• HAKKINDA
  • YAZARLAR
  • YAZILAR
  • İLETİŞİM
  • DENEME
  • DOSYALAR
  • EDİTÖRDEN
  • ELEŞTİRİ
  • ENGLISH
  • HABERLER
  • HER ŞEY
  • İNCELEME
  • KİTAPLAR
  • PORTRE
  • SANAT
  • SİNEMA-TİYATRO-TV
  • SÖYLEŞİ
  • SORUŞTURMA
  • SPOR
  • TADIMLIK
  • TARTIŞMA
  • VİDEOLAR
  • EVVEL ZAMAN
  • VİTRİNDEKİLER

Patricia Engel’in göç ve göçmenlik anlatıları:

“Yeryüzünde hepimiz göçmeniz”

“Patricia Engel kapkaranlık bir hikâye anlatmıyor, Sınırsız Ülke’nin kendine özgü, umutlu bir tonu var. Safdil bir iyimserlik, bir tür Pollyannacılık değil bu; değişimin ve dönüşümün mümkün olduğunu bilmenin, sezmenin yarattığı bir umut; yaşamayı, var olmayı bir durağanlık olarak kabul etmemenin, hareketi öne almanın sonucunda beliren bir umut.”

Medellin, Colombia. (kolaj: üstte Los Angeles silueti).

BEHÇET ÇELİK

@e-posta

ELEŞTİRİ

29 Şubat 2024

PAYLAŞ

Bütün dünyada savaşlar, iklim krizi, yoksulluk, kuraklık, baskı rejimlerinin artması, iç savaşlar ya da bölgesel çatışmalar gibi tekil ya da iç içe geçmiş şekilde yaşanan krizler nedeniyle doğdukları ülkeleri terk edip başka yerlere göç etmek zorunda kalan göçmenlerin, mültecilerin sayısı giderek arttıkça onların hikâyeleri de edebiyat yapıtlarında karşımıza daha sık çıkmaya başladı. Özellikle Amerika kıtasının güneyinden kuzeyine göç edenlerin hikâyelerine sıklıkla rastlar olduk. Bu, sanırım anavatanları Güney ya da Orta Amerika ülkelerinden biri olan yazarların yapıtlarının ABD’de (ve sonrasında dünyada) ilgi görmesiyle ilgili. Muhtemelen bir önceki kuşakları ABD’ye göç etmiş, göçmen olmaktan kaynaklanan çeşitli sıkıntılar yaşamış ailelerden gelen çift dilli yazarların yapıtları bunlar.

Geçtiğimiz sene Meksika kökenli Manuel Muñoz’un Neticeler’i hakkında yazdığım yazıda da andığım, Türkiye’de oldukça ilgi gören Valeria Luiselli’yi de bu bağlamda anmak mümkün. (Luiselli romanlarının yanında göçmenler konusunda bir de deneme kitabı yayımladı. Luiselli önceki kitaplarını İspanyolca yazmıştı, ama Kayıp Çocuklar Arşivi’ni ve Bana Sonunu Söyle’yi İngilizce yazdı.)

Göçmen kökenli olmamakla beraber alt sınıflardan kadınların, büyük ölçüde de ABD’nin güney sınırına yakın yerleşimlerde geçen öykülerini kaleme alan Lucia Berlin’in Temizlikçi Kadınlar İçin El Kitabı başlıklı öykü derlemesinde de göçmen kadınların hikâyeleri yer alıyordu. Göçmenlerin, özellikle de “yasa dışı” olarak adlandırılan, “belgesiz” göçmenlerin, sosyal güvenlikleri olmadığı için her türlü istismara açık biçimde başkalarının kolay kabul etmeyecekleri koşullarda ve işlerde çalıştıklarını düşününce, Berlin’in benzer muhitlerde, benzer işlerde çalışan kadın kahramanlarının (yapıtı oto-kurmaca olarak anıldığı için bizzat Berlin’in de) yollarının göçmenlerle kesişmesi doğaldı.

Göçmenlik anlatıları iki ana gruba ayrılabilir. Terk edilen ülkedeki insanları göçe zorlayan yaşantılar ya da göç edilen ülkede başlarına gelenler. Okuduklarım arasında ağırlık göç edilen ülkede göçmenlerin başlarına gelenlerde, ama terk edilen ülkede roman kişilerinin kaçmak zorunda kalmalarına neden olan olayların önde olduğu yapıtlar da var – ülkeyi terk edebilmenin maddi ve hukuki koşullarının sağlanması süreçleri ve kaçak olarak geçiliyorsa sınırda yaşananlar da buna dahil. Elbette her iki durumun birlikte ele alındığı yapıtlar da söz konusu. Kendisi de Lübnan kökenli bir göçmen olan Rawi Hage her iki konuda da yazmış olanlardan. Romanlarından biri, De Niro’nun Oyunu kaçtığı ülkedeki iç savaş ve karışıklıklara, Hamamböceği ülkeden kaçma hikâyeleri de içermekle beraber ağırlıklı olarak göç edilen ülkede tutunma çabalarına odaklanmıştı.

Hage, Karnaval’da ise göçmenlerin hayatlarının gerçekçi bir resmini ve Batı toplumunun eleştirisini alaycı ve entelektüel bir göçmenin gözünden aktarmıştı. Bu noktada istisnai bir kitabı daha hatırlamak mümkün. Horacio Castellanos Moya’nın Tiksinti’sinin anlatıcısı da ülkesinden, El Salvador’dan ayrılmak zorunda kalmış biridir, onu yıllar sonra ülkesine döndüğünde tanırız, kitap boyunca ülkesinin ve yurttaşlarının kendisini kaçmak zorunda bırakan yanlarına söylenir durur – ayrım gözetmeksizin, hükümetlere, hükümete karşı ayaklanan gerillalara, tarafsız kalanlara, kalmayanlara... Son yıllarda ilgi gören bir başka göçmen yazar da Hisham Matar. Onun yapıtlarında da terk edilen ülkedeki karışıklıklar, darbeler, çatışmalar ön plandadır.

Ağırlığın Orta ve Güney Amerika kökenli yazarlarda olduğunu belirttim, ama andığım yazarların tamamına dikkat edildiğinde, hepsinin topluca “Küresel Güney” olarak adlandırılan ülkelerden oldukları fark edilmiştir. Medyanın Küresel Kuzey’e çok daha büyük ilgi gösterdiği, Küresel Güney’in göz ardı edildiği yönündeki haklı eleştiri sıkça dile getiriliyor, yayın dünyasında da Kuzey’deki hikâyeler hiç kuşkusuz daha büyük bir ilgi görüyor. Bununla birlikte, medyanın geneli yanında, yayın ve edebiyat dünyasının Küresel Güney’e gösterdiği ilginin dikkat çekici bir yoğunlukta olduğu da inkâr edilemez. Beri yandan, Güney’den gelen göçmenler ve sınırdaki duvar inşası ABD’de iki seçimdir siyasetin en önemli konularından biri. Teksas Valisi Greg Abbott'un emriyle Teksas Ulusal Muhafızlarının, geçtiğimiz Ocak ayının sonlarında ABD Sınır Devriyesi'nin ABD-Meksika sınırının bir bölümüne erişimini engellediğini, hatta federal hükümetin itirazına rağmen askeri bir üs kurduğunu hatırlarsak, göç meselesinin ABD’de bir anayasa krizine, hatta eyaletlerle federal hükümet arasında çatışmalar yaşanmasına neden olmasının işten bile olmadığını söyleyebiliriz.

Patricia Engel de son yıllarda ilgi gören Küresel Güney kökenli yazarlardan. Manuel Muñoz’un öyküleri gibi, Engel’in öyküleri de birçok kez The Best American Short Stories seçkilerinde yer almış, Türkçede bu senenin başında yayımlanan romanı Sınırsız Ülke, New York Times’ın çok satanlar listesinde yer almanın yanı sıra New American Voices Award’u kazanmış ve Dublin Literary Award’un uzun listesinde yer bulmuş. Engel’in, Sınırsız Ülke’nin ardından geçtiğimiz yıl yayımladığı öykü kitabı The Faraway World de (“Uzak Dünya”) The Washington Post, Boston Globe ve The New York Times’ın yıl sonunda yayımlanan en iyi kitaplar değerlendirme listelerinde anılmış, The Story Prize’da 2023’te yayımlanmış öykü kitapları arasından seçilen on altı kitaplık uzun listeye girmiş.

Patricia Engel
Sınırsız Ülke
çev. Elif Nihan Akbaş
Holden Yayınları
Şubat 2024
192 s.

Gerek Sınırsız Ülke’de, gerekse The Faraway World’de yer alan öyküler Orta ve Güney Amerika’dan Kuzey’e göç eden, etmek zorunda kalan insanların yaşantılarına ve iç dünyalarına odaklanıyor. Sınırsız Ülke’nin kahramanları Kolombiya’dan göç ediyorlar, Engel’in öykülerinde de Kolombiyalılar ağırlıkta, ama aralarında Kübalılar da bulunuyor. “Guapa” öyküsünde başkahramanla aynı fabrikada çalışanlar arasındaysa Porto Rikolular, Dominik Cumhuriyeti’nden gelenler anılıyor – başkahramanın erkek arkadaşı da Dominikli.

Göçmenleri konu alan edebi metinlerin olayların ağırlıklı olarak geçtiği yere bakarak ikiye ayrılabileceğini belirttim; Engel’in romanı her iki gruba da girebilir, çünkü romanın başkahramanı Talia’nın ailesi romanın anlatı zamanının başlangıcında ikiye bölünmüş durumdadır: Annesiyle kardeşleri ABD’deyken kendisiyle babası Kolombiya’da yaşamaktadırlar. İşin ironik ve aynı zamanda trajik yanı, Kuzey’e göç etmek isteyen babasıdır, annesini o ikna etmiştir, ne var ki babası birkaç yılın ardından sınır dışı edilince aile ikiye bölünmüştür. Ailenin durumunu en iyi ifade eden cümle sanırım şu:

Sadece ya burada ya orada yaşadıkları bir hayat düşlemişlerdi, ikisinin ortasında bölünmüş bir hayat değil. Ailelerinin baltayla koparılmış gibi bölünebileceği akıllarına hiç gelmemişti. (s. 94)

Ailenin çocuklarının durumu da karışıktır. Kolombiya’da yaşayan en küçük kardeş Talia ABD doğumludur, oysa ailenin ilk çocuğu Kolombiya’da doğmuş, bebekken anne babasıyla ABD’ye gelmiştir. Ailenin ABD’de yaşayan iki çocuğundan biri –Talia’nın ortanca kardeşi– de Talia gibi ABD doğumludur. Dolayısıyla anne ve büyük kızın Kolombiya doğumlu olmaları nedeniyle ABD’de yasal bir konumları yokken, ortanca kardeşin vardır. En küçük çocuk olan Talia da ABD’ye gelebilirse orada doğmakla elde ettiği hakları kullanabilecektir. Ablasıyla tam çapraz durumdadırlar.

İkisi de iki uluslu olan, her biri saksısı değiştirilmiş çiçekler gibi bir ülkede doğup başka bir ülkede büyüyen, yanlış habitatta yaşamaya zorlanan yaratıklar. (s. 168)

Sınırsız Ülke’de Talia’nın ailesinin başından geçenler her iki habitatı da yakından gözler önüne seriyor. Kolombiya yıllarca sürmüş iç savaş ve iç çatışmalardan çok yorgun düşmüş, gerillalarla paramiliter yapıların acımasızca sayısız insanı kaçırdığı, öldürdüğü, uyuşturucu tacirlerinin şehirlerin belirli kesimlerinde hüküm sürdüğü, bunca savaşın, çatışmanın, kıyımın yarattığı atmosferin sonucu olarak yozlaşmanın her türünün görüldüğü bir ülke. Ya da romandaki gibi tanımlarsak:

Değeri düşmüş para birimiyle, belirli bir sınıfa mensup olarak doğmamış, zengin ya da yozlaşmış olmayan, futbol ya da gösteri dünyası için yeterince güzel ve yetenekli sayılmayan herhangi biri için ilerlemenin imkânsız olduğu bir ülkeydi onlarınki. (s. 43)

Talia’nın babası Mauro ise ülkesinin nasıl bir yer olduğunu şöyle özetler:

“Uyuşturucu kaçakçılarının senatör ve senatörlerin uyuşturucu kaçakçısı, katillerin başkan ve başkanların katil olduğu bir unutkanlar ulusu.” (s. 22)

Mauro gibi birçoklarının yoksul bir hayattan, çatışmalarda kaza kurşunlarına kurban gitmekten, ülkelerinde kendilerine gelecek görmeyen çocuklarının çetelerin, mafyanın eline düşüp hayatlarını mahvetmelerinden korkarak kaçmak istemesi çok olağandır. Gelgelelim, kaçtıkları ülkede onları bekleyen hayat da hiç kolay olmayacaktır. En önce, göçmenlerin yaşam ve çalışma koşulları berbattır, belgesiz olmalarından ötürü her an sınır dışı edilme tehdidi altındadırlar, ancak bundan ibaret değildir onları bekleyenler. ABD’nin de bazı noktalarda Kolombiya’dan farklı olduğunu söylemek bile giderek zorlaşmaktadır.

Mauro, [karısı] Elena’ya yurtdışı haberlerinde Birleşik Devletler’in, Kolombiya’nın en berbat savaş günlerini aratmayan, hatta onlardan beter sivil katliamlarıyla yanıp kavrulduğunu, sıradan Amerikan vatandaşlarının bütün gerillalardan ya da paramiliter savaşçılardan daha ağır silahlar kuşandıklarını gördüğünü söylüyordu. (s. 169)

Bu bahis romanda birkaç yerde gündeme geliyor. Kolombiya’dan ayrılmak istediğini söylediğinde kendisinden birkaç yaş büyük bir delikanlı da Talia’ya bunu hatırlatır.

“Orada insanlar silahlarla okullara, binalara girip herkesi öldürüyorlar. Üstelik gerilla ya da paramiliter değiller. Sıradan insanlar.” (s. 78)

Bütün bunlar doğru olmakla birlikte, Elena dikkatini bir başka noktaya veriyordur bu bahis açıldığında. “Amerikan kıtasındaki her ulusun tarihinde gizli içsel bir şiddet mevcuttu. Sadece hepsi farklı maskeler giyiyor, farklı silahlar taşıyor ve kendilerini farklı hikâyelerle meşrulaştırıyordu[r].” Ya orada ya burada, aile bir arada olsun diyerek geldikleri ülkede iki çocuğuyla kalmış, kocası sınır dışı edilmiş, yine de onun yanına, ülkesine dönmemiştir; ABD’deki hayatla Kolombiya’daki hayat arasında yaşadığı ve yaşayacağı bütün zorluklara rağmen bir önemli fark vardır. ABD’ye neden geldikleri ve kaldıkları sorusuna her milletten insanların verdiği yanıtı Elena da benimsiyordur. “Daha fazla fırsat için. Kendileri için, çocukları için.” Giderek bunu söylemek bile zorlaşıyor olsa da.

Patricia Engel

Şiddet bahsinde Patricia Engel, Kolombiya’da uzun yıllardır süren şiddet olaylarını yakın plandan anlatmayı değil, çatışmalarla ilgili insanların söylem ya da tartışmaları üzerinden yaşananları aktarmayı yeğliyor;[1] bu dolaylılığın nedeni insanların doğrudan şiddet mağduru olmadıkları halde ülkeye hâkim şiddet atmosferi nedeniyle Kuzey’e gitmeleri olabilir. Beri yandan ABD’deyken Talia’nın annesi ve kardeşi doğrudan şiddete maruz kalırlar ve Engel bu yaşananlara bizi de tanık ediyor. Doğrudan yaşanan şiddete rağmen ABD’de kalmanın yeğleniyor olmasından da yukarıda değindiğim “fırsatlar”ın ne denli önemsendiği anlaşılıyordur.

Sınırsız Ülke’de şiddet bahsi önemli bir yer tutuyor, bu durum romanın olay örgüsündeki kritik bir olayla daha da belirginlik kazanıyor. Romanın girişinde Talia’nın bir şiddet eylemi anlatılıyor. Tanık olduğu bir şiddet olayı karşısında neredeyse bilinçsizce o da bu şiddeti uygulayana şiddet uygulamıştır. Romanda bu durum sayfalar sonra açıklamasını şöyle bulur: “Adamın ufak ama vahşice eylemi Talia’nın kendi karanlığını ortaya çıkarmıştı.” Biliyoruz ki Talia’nın “kendi karanlığı” onun iç dünyasındaki karmaşanın, yetiştirilme biçiminin, kişiliğinin vs. sonucu değildir; tam olarak nelere karşılık geldiğini kestirmek mümkün olmasa da bu karanlığın ülkedeki toplumsal atmosferle yakın bağı olduğu kuşku götürmez. Talia karakterini Patricia Engel romanda karşımıza kısa süreliğine çıkan, çocuklukları ve ilk gençlikleri çok daha kötü koşullarda geçmiş, kendileri de şiddet mağduru olmuş başka genç kızlardan farklı bir yerde tutuyor. Bu kızlardaki şiddet eğilimi Talia’da yoktur, bunun yanı sıra Talia önünü, geleceğini biraz daha görebilir hale geldiğinde yaptığından nedamet de getirecektir.

Kaba şiddetin yanında Kuzey’de şiddetin incelikli halleriyle de yüz yüze gelir ailenin bireyleri. Talia’nın belgesiz kardeşi kadar belgesi olan (ABD doğumlu) olan kardeşi de çeşitli tehditler altındadır; kökeni, yabancılığı, “azınlık”tan oluşu hakarete uğraması ya da şiddet görmesi için yeterlidir. Devlet ve devletin memurları kadar sivillerin de ayrımcılığına uğrayabilmektedir göçmenler. Şiddetin pek çok türüyle karşılaştıktan sonra dildekini de tanımışlardır.

Azınlık. Sayıca az olduğumuzu (ki değiliz) ima etmenin ve daha az önemli olduğumuzu ileri sürmenin bir yolu. (s. 132 – vurgular metinde var)

Talia’nın Kolombiya doğumlu olan ablası sürekli bir şeyler yazmaktadır. Geçerken belirteyim, ne yazdığı sorulduğu zaman genç kızın cevabı, “hükümetin [ona] geçerli belgeleri olmadığını söylediği, o yüzden de kendi belgelerini yazdığı”…

Sınırsız Ülke’nin iki ülkede devam eden olay örgüsü, göç etmek zorunda kalan insanların yaşadıkları sıkıntıların ne kadar büyük bir çeşitlilik gösterdiğini gözler önüne seriyor. Yukarıda değindim, ailenin neredeyse her bireyinin göç mevzuatı bağlamındaki hukuki statüsü birbirinden farklı. İşin ilginci, romanın bu çeşitliliğe imkân veren olay örgüsünde olağanüstü bir yan yok; benzerlerinin çok rahat yaşandığı, yaşanabileceği ortada. Beri yandan, ailedeki bir bireyin sorunlu durumu öbürleri için de bir tehdit olabiliyor. Hukuken ABD’de bulunmasında sakınca olmayan roman kişisi kardeşinin belgesiz olduğunu ifşa etmekle ve onun deport edilmesiyle tehdit edilebiliyor. Dolayısıyla, göç karşıtlarının dillerine doladıkları belge bahsinin de büyük bir hükmü olmadığı açıklık kazanıyor.

Romanın olay örgüsünden söz etmişken Talia’nın roman boyunca Kolombiya’yı katettiğini de belirtmeliyim. Kendi ülkesinde bir “kaçak”tır o da, karşısında iyi insanlar ve kötü insanlar çıkar. (Aynısı ABD’deki annesinin de başına gelir.) Şurası da bence önemli. Kolombiya’nın atmosferi kadar karanlık bir atmosferi yok romanın. Anlattığı birçok can acıtıcı olaya, roman kişilerinin başlarına gelen birçok haksızlığa, ayrımcılığa, şiddete rağmen romanın iyimser bir tonu olduğunu söylemek mümkün. Her ne kadar romanın odağında Talia varsa da, romanın tonunu belirleyen karakterin Mauro olduğunu düşünüyorum. Onun Kolombiya’nın kadim hikâyelerine düşkünlüğü, bu konuda bildiklerini, dinlediklerini hem eşi Elena’yla hem de Talia’yla paylaşmış olması, bu hikâyelerin izlerinin romana sıkça düşmesini sağlıyor. Bir örnek:

Babası bir keresinde ona nehir taşlarının seyahatlerde şans getirdiğini, çünkü su yollarının dünyalar arasında gezinen ruhlarla dolu olduğunu, o taşları sıyırıp geçerek onları yaşayanlara tılsımlar olarak bıraktıklarını söylemişti. (s. 142)

Yine Mauro’nun aktardığı Kadim Bilgi’ye göre ilk insanlar “yeryüzünde seyahat ederek geçtikleri her yerde yıldız tozu gibi kızlar ve oğlanlar bırakmışlardı[r].” Mauro’nun birtakım kadim hikâyeler anlattığı sırada Talia’nın aklındansa şu geçer: “Yeryüzünde hepimiz göçmeniz.” Mauro’nun hayat görüşü sadece dinlediği hikâyelere değil, kendi yaşadıklarına da dayanır. Hevesle ABD’ye gidip sınır dışı edilmiştir – uğradığı bir haksızlığa karşı çıktığı için. Döndükten sonra düzgün bir hayat tutturamamış, alkol bağımlısı olmuştur. Bu durumdan uzaktaki ailesi ve Talia’ya karşı duyduğu sorumluluk bilinciyle kurtulmuştur. İnişli çıkışlı, gidişli gelişli hayatı da hayli öğretici olmuştur, her şeyin mümkün olduğunu yaşayarak öğrenmiştir – kötülükler kadar iyilikler de, yeryüzündeki seyahatlerde her şey gelebilir insanların başına. Anlamakta zorlandığıysa seyahatin (göçün) bu kadar merkezî olduğu bir varoluşta sınırların varlığıdır.

Yaradılış bölünebilirmiş gibi bu topraklarda sahiplik iddia edip ulusal sınırlar çizmesi gitgide daha saçma geliyordu ona. (s. 183)

ABD sınırındaki duvarın önünde Venezuellalı mülteciler.

Seyahate bunca düşkünlüğüne rağmen Kolombiya’ya, anavatanına da düşkündür Mauro. Kuzey’e göç etmeye heves etmiştir vaktiyle, ama bir yerden temelli ayrılmanın bedelinin ne kadar ağır olduğunu da öğrenmiştir zaman içinde. Patricia Engel’in Sınırsız Ülke’de bazı karşıtlıkların bir arada ve bir döngünün içinde var oldukları bir hikâye anlattığı söylenebilir; göç etmek ve yerleşik olmak bunların ikisi mesela. Benzer bir durum aile bireylerinin ilişkileri bahsinde de geçerlidir. Aynı kişilerin hem aileden hem de yabancılar olması mesela; yıllarca görüşmemiş, ayrı ülkelerde apayrı yaşantılar sürmüşlerdir, hatta kardeşler tanışmamıştır bile, ama kardeştirler, ana-kızdırlar. Bu çelişik hallerin birbirini izlemesi, birbirine dönüşebilmesi var oluşa dair bir döngüyü hissettiriyor. Romanda bu durum en açık biçimde aynı zamanda başlangıç olan sonlardan söz edildiği zaman belirginlik kazanıyor. Talia’nın bir yerdeki hayatı sona ererken öbürü başlamaktadır, son aynı zamanda başlangıçtır; ailesinin yanına giderse, gidebilirse o yabancı insanlar da annesi ve kardeşleri olacaktır, yabancılık aileye dönüşecektir.

Böylesi bir dönüşümün benzeri Talia’nın annesi Elena’nın duygu dünyasında da yaşanmıştır.

Birleşik Devletler’deki ilk yıllarında ona işkence eden sıla özleminin nasıl da köreldiğini ve onu eve dönme fikrine karşı sertleştirdiğini hatırladı. Ardından gelen günler üst üste yığıldıkça, bir ülkedeki yaşamı, başka bir ülkedeki ikinci bir yaşama bağlayan köprüyü oluşturmuştu. Elena’nın fark etmediği, arkasındaki köprünün çoktan kaybolduğuydu. (s. 98)

Bu alıntının son cümlesinde karanlık tona ve aile bireylerinin ayrı ayrı başlarına gelen birçok tatsızlığa rağmen yukarıda da değindiğim üzere Engel kapkaranlık bir hikâye anlatmıyor, Sınırsız Ülke’nin kendine özgü, umutlu bir tonu var. Safdil bir iyimserlik, bir tür Pollyannacılık değil bu; değişimin ve dönüşümün mümkün olduğunu bilmenin, sezmenin yarattığı bir umut; yaşamayı, var olmayı bir durağanlık olarak kabul etmemenin, hareketi öne almanın sonucunda beliren bir umut. Dünyaya nasıl bir kötülüğün hâkim olduğunu, bunun yaygınlaştığını, kökenlerinin asırlar öncesine dayandığını ve pat diye sona ermeyeceğini gayet iyi biliyor olmanın, ama dünyanın ve insanın yenilendiğini de (dönüştüğünü, değiştiğini yani) unutmamanın sağladığı bir umut.

Romana hâkim bu karanlık ama umutlu tonun bir örneğini Mauro’nun zihninden geçenlerin aktarıldığı şu uzunca pasajda görmek mümkün.

Mauro ona buranın atalarının toprakları olduğunu ve burayla bağlarının Bogotá’nın ulusun yönetildiği bir şehir olarak belirlenmesinden daha derin olduğunu hatırlattı. Sömürgeleşme ve soykırımdan, dillerinin yasa dışı ilan edilmesinden ve onlara yeni bir tanrı ile yeni isimler verilmeden önce milyonlardan oluşan etkili ve güçlü bir medeniyetti onlar. Kızına buradan ayrılmanın bedelini anlatmak istedi ama sözcükleri toplamakta zorlandı. Söylemek istediği, her zaman bir şeylerin kaybolduğuydu; göç eden biz olduğumuzda bile eninde sonunda biz işgal ediliriz. […] Göç, derinin soyulması gibidir. Bir yıkım. Her sabah uyandığınızda nerede olduğunuzu, kim olduğunuzu unutursunuz ve dış dünyada kendi yansımanızı çirkin ve biçimsiz bir şey olarak görürsünüz; küçümsenen, istenmeyen bir varlığa dönüşürsünüz. Talia’nın yapacağı yolculuğun bir yenilenme olacağına inandığını biliyordu ve öyle de olacaktı. Bu tecrübenin diğer yüzüyle karşılaştığında, sınırı geçen herkesin bir gün öğrendiği gibi gitmenin bir tür ölüm olduğunu öğrendiğinde annesinin ve kardeşlerinin sevgisinin onu teselli etmeye yeteceğini umuyordu. İnsan kendini eskisinden daha azalmış bulabilirdi. (s. 149)

Patricia Engel

Bu “karanlık ama umutlu” romanda kimi zaman ironik parıltılar yok değil, ancak Sınırsız Ülke’nin ardından yayımladığı öykü derlemesi The Faraway World’de yer alan öykülerde ironiyi biraz daha belirgin kılmış Patricia Engel. Kitapta yer alan bütün öyküler bir biçimde göç meselesiyle bağlantılı. Romandan farklı olarak göçmenlerin hepsi belgesiz ve yoksul değil. “Aida” öyküsünün anlatıcısı mesela ailesini, “Biz sofistike göçebeler, zarif göçmenler, uluslararası transplantlardık” diye tanımlar; anneleri Kolombiyalı bir diplomatın şımartılmış kızıdır. Babaları Kolombiyalı ama Fransa’da eğitim görmüş bir profesördür. Buna rağmen yaşadıkları muhitte “yabancı”dır onlar da. Başlarına gelen felaketin sebebinin de yabancılıkla ilgili olduğu açık biçimde ifade edilmese bile ortadadır.

“Fausto” öyküsündeki kişilerse ABD’de yaşayan “belgeli” Kolombiyalılardır, ancak öykünün başkişisi olan genç kadınla erkek arkadaşı Fausto’nun evlenebilmeleri için paraları yoktur. Fausto uyuşturucu işine bulaşır, sonra da kız arkadaşını işin içine katar. Ne var ki, kimliği tespit edilince Fausto kaçmak zorunda kalır. Memlekete, Kolombiya’ya döner! (Bu da bir başka döngü değil midir?) Genç kadın yakalanmaz; polis tarafından tanık olarak sorgulansa da kimse ondan kuşkulanmamıştır. Üstelik Fausto evlenebilmek ve kendilerine düzgün bir hayat kurabilmek uğruna uyuşturucudan kazanmış oldukları bütün parayı giderken bırakmıştır. Genç kadın önce ne yapacağını bilemez ama en sonunda günah çıkartmak için kiliseye gitmeye karar verir.

Herhangi bir protokol hatırlamıyordum, öylece babama yaptığım saygısızlıktan başlayarak günahlarımı anlatmaya başladım; küfrettiğimi, sikiştiğimi ve yalan söylediğimi de ekledim; en sonunda da uyuşturucu taşıdığımla tamamladım. Miguelangel’in anlayacağını biliyordum. Bütün ailesinin askerî bir katliamda öldürüldüğü herkesçe malumdu, eminim daha kötülerini de duymuştu. Şansı en boktan olanların her zaman Tanrı’ya en yakın olanlar olduğuna yemin edebilirim. (s. 42)

Uzmanlığı arasında cinayetten mahkûm olanlara rehberlik etmek de bulunan rahip gene de duyduklarıyla sarsılır. Genç kadın uyuşturucu işinden kazandıkları paranın tamamını kilise ve cemaati için kullanılması amacıyla rahibe bağışlamak ister, rahip önce karşı çıkar ama sonunda ikna olur. Bunun üzerine genç kadın, “Hadi,” der, “suçlarım arasına para aklamayı da ekleyin, çünkü yapmak istediğim tek şey bu dolarları temizlemekti”.

Kitaptaki öykülerin hepsinin göç anlatısı olduğunu ama farklı kesimlerden göçmenlerin anlatıldığını söyledim. Mesela öykülerden birinde, “Azizlerin Kitapları”nda internet üzerinden tanıştığı Amerikalıyla evlenmek için ABD’ye gelmiş bir kadının hikâyesi var – belgeli ama yapayalnız bir kadının hikâyesidir bu. “Libélula” başlıklı öyküyse zengin bir ABD’li adamla evli Kolombiyalı kadının ev işlerine bakan yine Kolombiyalı bir hizmetçi kadının ağzından anlatılıyor:

Bir başka hayatta yine Kolombiya’da senin hizmetçin olabilirdim. Sana annemin işvereni olan annenden miras kalmış olabilirdim, ya da senin arkadaşlarının çalıştırdığı arkadaşlarımdan birinin referansıyla çalmış olurdum kapını. (s. 170)

Yukarıda değindim, Kolombiya’dan gitmek isteyenler gibi Küba’dan gitmek isteyen öykü kişileri de yer alıyor kitapta. “Campoamor” öyküsü bunlardan biri. Yazar olmak isteyen genç Kübalı Vladi’nin hikâyesi. Vladi’nin hayatında iki kadın vardır; genç bir kız, Natasha ve kocası ABD’de çalışan bir kadın, Lily. Natasha’yla beraber ABD’ye gitme imkânı ortaya çıktığında bir karar vermek zorunda kalır Vladi. Bu kararını anlattığında Lily ona şunları söyler:

Oraya, dışarıya, ABD’ye gittiğinde çok çalışman gerekeceğini biliyorsun. Kocam sürekli ayakta kalabilmek için mücadele ettiğini anlatıyor. Hiçbir şey bedava değil. Tependeki çatı için para ödemen gerekiyor, harcadığın her birim elektriğe ve suya. Tuvalette sifonu her çektiğinde. Soluduğun hava için de ödeme yapman gerekecek. (s. 76)

Patricia Engel
Faraway World
Simon & Schuster
2024
224 s.

Peşinden orada ne iş yapmayı planladığını sorar Lily. Genç yazar adayı bir şeyler yazacağını söyleyince, yılda en çok beş sayfa yazdığını hatırlatıp (Vladi iyiniyetli ama tembel bir yazar adayıdır), “Görünmeyen kelimelerinle burada yaşayabilirsin ama orada değil” der.

Gideceği yerde karşılaşacağı zorluklar ortadadır Vladi’nin. Öyküde bu zorlukların karşısında yaşadığı yerle ilgili iki şey çıkıyor karşımıza. İlki şu: Lily yukarıdaki sözleri söyler söylemez Vladi’nin aklına Natasha’nın anlattığı bir sahne gelmiştir. Natasha üç yaşındayken beş yaşındaki ablası ölmüştür ve küçük kızı anne babası çoktan öldüğü halde vedalaşması için ablasının yanına götürmüştür. Ablasının sertleşmiş, morarmaya başlamış, şişmiş bedeni Natasha’nın ilk hatırasıdır. Bu başka sahne de şu: ABD'ye gitme zamanlarının yaklaştığı sıralarda, Lily’le seviştikleri bir öğleden sonranın akşamında buluştuklarında, nasıl olup da Natasha Vladi'nin yüzünün aldığı halden kısa süre önce Lily’le beraber olduğunu okuyamadı diye sorar kendi kendisine. Bunun çok belirgin bir şey olduğunu düşünüyordur, çünkü Natasha’yla beraber olduklarının ertesinde genç kadının yüzünden her seferinde bunun apaçık anlaşıldığını görmüştür. Bunları aklından geçirirken Natasha’nın kim olduğunu, kendisinin kim olduğunu sorar içinden. “Kimiz biz gerçekten?” [Vurgu metinde var.] Çok bilinçli bir seçim olmasa da Küba’dan gitmenin ona sunacağı şeyin, yaşayacağı bütün zorluklara rağmen bunlar olduğunu düşünebiliriz – kim olduğunu öğrenme imkânı ve yalanlardan, şişmiş, ölü bir beden halini alan hayattan olabildiğince uzaklaşmak.

Bu öyküde ve yine Küba’da geçen “La Ruta”da (“Rota”) ve “The Bones of Cristóbal Colón” (“Kristof Kolomb’un Kemikleri”) öykülerinde değişen Küba’nın resimleriyle karşılaşırız. “Campoamor”da Vladi’nin arkadaşı Abel, insanların şehir merkezindeki evlerinin devlet tarafından bedellerinin ödenerek satın alınmasının nedeninin bu binalara bakanlıkların ve bakanlık ofislerinin taşınması olmadığını, lüks oteller ve rezidanslar yapılması için buraların özel şirketlere satılacağını söyler. (Vladi ve Natasha da, Natasha’nın annesinin yaşadıkları evi bu şekilde satarak elde ettiği parayla gerekli rüşvetleri ödemesi sayesinde ABD’ye gitme imkânı bulmuşlardır.) “The Bones of Cristóbal Colón” öyküsündeyse, öykünün anlatıcısı Anita bu şekilde inşa edilmiş, Küba vatandaşlarının giremediği lüks bir otele gitme imkânı bulur. Ekvator’a gidip yerleşmiş eski erkek arkadaşı Küba’ya zengin biri olarak dönmüştür ve bu otellerden birinde kalıyordur. Anita, adamın on bir yıl önce beraber gitme teklifini, annesini ve ağabeyini bırakamayacağı için kabul etmemiştir; ne var ki kısa zaman içerisinde hem ağabeyi hem annesi vefat etmiş, yapayalnız kalmıştır. Öykü, bir din adamı olan ağabeyin kemiklerinin mezarlıktan çalındığını öğrenmesiyle başlar ve aynı gün Anita daha mezarlıkta ağabeyinin kalıntılarını ararken eski erkek arkadaşı onu arayıp görüşmek ister. Artık Ekvator vatandaşıdır, hem ailesini hem de terk ettiği ülkesini görmeye gelmiştir. Ekvator’da bir Küba lokantası açıp iyi para kazanmıştır. Öyküyü daha özetlemeyeceğim, sadece öykünün sonunda Anita’nın, ağabeyinin mezarında bulduğu tek tük kalıntıların gömülebileceği bir kilise bulduğunda oranın rahibiyle yaptıkları sohbete değineceğim. Rahip devrimden önce papazlık yemini etmiş biridir ve “adanın reenkarnasyonlarına kesintisiz tanık olmuştur”. Önüne Küba’yı terk etme imkânları çıktığı halde gitmemiştir, Anita bunun nedenini sorduğunda, “Başka bir yerde ölme düşüncesine tahammül edemedim” cevabını verir.

The Faraway World’deki bütün öyküler doğrudan göç etmekle ilgili değil; öykülerde kadın öykü kişilerinin göçmen olmalarının yanı sıra kadın olmalarından kaynaklanan sorunları da ön planda – göçmen kadınların cinsel saldırıya açık olmaları, ancak bunları saklamak zorunda kalmaları meselesi Sınırsız Ülke’deki kadın kahramanlar için de söz konusudur. Bunun yanı sıra ülkelerdeki yozlaşmalar, yoksulluk, uyuşturucu kartellerinin ya da çetelerin çok güçlü olmaları nedeniyle gençlerin kendilerine bir gelecek çizememeleri, girdikleri yollardan kolay çıkamamaları da keza öykü kişilerinin baş etmek zorunda kaldıkları farklı meseleler. Bunca dertli konuyu ele alışı yine de umutsuz değil Patricia Engel’in; son ile başlangıcın bir döngü yarattığına bu metinlerde de alttan alta vurgu yapıldığı söylenebilir. Ayrıca insanların hayat hikâyelerindeki küçük ayrıntıları devasa ülke ve dünya sorunlarıyla bağlantılandıran olay örgüleri de onun metinlerini göç ve göçmenlik anlatıları arasında özel bir yerde tutuyor.

 

 

[1] Kolombiya sadece iç savaş ve çatışmalarıyla değil, bunların önüne geçebilmek için verilmiş uğraşlarla, devletle gerillalar arasında yıllarca süren görüşmelerle, başarısız/başarılı anlaşmalarla da bilinen bir ülke. Sınırsız Ülke’de doğrudan çatışma sahneleri yok, ama iki yerde barış görüşmeleri hakkında insanların nasıl farklı düşündüklerine ve neleri tartıştıklarına ilişkin sahneler var. Bir yanda barış görüşmelerinin gerillaları güçlendireceğini ileri sürenler, karşı tarafta ise “zayıf bir antlaşmanın hiç yoktan iyi olduğu konusunda ısrar” edenler. Bu sahnelerden birinde, kendisinden farklı düşünen kızıyla tartışırken barış görüşmelerinin “Kolombiya’yı resmen bir gerilla ulusuna çevireceklerini” ileri süren adam romanda şöyle tanımlanıyor: “Belirli sınıfa mensup olan ve belli bir otorite sahibi, her biri kendi minyatür cumhuriyetinin başkanı olmaya can atan Latin Amerikalı erkeklerin o tipik tarzıyla, yüksek sesle konuşuyordu.” (s. 146-147)

 

YAZIDA DEĞİNİLEN KİTAPLAR

  • Patricia Engel, Sınırsız Ülke, çev. Elif Nihan Akbaş, Holden Kitap, 2024, 190 s.
  • Patricia Engel, The Faraway World, Simon & Schuster, 2024, 224 s.
  • Manuel Munóz, Neticeler, çev. Fatih Yiğitler, Livera Yayınevi, Ağustos 2023, 208 s.
  • Valeria Luiselli, Bana Sonunu Söyle, çev. Seda Ersavcı, Siren Yayınları, 2021, 106 s.
  • Valeria Luiselli, Kayıp Çocuk Arşivi, çev. Seda Ersavcı, Siren Yayınları, 2019, 440 s.
  • Lucia Berlin, Temizlikçi Kadınlar İçin El Kitabı, çev. Aylin Ülçer, Siren Yayınları, 2021, 432 s.
  • Rawi Hage, De Niro’nun Oyunu, çev. Püren Özgören, Everest Yayınları, 2010, 251 s.
  • Rawi Hage, Hamamböceği, çev. Püren Özgören, Everest Yayınları, 2011, 270 s.
  • Rawi Hage, Karnaval, çev. Avi Pardo, Everest Yayınları, 2016, 270 s.
  • Horacio Castellanos Moya, Tiksinti, çev. Süleyman Doğru, Notos Kitap, 2019, 104 s.
  • Hisham Matar, Dönüş, çev. Yasemin Çongar, Siren Yayınları, Eylül 2022, 228 s.
  • Hisham Matar, Bir Kayboluşun Anatomisi, çev. Leyla İsmier Özcengiz, Pegasus Yayınları, 2016, 216 s.
  • Hisham Matar, Erkekler Diyarında, çev. Duygu Günkut, Hitkitap, 2019, 216 s.
Yazarın Tüm Yazıları
  • Particia Engel
  • Sınırsız Ülke

Önceki Yazı

ELEŞTİRİ

İki yazarımız

“Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan; son günlerde bir tür kavgacı kardeşler rolüne soyunan yakın dönem sinemamızın bu iki 'auteur'ü, beğenelim beğenmeyelim, belli bir romancılık damarının sinemadaki sürdürücüleri durumundalar.”

FATİH ÖZGÜVEN

Sonraki Yazı

ELEŞTİRİ

Ölüm Hastalığı:

Arzunun yazısı, yazının arzusu

“Duras’ın bu kitapta yaptığı bu anlamda, bir nevi arzunun sesi olmaktır, şunun ya da bunun değil, adamın ya da kadının değil, tüm bu ikilikleri kateden ve en büyük ikiliği, daha doğrusu bir örtük birliği (aşkın ölümü, ölümün aşkı) kateden arzunun sesi olmak, tüm sessizliğinde, yazıda ve tabii ki imkânsızlığında.”

HASAN CEM ÇAL
  • P24 Logo
  • Hakkında
  • İletişim
  • Facebook
  • Twitter
  • Instagram

© Tüm hakları saklıdır.
Designed by Katalist