• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

İki boşluk

“Sizin gittiğiniz akşam, bir yerde birlikte oturduğumuz bir arkadaşım bir süre telefonunu kederle kurcaladıktan sonra, adınızı söylemeden, 'Hocan!' dedi. Onlarca hocam vardı ama, 'Süha Bey!' dedim aniden.”

Süha Oğuzertem

KEMAL VAROL

@e-posta

HER ŞEY

8 Mayıs 2025

PAYLAŞ

Sevgili Süha Bey,

Sizinle 2001 yılında ülkedeki edebiyat eğitimini köklü bir biçimde değiştirmek için yola çıkmış, ileride açılacağı söylenen özel üniversitelerle devlet üniversitelerine öğretim üyesi yetiştirmeyi amaçlayan, genelde üniversitelerin en parlak öğrencileriyle dönemin genç yazarlarını ve şairlerini kabul eden, “Orhun’dan Orhan’a” şeklinde hayli iddialı bir sloganı olan Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü’nün mülakatında tanıştık.

Komisyonda yer alan Talat S. Halman, Orhan Tekelioğlu, Hilmi Yavuz ve Mehmet Kalpaklı’yı ismen biliyordum ama itiraf etmeliyim ki, sizi henüz tanımıyordum. Kim olduğunuz konusunda bir fikrim de yoktu. Bir kitabınız da yoktu. Talat Bey galiba Diyarbakır’ın bir köyünde çalıştığımı duyduğu için bana köy romanlarıyla ilgili sorular sordu mülakatta. Henüz bir roman yazarı değil, o zamanlar tek bir kitabı olan genç bir şairdim – ama şiirden çok romanlardan beslenmenin faydasını gördüm o gün. Benden öncekilerin beş-altı dakika süren görüşmeleri, sıra bana gelince nedense yarım saat sürdü. Garip, siz o gün diğer hocaların aksine, tek bir soru bile sormadınız bana. Freud’unkini andıran sakallarınız, sıkıntıyla kavuşturduğunuz elleriniz, dikkatli bakışlarınız ve o mütebessim halinizle sadece dinlemeyi tercih ettiniz. Mülakat bitip bir ay sonra açıklanacak sonuçları merak ede ede binanın merdivenlerinden inerken telefon açtınız: “Sizi bölüme kabul ettik, gitmeden belgelerinizi doldurun, kayıt zamanı tekrar Ankara’ya kadar zahmet etmeyin” dediniz.

Bir yıl sonra, 2002 yılında Diyarbakır’daki öğretmenlik görevimden istifa edip geldiğim bölümdeki şaşkınlığımı gizleyemem. Kısmen bildiğim, el yordamıyla nüfuz etmeye çalıştığım, açıkçası akademisyen olmaktan çok okumalarıma yardım etmesini umduğum edebiyat kuramlarıyla yatıp kalktım o günlerde. Hep edebiyattan ibaret olmasını istediğim hayatım yeni bir kavşaktaydı ve bundan ziyadesiyle memnundum. Biz üç genç şair arkadaş, Alphan Akgül ve Zafer Ekin Karabay’la aynı odada kalıyorduk ve üçümüzün de tek hevesi olan edebiyat, geceleri de tek mevzumuzdu. Yürürken, tepedeki çimenlikte oturup uzaktan Ankara’ya bakarken, uyumaya çalışırken bile… Bazı metinleri, kimi yöntemlerle kuramları ilk kez sizden duyuyorduk ve edebiyatın büyüsüyle yatıp kalkıyorduk o günlerde.

Şaşkındım. Ülkedeki edebiyat fakültelerine kök salmış o katı, modern edebiyata uzak, geleneksel ve sığ bakış açısından zerre kadar iz yoktu bölümde. Bu kıymetli bölümde sizin kadar önemli olan Talat S. Halman, Hilmi Yavuz, Engin Sezer, Kudret Emiroğlu, Mehmet Kalpaklı, Orhan Tekelioğlu, Laurent Mignon gibi kıymetli hocalardan dersler aldık. Bölüm başkanı Talat S. Halman’ın isteğiyle, Selim Temo ile birlikte modern Kürt şiirini Türkçeye çevirdik bir yandan da. Yaşadığımız özgürlük duygusu için hayretler içindeydik. Bir üniversite ilk kez Kürt şiiri çevirilerini yayımlamayı planlıyordu, buna inanmak zordu. Bölümde müthiş bir özgürlük havası vardı ve bu özgürlük ortamının sağlanmasında Talat Bey kadar sizin de payınız vardı, sonradan fark ettik. Bilimin ve özgürlüğün yan yana olması gerektiğini söylüyordunuz. Sonradan gazetelerde hedef gösterilmenize rağmen, kimi eylemlere katılan öğrencilerin adını polise vermeye karşı çıkacak kadar gözü karaydınız.

Süha Oğuzertem

İtiraf etmeliyim ki, sizin dersleriniz sadece benim için değil, tüm öğrenciler için hem eğlenceli hem de çok öğreticiydi. İçerik kadar biçime dikkat çeken, o kılı kırk yaran titizliğinizi, edebiyat kuramıyla ilgili engin bilginizi, biz tahtaya yansıttığınız metinleri okurken bir köşede hepimizi müstehzi bakışlarla izlemenizi, ülke insanının işini hep son dakikaya bırakma konusundaki rahatlığını bildiğiniz için zaman konusunda bizi belirli bir disipline sokma çabanızı, ödevleri vaktinde teslim etmemiz konusundaki katılığınızı, odanızdaki rafta “okundu”, “okunacak” bölmelerinde duran ödevlerimize düştüğünüz o uzun ve açıklayıcı notları, bilgisayarda yazı yazarken iki sözcük arasında farkında olmadan bıraktığımız fazladan bir boşluğu bile kendinize dert etmenizi asla unutamam.

Hep neşeli geçen, sıkılmadan dinlediğimiz, çok şey öğrendiğimiz derslerinizdeki halinizin aksine, bir gariptiniz yine de. Konuşmayı pek sevmiyordunuz. Bir kitabınız olsun istemiyordunuz. Az yazıyordunuz. Titizdiniz. Akademik kariyer yapma gibi hevesiniz de yoktu sanırım. Ömrünüzü Dr. olarak tamamlamak istercesine, vaktinizi sadece öğrencilerinize ayırıyordunuz. Odanızda hep yalnızdınız. İsimlerimizin sonuna “Bey!” ve “Hanım” sözcüklerini eklediğiniz kibar tabiatınıza rağmen buram buram yalnızlık kokuyordu odanız.

Nasıl oldu bilmiyorum, bir gün şahsi bir sıkıntımı konuşmak için girdiğim o odada uzun yıllar sürecek bir dostluğun başlayacağını henüz bilmiyordum. Turgut Uyar’ın “Terziler Geldiler” şiirindeki deyişiyle, “her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği” hikâyenizi o gün fark ettim. Ömrünüzün sonuna kadar sizi çepeçevre saran o yalnızlık hissinin büyüklüğünü de o gün anladım sanırım. Bazı akşamüstleri ringe binmek yerine lojmanınıza yürüyerek dönüyordunuz. Zafer’in ölümü seçtiği, Alphan’la artık ayrı ve tek kaldığımız öğrenci yurdunun önünden geçtiğinizde uzaktan verdiğiniz selamları, bazen sigara içmek için o daracık öğrenci yurdundaki odada dertleşmeye devam etmemizi de asla unutamam. Pek çoğu dönemin ünlü yazar ve şairi olan, sonraları pek çok üniversitede önemli görevlere gelen öğrencilerinizin şahsi sorunlarıyla nasıl ilgilendiğinizi yakından biliyorum. Hep nezaketle, hep bir şeyleri onarmaya, düzeltmeye çalışarak…

Mayıs sonunda sizinle Ankara’da en son edebiyat ve psikanaliz konuştuğumuz okuldan ayrılıp eylülde muhtarla gübre fiyatlarını konuştuğumuz Diyarbakır’daki köye döndüm. Israrla dönmemi istediğiniz, kaydımı dondurduğum bölümde akademi ve kuramdansa, yönümü yeniden kurmacanın kendisine çevirme isteğime saygı duydunuz yine de. Bir yıldan biraz fazla süren akademi hayatım yarıda kalıp tekrar o dağ köylerine döndüğümde de dostluğumuz hiç kesilmedi. Bazen telefonla, bazen mektuplarla görüşmeye devam ettik hep. Bir defasında yaşadığım köyün sesini dinletmemi istediniz bana. Dışarıda kötü bir rüzgâr vardı o gün. İlkokul çağındaki çocuklar bahçede neşeyle koşturuyordu. Rüzgâr konuşmamıza izin vermiyordu. “Olsun,” dediniz, “siz dinletmeye devam edin!” Sonra ses tonumdaki, o çok sonradan, bir sürü badirenin ardından gelen dinginliği fark ettiniz. Belki sizin de ömür boyu aradığınız ses tonu oydu. Köydeki çocukların ihtiyaçlarını arkadaşlarınızı ve öğrencilerinizi seferber ederek gidermeye başladınız bu kez. Kolilerce yardım malzemesi, kitaplar, bilgisayarlar…

Yıllar boyunca, bunca iletişime rağmen yolumuz hiç kesişmedi. Ta ki bir romanımla ilgili Mimar Sinan’daki bir söyleşime nezaket gösterip geldiğiniz güne kadar. Galiba birlikte olduğumuz tek fotoğrafımız da o güne ait. Çok şey öğrendiğimiz, sadece hocalığıyla değil, titizliğiyle beni ve arkadaşlarımı etkilemiş, nezaketi ve dostluğuyla bize aynı zamanda bir görgü de öğretmiş hocamı beni dinlerken görünce hayli bocaladım ister istemez. “Rahat olun, ben artık hocanız değil, bir okurunuzum” dediniz. Kibir duygusundan hep çok uzaktaydınız. Sizin için, “Birisiyle konuşurken ceketinin düğmesini ilikleyecek kadar kibar kaç kişi kaldı ki bu hayatta?”  demişti Evrim Alataş . Uzun zaman sonra, deneyimlerinizi hem üniversite hocalarıyla hem de öğrencilerle paylaşmak için geldiğiniz, çok sevdiğiniz, dört beş güzel gün geçirdiğiniz Diyarbakır’dan ayrılırken, ilk ve tek kitabınızı kısa zamanda dost olduğunuz, yakın arkadaşım Evrim Alataş’a ithaf edecek kadar zariftiniz hep.

Söylenmesini, duyulmasını, paylaşılmasını istemezdiniz, biliyorum. Ama emekli olduktan sonra bu kez sokakta çalışan küçük çocukları dert ettiniz kendinize. Zorlukla geçinirken bile çok sayıda öğrenciye burs veriyordunuz. Atık kâğıt toplayan çocukların peşine düşüp onların tekrar Diyarbakır ve Şanlıurfa’daki köylerinde okul hayatlarını sürdürmeleri için didiniyor, o çocukları İstanbul’un tehlikeli sokaklarından kurtarmak için çabalıyordunuz. Bana ilettiğiniz adreslere gidip o çocukların durumunu sorgularken ben yoruluyordum ama siz tek bir gün bile şikâyet etmiyordunuz bundan. Tek başınıza, kurumsal bir destek almadan, varınızı yoğunuzu harcayarak…

Yıllar içinde daha az görüştük maalesef. Ama telefonum her çaldığında beni yine aynı nedenle aradığınızı biliyordum. Sokakta çalışan, okul çağındaki küçük çocuklar, yoksullar… Gidişinizden on beş gün önce beni arka arkaya üç kez aradığınızda derdiniz bir farkla yine aynıydı. Sokaktan kurtarılması gereken, yeterli beslenemeyen, risk altındaki, okula gidemeyen çocuklar ve ortak arkadaşımız  Evrim Alataş. Onun ölüm yıldönümünde Malatya’daki mezarının başında bir anma yapılmadığı için serzenişte bulundunuz bana. Erkenden göçmüş Evrim’in unutulmasına izin verilmemesi gerektiğini söylediniz. Tuhaf, o gün sizi dinlerken iyi olmadığınızı, bunun son konuşmamız olduğunu da hissettim bir yandan. Zafer Ekin Karabay’ı kaybettiğimizde olduğu gibi, içime bir sıkıntı çöktü gün ortasında.

Sizin gittiğiniz akşam, bir yerde birlikte oturduğumuz bir arkadaşım bir süre telefonunu kederle kurcaladıktan sonra, adınızı söylemeden, “Hocan!” dedi. Onlarca hocam vardı ama, “Süha Bey!” dedim aniden. Gittiğinizi, belki de gitmek istediğinizi hissetmiştim çünkü. Her şeyi düzeltmeye çalışırken kendinizi tükettiğinizi…

Yazdıklarımızda özgün bir düşünme biçimi geliştirmemizi, yeni bir şey söylemiyorsak susmamızı, yazdığımız her cümleyi titizlikle kurmamızı, yazım kurallarına riayet etmemizi, yazılarımızda şahsi ifadelerden ve yorumlardan uzak durmamızı, bir tür olarak mektupları pek sevmediğinizi söylemenize rağmen, sizinle ilgili bütünlüklü ve kuramsal bir yazı yazmaktansa, ısrarla bir mektup olmasını istediğim bu yazının bir yerinde, iki sözcük arasında bile isteye iki boşluk bıraktım hocam. Bunun için üzgünüm. Umarım bunun için bana kırılmazsınız. Biri sizin için, biri o çok sevdiğiniz ortak arkadaşımız Evrim Alataş için. Dizgicilerin bile kapatamadığı o boşlukları kimse dolduramıyor maalesef.

Hep özlemle…

 
Yazarın Tüm Yazıları
  • Evrim Alataş
  • süha oğuzertem

Önceki Yazı

PORTRE

Süha Oğuzertem'in anısına

Birkaç gün önce kaybettiğimiz yazar, edebiyat eleştirmeni ve akademisyen Süha Oğuzertem için öğrencilerinin ve dostlarının yazdıkları: Aslı Güneş / Sıla Arlı / Neslihan Cangöz / Özge Şahin / Şehnaz Şişmanoğlu / Yalçın Armağan / Murat Cankara / Alphan Akgül / Leyla Burcu Dündar / Jale Özata Dirlikyapan / Devrim Dirlikyapan / Günil Özlem Ayaydın Cebe / Nuran Tezcan / Güven Güzeldere / Hülya Dündar Şahin

K24

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

The Anthropologists:

Bir kafeinsiz kahve deneyimi

“Roman günümüz dünyasıyla ve modern yaşamla ilgili bir eleştiri yapsaydı, bizi Asya ve Manu’nun şahsında birer antropolog rolüne büründürseydi çok daha güçlü bir söylemi olabilirdi.”

ZEKİYE ANTAKYALIOĞLU
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist