Sadi Güran’la Sonsuzluk Dediğin 6 Gün üzerine:
Bir yas hikâyesi
“Kullanabildiğim bütün medyaları kullanmayı, bütün materyalleri kullanmayı seviyorum. Hikâyenin neresine ne gerekiyorsa… Gerekiyorsa yağlıboya. Gerekiyorsa fotoğraf. Gerekiyorsa enstalasyon. Gerekiyorsa bir obje.”
Çizgi romandan bir kare / Sadi Güran
Sadi Güran’la ilgili şöyle bir anım var. İlk –ve basılan son– çocuk kitabım yayına hazırlanırken çizerinin kim olacağını bilmiyordum ama Sadi Güran, Günışığı Kitaplığı ile çalışıyordu ve ben onun çizimlerini hem Bantmag.’dan hem de yayınevinden çıkan diğer kitaplarından takip edip o kadar beğeniyordum ki, içimden keşke o olsa diyordum.
Derken yayınevi beni aradı ve çizimleri Sadi Güran’ın yapacağını söyledi. O an dünyanın en mutlu insanıydım, gerçekten. Süreçte birlikte çalışmadık, sadece ilk birkaç çizimi gördüm ve nihayet kitabım postayla geldiğinde, önce kapağı, sonra diğer çizimleri gördüğümde mutluluğum on kat artmıştı. Nihayet bitmişti kitabım – Sadi’nin illüstrasyonlarıyla. Şimdi yazarken hatırladığım o an yine mutlu ediyor beni. Bunun için hep çok şanslı hissediyorum kendimi.
Bizim Sadi ile ilk tanışıklığımız da haliyle benim kitabım üzerinden oldu ve sonrasında çoğunlukla Kadıköy’de yollarımız kesişti. O yıllar içerisinde Bantmag.’da hep aynı yoğunlukta, çocuk kitaplarında ise ara sıra illüstrasyonlarını bize sunmaya devam etti. Farklı kolektif kitap projeleri –Netame ve Görmüş Geçirmiş Kaptan 88– ve Hey Jüpiter sergi serisini gerçekleştirdi. Şimdi de Nada Kitap’tan çıkan ilk çizgi romanı Sonsuzluk Dediğin 6 Gün, hem kâğıt kapak hem de limited edition olarak sert kapaklı yayımlandı. Tabii ki söyleşiyi Kadıköy’de yaptık. Oğlum Kuzgun da bize katıldı.
Klasik olduğu üzere, hikâyenin nasıl bir iç yolculuktan sonra çıkıp geliştiğiyle başlayalım mı?
Olur. Bu karakterin bir 15-17 senesi falan var aslında. Ama hikâyesi çok değişti zaman içerisinde. Yine bilimkurgu olacaktı ve yine yalnızlık üzerine olacaktı. Ama zaman içinde yazdığım başka hikâyelerle birleşmeye başladı. Baştan beri tek başına bir karakter olacaktı dünyanın sonunda. Çok sakin ve şehirde takılan bir karakter olacaktı. Aslında benim çocukluğumdan beri fantezim bu. Çocukluğumda hep hayalini kurardım; bütün insanların yok olduğunu, tek başıma oyuncakçılara, kitapçılara falan girdiğimi hayal ederdim. Bu fantezi yıllar sonra tekrar yaşamaya başladı. Ama bu kitabın hikâyesinin çıkışı tabii ki günümüzde yaşadığımız şeyler. Daha doğrusu bize yaşatılan şeyler. Özellikle bu aile yürüyüşü adı altındaki yürüyüş ‘bzviddl’erin çıkmasında bana büyük ilham oldu.
Sonsuzluk Dediğin 6 Gün
Nada Kitap
Mayıs 2025
Büyük boy, renkli
112 s.
“Dünyayı yönetenler sonunda kendilerine benzemeyen herkesi yok edecek bir çözüm bulmuşlardı.” Kitap bu cümleyle başlıyor ve anlıyoruz ki bir distopyanın içine giriyoruz. Derken Kadıköy’ün tanıdık sokaklarında kahramanımız Barbaros’la karşılaşıyoruz. Ve evet, distopik bir durum var ama işte olayların geçtiği yerler, mekânlar o kadar tanıdık, o kadar gerçek ki… Gerçeklik ve fantazya biraz birbirine karışıyor.
Onu özellikle öyle yapmak istedim çünkü. Normalde böyle distopik filmlerde, hikâyelerde işte binalar yıkılmış olur, o yıkıntıların etrafını bitkiler sarmış olur falan. Ben olduğu gibi kullanmak istedim. Çünkü biraz da şöyle bir şey de var; bana yaşatılan yalnızlığı vermek istedim. Benim gündelik hayatta yaşadığım yalnızlığı. Gündelik hayatta yaşadığım duygular aslında oradakiler. Evet, kitap kurgu ve gelecekte geçiyor ama…
Çok da gelecekte değil. 2030 sonuçta… Olmazmış gibi hissettirmiyor. Bu da olur, bunu da yaşarız hissi var hep… Çok mümkün hissi…
Şizofreniyle gerçeklik arasında gidip gelen bir durum. Özellikle, olduğu gibi kullanmak istedim Kadıköy’ü, Kök Kampı ve Kapadokya’yı.
Peki, o zaman aşk hikâyesine girelim yavaş yavaş. Bir distopyada da tabii ki aşk hikâyeleri olabilir…
Aslında temelinde bu aşktan öte, bir yas hikâyesi. O yasın ihtiyacı olan şey, doku orada aşktı. Yas derken de, bir sürü şeyin yası var. İşte babamın yası da var orada. Genç yaşta kaybettiğimiz arkadaşımız Boysan Yakar’ın yası da var. Sevgililerin yası da var. Yani aslında temel olarak yas burada anlattığım. Yine yalnızlaştırılmış insanların birbirini buldukları zamanda yaşadıkları o aşk, o şaşkınlık hali de var tabii.
Ben biraz Kadıköy’ün üzerinde durmak istiyorum. İkimiz de Kadıköy’de yaşadığımız ve bizim için özel olduğu için. Çok dönüştü, çok farklılaştı, çok kalabalıklaştı. Sen bir yalnızlık hikâyesi anlatıyorsun ama Kadıköy çok kalabalık bir yer artık. Kaotik bir yer. Öte yandan, ne bileyim, yine de o boğayı görmek, işte şuradaki kitabevlerini görmek, Bina’yı görmek kitapta aidiyet hissi yaratıyor. Biz daha çok Karga insanlarıyız, sen daha çok Bina insanısın ama fark etmiyor, kardeş mekânlar.
Öyle öyle… Burada büyüdük.
Evet, burada büyüdük ve biz o değişimi, dönüşümü de yaşımız gereği yaşadık. Şimdi yanımızda genç biri var ve o da Kadıköylü…
Kuzgun: Yani artık burada yaşamıyorum ama…
Sadi: Adın Kuzgun bir kere…
Kadıköy’de bu iyi ki var dediğin ya da özlediğin, eskiden şu da vardı dediğin şeyler oluyor mu?
Olmuyor. Ben ne zaman bu mekânlara yas tutmayı bıraktım, bilmiyorum. Yani hislere tutunuyorum, o hisler zaten hep orada kalıyorlar. Bu şehir dünyanın en çok değişen şehri, artık bununla savaşamazsın zaten. Dolayısıyla, işte Reks yıkılıyor, evet üzülüyorum ama yas tutmuyorum artık. Yas tutacak o kadar çok şey var ki, mekânlar için de tutamayacağım galiba.
Yok, hepimiz o noktadayız. Artık öyle şeyler yaşıyoruz ki, şaşırmayı çoktan bıraktık. O yüzden, söylediğin aslında hepimizin yaşadığı duygu. Belki çok derinimizi yine de sızlatıyor, ama işte hayat devam ediyor.
Öyle canım. Benim Erenköy’de doğup yaşadığım, iki katlı müstakil bir ev vardı. Bahçesinde Yunan heykelleri falan olan. Çok güzel bir bahçeydi. Şu an gökdelen orası. Yani o yüzden ben artık o noktada da bıraktım mekânlara yas tutmayı.
Haklısın. Boğayı boyuyorsun ya kitapta… Boyasan öyle mi boyardın? Yoksa mesela bir sürü versiyonu olur muydu?
Ama zaten insanın yok olduğu noktada fanteziler kurmaya başlıyorsun ya… Ne yaparım burada, ne yaparım orada? Tabii ki boğayı boyardım yani.
Halbuki herkes selfie çektiriyor orada ya da birbirini bekliyor. “Boğada buluşalım!” Gelirken oradan geldik ve boyanmış olsa nasıl olur gözüyle baktık boğaya.
Eyvah! Gerçekten mi? Suçu bana atıldı.
Yani bence bu suçu hepimiz üstlenebiliriz.
Kuzgun: Çok keyifli.
Sadi: Orada başka bir şey daha var ama. Yağız’ı boğanın üzerine yatırıp onun etrafından çiziyor Barbaros. Aslında orada kalmış bir iz var. Yani orada Yağız’ın boşluğu kalıyor. Ve öleceğini bilmeden yapıyor bunu. Tekrar Kadıköy’e gelse mesela, Barbaros boğayı görse, orada Yağız’ın izini de görecek.
Her tarafta var bir romantizm, ne güzel! Hani hikâye fantazya mı, distopya mı, yoksa gerçek mi? İçine girdikçe flulaşıyor gibi dedim ya… Bunda yerlerin tanıdıklığı kadar, aralara koyduğun fotoğrafların da etkisi var.
Ben onu seviyorum ama. Yani kullanabildiğim bütün medyaları kullanmayı, bütün materyalleri kullanmayı seviyorum. Hikâyenin neresine ne gerekiyorsa… Gerekiyorsa yağlıboya. Gerekiyorsa fotoğraf. Gerekiyorsa enstalasyon. Gerekiyorsa bir obje. Onu yapmayı seviyorum.
Oyuncakları da sevdiğini biliyoruz zaten.
O fotoğraflardakiler de biraz oyuncaklar nihayetinde. Bir ara o kurukafayla gezdim. Götürüyordum her yere. Moda’da fotoğraflarını çektim. Stenstili de bizim arkadaşlarla çıkıp yaptık.
Aslında tek bir mecra gibi ama ne kadar çok versiyon üretilebileceğine dair de bir şey, değil mi? Disiplinler arasılık veya yaratım alanlarının çeşitliliği mi diyelim?
Biraz öyle bir durum var. Ben illüstratör olarak çizgi roman geleneğinden gelen bir insan olmadığım için aslında çok da hâkim değilim çizgi roman dünyasına. Bu yapabildiğim versiyonu. Ben şu an bir hikâyeyi anlatmak istiyorum ve bunda kullanabildiğim bütün materyaller bunlar. Yazar olsaydım, atıyorum, roman yazmazdım, şiir kitabı yazardım. Mesela bu kitap çizgi roman dünyasında çok da kabul görecek bir kitap değil ve olmasını da beklemiyorum bir yandan da. Çünkü çok klasik bir çizgi roman değil.
Evet, değil ama yine de bir çizgi roman. Biraz farklı kurgulanmış, tipografisi de farklı.
Evet. Sonunda yazıyı istediğim gibi kullanabildim. Çok mutluyum. En çok uğraştığım şey tipografi şu an. Hiç sevmiyorum.
Ama bunun tipografisi bence çok güzel. Evet, aslında çizgi romanlarda alıştığımız bir tipografi değil. Hep kutular vardır, baloncuklar vardır. Burada o yok. Akan el yazıları var. Resmin bir parçası gibi olmuş.
Evet. O da bilinçli bir tercih. Ve yapabildiğim de bu zaten.
Biz sevdik. Gelelim alıntılara… Bilge Karasu, Tezer Özlü, Edip Cansever, Ursula Le Guin, küçük İskender’den alıntılar ve filmlere göndermeler var; Blade Runner ve Aaahh Belinda’ya. Ama müzik yok. Müzik neden yok?
Bilmem, belki de bir sonraki kitapta olur.
Bzvidd’ler gelirken sesi yok ediyorlar ya, o yüzden mi yok acaba diye düşündüm, ki bu çok mümkün. Yine de bir müziği olduğunu düşünüyorum bu kitabın. Hatta yolda gelirken Kuzgun’la konuştuk. Ona sordum, sence ne olurdu bu kitabın müziği diye.
(Sadi, Kuzgun’a soruyor) Ne olurdu?
Kuzgun: Elizabeth Fraser’ın herhangi bir projesi.
Sadi: Güzel.
Kuzgun: Benim için, mesela trip-hop, Massive Attack falan çok depresif müzikler bunlar ama enerjisi düşük olsa da, aslında depresif gelmiyor bana. Neşeli geliyor bile diyebilirim.
Sadi: Bana da aynı şekilde geliyor.
Kuzgun: Beni hayata geçirebilecek müzikler oluyor. Elizabeth Fraser da daha böyle acıyla söylüyormuş gibi, ama o enerjiyi de verebilen bir sesi var mesela. O tarz bir şey.
Sadi: Sevindim. Çok severim çünkü.
Kitabın içinde müzik olsun gibi değil de, bir müziği olsaydı ne olurdu gibi düşünmüştüm. Okuyucu kitabı okurken ona nasıl bir müzik eşlik ederdi? Kuzgun’a Elizabeth Fraser eşlik edermiş, ki bence de olur. Ama müziği bir kitaba yerleştirmek fikri zaten zor bir fikir.
Ama sen bunu Devin Şarkısı’nda yaptın, ben de çizdim. Ayrıca Netame’de de bunu yapmıştık. Kitabı beraber kurguladığımız Deniz Cuylan aynı zamanda müziklerini de yapmıştı. Kitabın kapak içinde CD’si vardı.
İşte Devin Şarkısı’nda çok istememe rağmen o CD kısmı eksik kalmıştı, hâlâ belki bir gün diyorum… Çünkü benim derdim biraz bu fikir. Sen de müzikle ilgilenen biri olduğun için sormadan edemedim o yüzden. Mesela şimdi ne derdin bu soruya?
Şu an kafamda başka bir şey çalmıyor Kuzgun yüzünden. Başka kim olacaktı? Cocteau Twins çok doğru. Bu konuda hemfikiriz.
Edebiyatı bir tarafa bırakacağım ama filmlere biraz girelim istiyorum. Daha doğrusu Aaahh Belinda’ya. Herkes bilmiyor olabilir Aaahh Belinda’yı. Mesela Kuzgun bilmiyor.
Kuzgun: Seyretmedim. Seyretmem gerekiyor mu?
Sadi: Aaahh Belinda’yı çok seviyorum. Dünyanın en iyi filmlerinden biri. Sen de seyret bence. Boysan beni Ah Belinda olarak çizmedin bir türlü deyip duruyordu. Rahmetli olduktan sonra çizdim işte. Kocaman bir portresini yaptım. O yüzden Ah Belinda benim için o.
Yine bir matem izdüşümü. Olmazsa olmazmış yani.
Evet, öyle.
Hikâye içinde hikâye var kitapta. Barbaros’la Yağız’ın hikâyesini okuyorken birden Aziz giriyor, Faika giriyor. Başka bir dünyaya geçiyoruz sanki; hep altını çizdiğin gibi, Barbaros’un matem yolculuğuna geçiyoruz. Bu birinci bölüm; ikinci bölüm, sonra üçüncü bölüm, dördüncü bölüm de olacakmış hissiyatı yarattı bende.
Olacak. Başladım bile. Aziz’le tanıştılar, orada bırakır mıyım? Aziz’le Barbaros’un bir yolculuğu olacak. Geçtiğimiz aylarda Marmaris’e gittiğimde bir kısmını orada yazdım.
Sadi’nin izlerini de sürüyoruz yani yine.
Tam olarak öyle. Çünkü bazen yazarlar ya da çizerler kendi hayatlarını bir yere koyup tamamen bambaşka bir yerden bakarlar. Ben neredeysem oradayım. Bir de bu kadar realistikbir şey herhalde görmeden, yaşamadan olmaz. Gittiğim yerlerden ilham alıyorum ben.
Şehirde dolaşan domuzları da koyacak mısın?
Tabii ki koyacağım. Berbat çünkü. Ormanları kalmamış çocuklar şehrin içinde takılıyorlar. Bütün bunlar geçecek. Zaten bunları anlatmak istiyorum özellikle. Yapıyorsam boşuna yapmayayım diyorum.
Aslında güzel bir yere girdin. Biraz o üretme ve bunu çıkartma güdüsünden bahsedebilir miyiz?
Hepimiz bir şekilde haykırıyoruz. Kimimiz vokal, kimimiz işte böyle şeyler yapıyoruz. Kimimiz başka şeyler yapıyor. Ben çok vokal bir insan değilim. Alayım elime megafonu da konuşayım diyemem, o nedenle böyle daha net anlatabiliyorum duygularımı en derinden, en temizinden.
Bu kadar konuştuk, şimdi geldi aklıma; kitabın ismi nereden geliyor?
Rüyamda gördüm. Kafamda hep böyle bir hikâye, böyle bir şey olacağı vardı ama bir türlü kurgusunu yapamıyordum. Kabak’taydım. Rüyamda Gaye Su’yu (Akyol) gördüm. Bayağıdır da görmüyordum onu. Rüyamda onunla muhabbet etmeye başladık. Yanında Ali Güçlü vardı. İşte ayrılacağız artık, ben “Love you forever” diyorum Gaye Su’ya. Ali Güçlü de dalga geçerek, “Sonsuzluk dediğin nedir ki?” diyor. Gaye Su da, “Öyle deme. Sonsuzluk dediğin 6 gündür” diyor. Ben bir anda uyandım. 6 günde geçecek hikâye falan, tıkır tıkır yazmaya başladım. Çok iyiydi.
İyiymiş gerçekten. Ben zaten rüyaları hep çok etkileyici bulurum.
Nasıl kullanmazsın ki böyle bir şeyi? Zaten sürekli o hikâyenin içindeyim, rüyalarımda bile.
Senin eklemek istediğin bir şey var mı?
Aslında yok. Şu an ikinci kitabı yazmaya çalışıyorum. Onun hislerini topluyorum, sürekli cebime atıyorum. Minik, saçma sapan şeylerden bir sürü şey çıkabiliyor zaten. Sabah sarımsak doğrarken parmağımda kalan koku falan gibi şeyler… Kitaba nasıl yedireceğimi yavaş yavaş göreceğiz. Birinci kitap yas üzerineydi. İkinci kitap biraz daha iyileşme üzerine olacak. Onu söyleyebilirim sadece.
Güzel. Sonrası da gelecek mi dersin?
Ömrüm yeterse artık. Onu göreceğiz.
Son olarak, hani dedin ya, oyuncaklar, başka materyaller, mecralar… Bu kitap başka bir yere evrilse veya başka bir mecrada, başka bir disiplinde can bulsa, belki versiyonları yaratılsa gibi bir istek, düşüncen var mı?
Çok isterim, deli misin? Yani sonuçta bir şey doğuruyorsun, o artık kendi yolculuğuna çıkıyor. O yolculuk ne kadar farklı olursa o kadar iyi. Bizim, yayıncımız Nada Kitap’tan Burak’la beraber ilk hedefimiz yurtdışına göndermek kitabı. Oradan sonra da farklı mecralar olursa ne güzel!
Umarım olur. Bunun dışındaki projeler peki?
Çizgi roman dışında başka projem yine çizgi roman. Kaptan 88 var bir de. Onu da yapıyoruz bir yandan. Orada daha kolektif bir çalışma var. Başka bir aşk yaşıyorsun. Birisi sana bir şey yazıyor. Sen ona çizimle karşılık veriyorsun, sürekli bir ihtiyaç var. Sonsuzluk Dediğin 6 Gün, Hey Jupiter sergilerimden sonraki ilk ben olan işim. Dolayısıyla benim için çok ayrı. İşte şimdi onun ikincisini yazıyorum.
O zaman merakla bekliyoruz.
Ben de…
Önceki Yazı
Screwjack:
Meskalin, ritalin ve diğer edebi şeyler
“Screwjack temelde betimlemeyle ilgili, ama aynı zamanda, geleneksel tanımı üstünden ele alındığında, daha ilgisiz olduğu bir şey de yok. Bunun nedeni, her şeyi betimin tekeline alması, fakat böylece betimlemenin özerkliğine de halel getirmesi.”
Sonraki Yazı
Mutfağımdan yazıyorum:
Hikâye anlatıcılığı, yemek ve hafıza
“Unutma Bizi Dolması'ndaki gastronomik unsurlar, gündelik hayatın içinde yer alan nesneler, tatlar olmasına rağmen öyküye dahil olduklarında başka bir işleve bürünürler. Her biri insan hikâyelerinin farklı bir yönünü çeşitlendirir ve onları daha uzun süre hafızada kalıcı duruma getirmeye yarar.”