Mutfağımdan yazıyorum:
Hikâye anlatıcılığı, yemek ve hafıza
“Unutma Bizi Dolması'ndaki gastronomik unsurlar, gündelik hayatın içinde yer alan nesneler, tatlar olmasına rağmen öyküye dahil olduklarında başka bir işleve bürünürler. Her biri insan hikâyelerinin farklı bir yönünü çeşitlendirir ve onları daha uzun süre hafızada kalıcı duruma getirmeye yarar.”
Gülhan Davarcı (kolaj)
“Ne var ki, uzak bir geçmişten geriye hiçbir şey kalmadığında, insanlar öldükten, nesneler yok olduktan sonra, bir tek, onlardan daha kırılgan, ama daha uzun ömürlü, daha maddeden yoksun, daha sürekli, daha sadık olan koku ve tat, daha çok uzun bir süre, ruhlar gibi diğer her şeyin yıkıntısı üzerinde hatırlamaya, beklemeye, ummaya, neredeyse elle tutulamayan damlacıklarının üstünde, bükülmeden hatıranın devasa yapısını taşımaya devam ederler.”
Marcel Proust, Swannların Tarafı, s. 49.
Çaya batırılan madlenin bir eserin tetikleyicisi olduğunu hatırlayıp da büyülenmemek mümkün mü? Yemek davetleri, soslar, çay ya da madlen bir kitabın satır aralarında dolanırken hafızanın taşıyıcısı olur. Kek bir zaman kapsülü gibi işler. Kekin ağızda dağılması, beynin ve zamanın kıvrımlarında dolanması arasında yakından bir ilişki vardır. Lokmalar ve cümleler nasıl da hazza dönüşür!
Unutma Bizi Dolması
İletişim Yayınları
Mart 2025
109 s.
Gülhan Davarcı, Unutma Bizi Dolması adlı kitabındaki öykülerinde mutfağı bir yazma konumu olarak belirler. Mutfak sevgisine yapılan bir atıf öykülere kaynaklık etme noktasında belirleyici olmuştur. Öykülerin her biri gizli kalmış bir insan hikâyesini, bir duyguyu açığa çıkarır. Her bir insanın öyküsü edebiyat ve mutfak aracılığıyla tanık olunduğunda unutulmayacak tadıyla saklı bir lezzettir aslında. Bu bakımdan “Üzüm Bayramının Hüznü” bu dikkatle okunmaya değer. Torunun ağzından anneannesinin çocukluğundan beri hiç değişmeyen görüntüsü okura geçer: “Tezgâhın önünde sürekli bir şeyler yıkar, doğrar, pişirirdi.” (s. 33) Öykü ilerledikçe bu görüntü, yani büyükannenin anlatıcıdaki hatıraları gün yüzüne çıkar. Öykü bakır tencerede nohutların çıtırdamasıyla açılır. 15 Ağustos hem Üzüm Bayramı hem de yaya, yani büyükannenin hazırladığı son yemek günüdür. Her Üzüm Bayramı’nda hatırlanacak olan yayanın ölmeden önce gizli kalan hikâyesini anlatıcıdan öğreniriz. Mutfaktan hiç çıkmayan bir kadındır o. Mutfakta kendi yarattığı dünyasındadır hep. Yaşama sihrini mutfağından alan bir büyücüye benzer. Bu gibi görüntüler anlatıcının büyükanneye dair çocukluk anılarından taşıp öykünün yapısını meydana getirir. Yayasında yatıya kaldığı, pişirdiği yemekleri yediği ve kaynayan su eşliğinde yayanın omuzlarında huzur bulduğu bir yığın geçmiş izlenimleri okuruz. Sonra anlatıcının yetişkinliğiyle beraber artık yayanın evinden uzaklaştığını okuruz. Kendi evine yerleşmesiyle birlikte çocukluğunda zamanının çoğunu geçirdiği yayanın evinden ve onun mutfağından uzaklaşır. Ne var ki, anlatıcı yetişkinliğe, kendine ait bir hayat evresine geçtiği zaman bile yayanın görüntüsü hiç değişmez.
Hem yayanın vefat etmesi hem de anlatıcının artık yetişkin olmasından dolayı bir uzaklık ve tam da burada gizli kalmış bir hikâyeyi ıskalamış olmanın getirdiği pişmanlık vardır. Anlatıcı esas olarak buradan sonra tanır büyükanneyi. Cenazeden sonra yayanın mutfağının bir köşesinde okuduğu Mutfak Çıkmazı kitabını bitirir. Roman karakterinin durumuyla büyükannenin kendi çıkmazıyla örtüşmesi umulur.
Romanın ana karakteri İlyas Divitoğlu ile hayatında bir paralellik mi kurmuştu yayam, onun gibi mutsuzluğundan kaçmaya çalışırken kendini başka bir çıkmazda bulmuş olabilir miydi? (s. 38)
Daha sonra anlatıcı yıllar sonra çocukluk arkadaşıyla karşılaşır. Bir yerde oturup geçmiş günlerden bahsederken arkadaşı Artin’in büyükbabası ile büyükannesinin eşinden daha önce bir gönül macerası olduğu ve kendi büyükbabasının ölümünden sonra da gençliklerinde yaşanan bu maceranın bir dönem daha devam ettiğini öğrenir. Artin gençlik fotoğraflarını gösterir. Bunun üzerine anlatıcı aslında yayasını aslında hiç tanımadığını düşünür. Anlatıcının büyükanneyi çocukluğunda tanıdığı haliyle kendini mutfağa kapatan, yemek kitaplarını karıştırıp yeni tarifler deneyen, buzdolabını silen kadın olarak değil, başka bir yönüyle tanımış olur.
Yayam beni, hikâyesini anlatacak kadar yakın görmemiş miydi kendisine? Neden? Belki de suç bendeydi. Hayatın katmanları arasında sürekli yolculuk edip keşfedilmemiş anlamların izini süren ben, onun dünyasını keşfetmeye yeltenmemiştim. Hiç soru sormamıştım ona, hiç merak etmemiştim kalbini, yaşarken çıkmazından kaçmak için sığındığı o mutfağa, hikâyesini hiç merak etmeyerek zihnimde bir kez de ben hapsetmiştim onu. Defalarca özür diledim.
(…)
Oysa Üzüm Bayramları, benim için artık tescilli bir hüzün günü. Sadece yayamı kaybettiğim için değil, onunla birlikte, gün yüzüne çıkmamış bir hikâyeyi de gömdüğüm, bilmediğim bir dünyayı yakalama şansımı kaybettiğim için de. (s. 40)
Bunca zaman tanıdığını zannettiği kişiyi aslında hiç tanımamıştır. Sürekli mutfakta olma hali büyükannenin gerçekten bir iç dünyası olma ihtimalini ve açığa çıkmasını engeller. Diğer taraftan edebi düzlemde ise mutfak sayesinde okur çok şey öğrenir. Yayanın gençlik öyküsünü mutfak gizler. Anlatıcı için Ermenicenin soğanı ve tarçını bol mutfak kokması bu sebepledir. Diğer taraftan mutfakla inanç ve kültür de iç içedir. Anlatıcının büyükannesinin esas hikâyesini yaşarken bilmemesi, onun biricik hikâyesine kayıtsızlığı derin bir pişmanlığa yol açar. Bundan sonra Üzüm Bayramı dinî bayramdan öte doğrudan büyükannenin hikâyesini çağrıştırır. Konuşulan dil büyükannenin mutfağından etrafa saçılan kokuyla var olur. Fokurdayan su, tıkırdayan tencere başka bir işleve bürünüp doğrudan yayanın ıskalanan hikâyesini akla getirecektir.
“Çilekıran Lokma” öyküsüne bakıldığında Mevleviliğin mutfak ve yemek pişirme ekseninde şekillenen kültürel boyutu dikkat çekicidir. “Mutfak sadece yemek pişirilen yer değildi dergâhta. (…) Yemeklerle birlikte binbir gün nefisler de pişer, böylece benlik denen çiğlikten sıyrılırdı kişi; ikrar vermek denirdi buna. (s. 102) Mutfağı temizlemek, kahve pişirmek, bulaşık yıkayıp şerbet yapmak gibi işler dervişin nefis terbiyesinde yerine getirmesi gereken görevler arasında. Her derviş bu şekilde çeşitli aşamalardan geçer, sofrada oturduklarında hepsi tek bir beden gibi hareket eder. Anlatıcının kendinden geçerek yediği lokma onu nefis karşısında olgunlaşma yolunda başarısızlığa uğratır. Yemek pişirmek, lokma yemek de tıpkı söz söylemenin belli bir olgunlaşma sürecini gerektirmesine benzer. Bu öyküdeki mutfak ya da bir başka öyküdeki patates, diğerinde üzüm, peynir, balık, dolma vs. sadece işaret ettikleriyle sınırlı kalmadan dönüşüme uğrarlar. Olcay Akyıldız’ın “‘Kendine Ait Bir Mutfak’ın Anlatısal İşlevi: Nezihe Meriç Öykülerinde Duymak, Düşünmek, Yemek ve Duygular” (2024) başlıklı makalesi Nezihe Meriç’in öykülerinde, kadın yazını bağlamında gastronominin işlevini ele alması bakımından Gülhan Davarcı’nın öyküleriyle bir ölçüde benzerlik kurulabilir. Akyıldız, bu makalede Terry Eagleton’dan alıntıyla yemeklerin somut bir duyguyu ikame ettiğinden bahseder. Bunun dışında makalenin odak noktası dar alanda, mutfakta kadınlara yüklenen yaşamlara kapı açmasında mutfağın, pişirmenin, yiyeceklerin işlevidir.
Gülhan Davarcı’nın öykülerinde mutfak ve yemekle ilgili diğer unsurlar çok daha geniş bir alanda hareket eder. Davarcı kitabını ailesindeki kadınlara ithaf ederek mutfak sevgisinde onların payı olduğundan bahseder. Öbür sayfadaki alıntıysa mutfak öykücülüğü manifestosu gibidir: “… utanıp sıkılmadan evden, aşktan, mutfaktan, yaşamdan söz eden yeni yazın doğacak.” Bu alıntı mutfağın ne gibi çeşitli kullanımları içerdiğine ve neleri dönüştürdüğüne dair ipucu saklayabilir. “Özel Bir Mönü” öyküsü Nezihe Meriç öykücülüğü çizgisindeki mutfağa kısılıp kalmış kadın figürüyle doğrudan bağlantılı okunmaya oldukça elverişli. Kadın, kocasının eve ziyarete gelecek arkadaşları için hazırlayacağı mönüye oldukça kafayı takmış durumdadır. “Bir adamı ya da kadını hayatımıza aldığımızda, bir ordu insan da alanımızı işgal etmeye başlıyor. Bu işgal meselesi kafamı fena bozuyor.” (s. 93) Bu ifade doğrudan kadınının mutfağa kısılıp kaldığına işaret eder. Film izlerken ne hazırlayacağı kafasında döner, yatmak üzereyken bu kararsızlık yine onu uyutmaz. “Ne hazırlamalı?” sorusu havada asılı durur. Böylece mutfakta değilken bile kadın mutfaktadır aslında. Tanışıklıkların alan işgali olması, yemeği hazırlama işinin tek başına kadına bırakılmasıyla doğrudan ilgilidir. Diğer taraftan da mutfak işini kocasına bırakmak istemez, çünkü orayı kendine ait bir alan olarak görür. Beraber mönü hazırlamaya koyulurlar ama bu esnada adam sevişme başlatmaya yönelik temaslarda bulunur. Hınzırca “pozisyon düşün” der. “‘Oo bacaklara bak, teşhircilik ha.’ Teşhire teşhirle cevap! Ne de olsa başka hiçbir kabiliyetimin geçerliliği yok onların dünyasında.” (s. 99-100) Mutfaktan çıkıp gidebildiği tek yer yatak odasıdır kadının. Gelecek misafirler için hazırlanan mönü sadece bir mönü olmasından öte, kadının işgal edilen sosyal konumudur. Bir yandan mutfakta kendine ait bir alan açma çabasındadır kadın anlatıcı ama diğer taraftan başka yeteneklerinin göz ardı edilmesiyle bu alanın ne kadar dar olduğu vurgulanır.
Gülhan Davarcı yukardaki öyküsünde mutfağı, mönüyü kadınlara yüklenen yaşam doğrultusunda işlevsel kılmış denebilir. Bu özellik Nezihe Meriç öykücülüğüyle paralel düşünülebilir. Kitaba adını veren “Unutma Bizi Dolması” öyküsünde kadınların yazma ve yaşama uğraşındaki dar alanları özellikle vurgulanır. Anlatıcı iki çocuğuna tek başına bakan, boşanmış bir kadındır. Yazdıklarından kazandığıyla ucu ucuna yaşayan ve ev işleri, çocuklarla ilgilenmekle yazmak arasında tercih yapmak zorundadır.
Bazen çocukları okula gönderince ev işlerini askıya alıp, kahvaltı masasını bile toplamadan, ekmek kırıntıları, zeytin çekirdekleri, kirli tabaklar arasında yazmaya çalışıyorum. Kısıtlı zamanın üzerimde yarattığı stres yazmamı zorlaştırıyor. Defne ile Ali’yi yatırınca kalemi elime alabiliyorum çoğu zaman. Onlar dalınca, kendi uyku saatinden çalıp, yeni romanıma çalışıyorum. (s. 48)
Buradaki masa “Üzüm Bayramı’nın Hüznü” öyküsündeki yayanın masasından daha farklı. Kirli tabaklar, sorumluluklar, kırıntılar ve eski eşinin yol açtığı zararlar arasında kendine bir alan yaratmanın bir masada özetlenmesidir. Bir bayram havası değil, fazla sorumlulukların altında ezilme söz konusu. Bu bakımdan öykü kadınların kendine ait bir alan yaratma çabalarıyla doğrudan düşünülebilir. Yine diğer öykülerde hep kurulan yemek ve hatırlama ilişkisi bu öykünün de çekirdeğidir. Tarihsel bir anekdotla midye dolmanın tarihsel ve kültürel hatırlama işlevi öyküye dahil edilir. Kadınların sistem dışı kalmaya doğru itildiği “unutma bizi dolması”yla başka bir güncel anlam kazanır.
Bununla birlikte ve bunun dışında kitabı oluşturan öykülere bakıldığında mutfak çok daha geniş bağlamda kullanılmıştır. “Çilekıran Lokma” öyküsünde olduğu gibi yemek pişirmenin ve mutfakla ilgili işlerin imlediği Mevlevilik doğrultusunda benliğin de pişmesini anlatır. Yemeğin pişmesi, benliğin olgunlaşması ve hikâyenin kıvama gelmesi aynı düzlemdedir. Hikâye anlatmak için yeterli olgunluğa ulaşmanın yolu mutfakta pişmekten geçer. Öykü kişilerinin dervişler olup, kadın anlatıcının yer almaması mutfağın çok daha farklı bağlamlarda kullanıldığının işaretidir. Bir dervişin, dünyayla manevi anlamda başka türlü ilişki kurmaya çalışan birisinin öyküsüdür okuduğumuz. Lokma denen yemeği ağzında çiğnerken, onun haz dolu ağız ve çene hareketlerini okurken, sadece yemek yemeği değil, onun kendilik mücadelesini de okuruz. Lokma çiğnemenin bildik dünyayı aşan başka türlü çağrışımları vardır. Kendini haz dolu çiğneyişe bırakarak karanlık tarafıyla yüzleşir.
“Üzüm Bayramı’nın Hüznü” öyküsünde anlatıcı kız torunun bakışından büyükanne merkezde olacak şekilde onun hikâyesi aktarılır. Anlatıcının çocukluk günlerindeki yayanın görüntüsünden çekip çıkarılanlar şöyledir: büyücü gibi yemek tarifleri okuyup bir şeyler yıkar, doğrar, pişirir. Bir tek uyuduğu vakit mutfaktan çıkar. Yemek tariflerini yazdığı defter, bilmediği bir dilin kutsal metni gibi. Bu görüntüler aslında yayanın bilinmeyen dünyasını daha ilgi çekici kılar. Mutfak, yayanın ıskalanan ama özünde büyük bir merak yöneltilmesi gereken yaşamının bilinmezliğini artırır. Yayanın dünyayla olan bağlarına farklı bir boyut katar. Yaya, bayramlarda hazırladığı yemeklerle aile üyelerini bir masada toplardı ve bu şekilde aile bireylerinin hayatlarında büyük bir boşluğu doldururdu. Bir inancın, kültürün ve ritüelin parçası olmak kendilerine iyi hissettirirdi.
Dışarıda hayat bütün yoruculuğu ve karmaşasıyla akıp giderken bir akşam yemeği esnasında dünyanın keşmekeşinden uzaklaşıp bir ritüelin parçası olmak dinlendirirdi. Onun evinden çıkınca dünya bütün özensizliğiyle çirkinleşirdi gözümde ama yine de her seferinde arkamda bıraktığım o esriklik halinin huzurunu unutur, kendimi kaptırırdım dışarıya, ta ki bir sonraki aile yemeğine kadar. (s. 36)
Yaya rutin içinde yemek hazırlar, sonra belli rutinin içinde toplanıp o yemekler yenir ve böylece hem kendisi hem de aile üyeleri adına bağlar kurmanın üstlenicisi olur. Nasıl kendisini kendi hikâyesinin yıpranma payından korunmak için mutfağa verirse, aile üyelerinin gözünde bir soluklanma alanı olur. Farklı bir tür estetik alanı yaratır o masa etrafında toplanma. Toplanıldığı anda dünya üzerindeki çirkinlikten uzaklaştırmaya yarar. Mutfak uğraşı sanatsal kaygıya benzer bu açıdan. Mutfak, yemek masası, yemek tarifleri, hepsi bütün olarak dünyanın çirkinliğini askıya alır.
“Can Helvası” öyküsündeki helva Fikriye Hanım ile dünya arasındaki uyuşmazlığa dair bir şeyler söyler. Doyurulmamış arzuları, ömrünün boşa geçtiği inancı ve bununla birlikte kendi ölümünün çevresi üzerinde çok fazla etki etmeyeceği fikrinden dolayı fazlasıyla kırgınlığı vardır dünyaya. Her işi tek yaptığı ve kimsenin yaptığını da beğenmediği için taziyede yenecek helvayı da kendisi yapar. Ömrü, cenazesinde helvasını kimin kavuracağını endişe etmek gibi dertlerle geçmiştir. Buradaki yemek ve ev içi hali Fikriye Hanım özelinde dünyaya olan kopuk bağlarını ve kırılganlıklarını resmeder. Gülhan Davarcı’nın kitabındaki öykülerin ana ekseni budur aslında: Anlatıcıların dünyayla kurduğu ilişki, dünyaya aldığı mesafe sonucunda anlatacakları hikâyeyi oluşturacak düzeye gelmeleri ya da hikâyelerinin bitmesiyle bir ilişki kurulmasıdır. Mevlevilik teması “Dünyayı Hazmetmek İçin Kaç Bardak Çay Gerekti?” öyküsünde de bir ölçüde devam eder. “Mevleviler mezarlığa hâmuşan dermiş, susanlar yurdu. Belki artık söyleyecek hiçbir sözümüz kalmadığında ölüyoruzdur, anlatacak hikâyemiz bittiğinde, sözcükler çekilirken içimizden…” (s. 25) İsimsiz anlatıcı geçmişteki bir tanışıklıktan söz eder. Tren garında başka memleketlere gidenlere imrenip çay içtikleri zamanı anımsarken günün birinde adam bilinmeyen bir yere gider ve geri dönmez. Kurulacak düş ve anlatılacak hikâyeleri de biter böylece. Bilmediği bir mezara çay dökerek “Anlatacak ve tutunacak bir hikâyem yok artık” der. “Üzüm Bayramı’nın Hüznü” öyküsündeki gibi bir burukluk vardır bu öyküde de ve bir içecek olarak çay yine bir hikâye anlatıcılığını oluşturmak konusunda işleve sahiptir.
Patates Yiyenler, Vincent van Gogh,1885, Van Gogh Müzesi, Amsterdam.
“Van Gogh’un Patatesleri” öyküsünde tablodaki patatesler öyküye dönüşür. Yabancı uyruklu bir kadının akşam şehrin sokaklarında gezerken hissettiği kaygıyı anlatan iki iri göze dönüşür. Van Gogh’un Patates Yiyenler isimli tablosunda yoksulluğu ve sınıfsal durumu betimlemede işlevsel olan patates zaten dönüşmüş haldeyken, öyküde başka bir dönüşüm daha geçirir. Bu dönüşüm öykünün iç içe geçmiş katmanını oluşturur. Tabloda gündelik hayattaki bir yiyecek öyküde korku, yabancılık ve aidiyet gibi kavramların çatısını oluşturur. “Akide Şekeri” öyküsü yine bir yere duyulan aidiyetsizlik ve kurduğu düşlerin dışında bir yaşamı sürdüren anlatıcıyla ilgili bir öyküdür. Mevlitte akrabaların bakışından ve düşüncelerinden bunalan Nesibe hava almak için çıktığı yürüyüşle birlikte yaşamıyla yüzleşir. Başka türlü arkadaş çevresinde olmayı, başka bir meslekte çalışmış olmayı düşler ve halasıyla nasıl da uyuşamadığını düşünür. Bir köprüde duraksayıp cebinden çıkardığı akide şekerleri onu çocukluğuna götürür. Köprüden savurduğu şekerler çocukluğunda izinsiz uzandığı ve halasının ensesine indirdiği tokadın acı ve buruk tadını verir. Akide şekerleri anlatıcının duygularını, gerçekleşmeyen düşlerini, eve olan aidiyetsizliğini ikame eder. Akide şekeri, anlatıcının dünyayla arasındaki boşlukta yer alır.
Sonuç olarak Unutma Bizi Dolması öykülerindeki gastronomik unsurlar, gündelik hayatın içinde yer alan nesneler, tatlar olmasına rağmen öyküye dahil olduklarında başka bir işleve bürünürler. Her biri insan hikâyelerinin farklı bir yönünü çeşitlendirir ve onları daha uzun süre hafızada kalıcı duruma getirmeye yarar. Nostalji duygusu, insan ilişkilerinin hassas dengesi, kırılgan yapısı, duygularını yoğun olarak hisseden kişileri, öykülerin ortak noktasıdır. Her bir öykü tadı ve kokusu olan nesnelerle dolu. Bunlar çoğunlukla öykülerde daha kalıcı ve buruk bir tat bırakırlar. Geçip giden zamana direnmenin ve kalıcı olmanın bir yolu olarak tadı ve kokusu olan nesneler Davarcı’nın öykülerinde hafızaya hizmet ederler. Gelip geçen zamana rağmen hep burunda tüten kişiler, sofralar, gezmeler ve yüzler mevcuttur. Her seferinde farklı bir tarif dener gibi bu bakış açıları öykülerde türlü kişilerin gözünden aktarılır. Geçmişte kalan kişilerin, olayların, yerlerin, farklı farklı gözlerde nasıl yaşamaya devam ettiği görülür. Bir kokunun, tadın geçmişi nasıl kristalleştirdiğinin örnekleridir. Nezihe Meriç öykücülüğü de mutfağı kullanır ve bu özellik Gülhan Davarcı’nın öykülerini ona yaklaştırır, ancak Davarcı kimi öykülerinde kadınların kendi alanını mesele edinirken, kimi öyküler daha çeşitli bağlam ve meseleler kazanır. Yokluğuyla hiç akıldan çıkmayacak insanlar ve özlemin buruk tadı farklı bakışlarda karşılık bulur. Belki de geçici olanı elle tutulabilir hale getirdiği içindir ki, koku ve tadı olan şeyler geride kalanları yaşatmaya devam ederler.
KAYNAKÇA
- Olcay Akyıldız, “‘Kendine Ait Bir Mutfak’ın Anlatısal İşlevi: Nezihe Meriç Öykülerinde Duymak, Düşünmek, Yemek ve Duygular”, MSGSÜ Sosyal Bilimler Dergisi, (29), 2024, s. 80-93.
- Gülhan Davarcı, Unutma Bizi Dolması, İletişim Yayınları, İstanbul, 2025.
- Marcel Proust, Swann’ların Tarafı, çev. Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2022.