Bu kim sence?” diye sorduğun mesajını gördüm. Müsait olur olmaz arayacağımı söyledim ve anlayışın için teşekkür ettim. Peki sen ne yaptın? Seni tanıyan herkesin çok iyi bildiği tavrınla düzelttin beni: “Tam Türkçe klavyeye geçelim. ‘Anlayisiniz’ yazılmaz. Anlayışınız”.
Aynı gün ilerleyen saatlerde müsait bir zaman buldum ve aradım. Mütemadiyen konuştun. Hem nasıl bir konuşma…Kana kana, konuşmaya susamışçasına…Konudan konuya ani sıçramalar yaparak. Neler anlatmadın ki? James Bond filmleri izliyormuşsun o sıra. “O yıllardaki kadın-erkek ilişkileri, aşk anlayışı, evlilikler vallahi günümüzden çok daha iyi durumdaymış, herkese tavsiye edeceğim izlesinler” dedin. Bir süre önce otobüsten düştüğünü (düşürüldüğünü) ve hastanede kalça kemiğinin kırık olduğunu söylediklerini; ama aslında hiçbir şeyin olmadığını söyleyerek doktorlara kızdın. Amerika’daki evsizlerden söz ettin. “Beni dinlerken kâğıt kalem hazır olacak, hazır mı?” diye de sordun arada. Hazırdı, elbette. Ve konuşmanın beni en çok etkileyen yeri… “Hülya, hiç yalnız kumru olur mu?” dedin. “Bir kumru var, her gün geliyor pencereme” diye ekledin. O kumru mu götürdü yoksa seni? Seni mi seçmiş kendine eş olarak? Öyle olsa gerek… Kuşlar yoldaşın olsun hocam…
Benim hiç konuşamadığım o konuşma öylece bitti. Sen de fark etmiş olacaksın ki akşama mesaj attın. Hep ben konuştum sıra sende diye. Bense yine müsait değildim. Yine zaman bulamadım çocuklardan. Sen yine kızdın. En son çocuğun elinden telefonumu aldığımda, son kez arayacağını söylediğin mesajı ve kaçırdığım çağrını gördüm. Saat çok geçti. Arayamazdım. Sabahsa Chagall tablosunu geri istediğini yazdığın mesajını gördüm. Küstüğü için misketlerini geri isteyen bir çocuk misali… Gönderdim mi? Evet. Doğru mu yaptım? Bilmiyorum ve hiç bilemeyeceğim.
Bir hafta sonra 6 Mayıs Salı, memleketimde Hıdırellez kutlanıyor idi. Bense Deniz, Hüseyin ve Yusuf’un fotoğraflarını paylaşmıştım, altına iliştirdiğim “Unutmadım, aklımda” mesajıyla. Nereden bilebilirdim ki bu tarihin senin de ölüm tarihin olacağını? İşte bugünün gecesinde tam da yatağa yeni girmişken aldım acı haberini. İnanamadım. Uydurmadır dedim; ama farklı kanallardan gelen mesajlar hep aynı haberi doğruluyordu. Sabahı zor ettim ve yarı mecnun bir hâlde evinin yolunu tuttum. O kadar durmuştu ki aklım daha önce geldiğim bir ev olduğu ve üstelik tabloyu gönderebilmem için henüz bir hafta önce açık adresini de paylaştığın halde internette yer alan yangın haberlerinden baktım mahalle ve sokak adına. Cenaze o gün olmayacaktı. Almıştım haberini. Öyleyse ben niye oradaydım? Orada ne işim vardı? Haberlerin gerçek olduğuna inanabilmem için gözlerimle görmem gerekiyordu. Sanki kimin ne tepki vereceğini görmek için bütün bunları sen kurgulamıştın da şimdi de bir kenara çekilip izleyecektin. Ah sen…
Apartmana geldiğimde kimsecikler yoktu ortada ama bir yangın çıkmış gibi bir hal de yoktu. Bahçede durup bir süre binayı izledim. Sonra içeri doğru yöneldim. Merdivenleri çıkarken genç bir beyle karşılaştım. Yangın çıkan daireyi sordum. Yukarda ama görmenizi tavsiye etmem, dedi. Bir an duraksadıktan sonra yine de görmek istediğimi söyledim ama tek başıma cesaretim yoktu. Ağlayarak bana eşlik etmesini rica ettim kendisinden. Sağ olsun, kırmadı. Evin hâlini görünce anladım beyefendinin neden görmemi tavsiye etmediğini. Kalan ömrümün her gecesinde kâbus görmeme yeter bir manzara…
Çıkarken bahçede 5 Mayıs 2025’te yani ölümünden bir gün önce sosyal medya hesabından Sırrı Süreyya Önder’in anısına diktiğini söylediğin ve fotoğrafını paylaştığın zeytin fidanını gördüm. Yanına gidip bekledim biraz. Sevgili Arsız Ölüm’ün Dirmit’i gibi konuştum onunla. O fidan ikiniz adına büyüyecek ve yaşayacak bundan sonra…Ben de her yıl 6 Mayıs’ta gidip fotoğrafını çekip yayınlayacağım.
Bu dünyanın nesini beğenmedin de göçtün diyecek değilim. Nesini beğenmediğini çok iyi biliyorum zaten; ama en çok giderek artan adaletsizlikten şikayetçiydin. Dilerim şimdi sonsuz bir adaletin hüküm sürdüğüne inandığım yeni dünyanda bahtiyarsındır…
Ebedi Öğrencin Hülya