Pandemiyi içeriden ve içten anlatmak
“Meral Saklıyan, uzun süre yoğun bakım hekimi olarak virüsle mücadele ettikten sonra virüse yakalanmış, hastalığı da oldukça ağır geçirmiş. Dolayısıyla doktor ile hasta arasındaki sınırın nasıl ortadan kalktığına dair de bir anlatı bu kitap. Her iki konumu da çok içeriden ve çok içten anlatıyor Saklıyan.”
Meral Saklıyan (solda ve sağda)
Covid19 pandemisi nedeniyle sokağa çıkma yasağı varken birkaç kez dışarıda uzun süre geçirme imkânım oldu. Bunlardan biri cumartesi öğleden sonraydı. Birkaç senedir çok kalabalıklaştığından şikâyet ettiğim, kalabalıktan, özellikle cumartesi kalabalığından söz açıldığında hiç sektirmeden her seferinde “Miting gibi” dediğim caddede boydan boya yürüyüp de sadece üç-beş kişi gördüğümde çok şaşırmıştım. Oysa o günlerde televizyonlarda, internet sitelerinde sıklıkla dünyadaki birçok büyük şehirde sokakların, caddelerin ne kadar boş olduğuna ilişkin görüntüler yayınlanıyordu; hayvanların metropollere indiği sahneler hatırlardadır. Yine de bu tenhalığa, insansızlığa, en az otuz yıldır birçok saatlerdeki halini iyi bildiğim bir caddede rasgelmek tuhaftı. Anladım ki bizzat tanık olmakla ekranlardan görmek ya da gazetelerden okumak aynı şey değil!
Günlerce dışarı çıkmadığım oldu bu kapanma dönemlerinde, ama hafızamdaki pandemi görüntülerinin ilk sırasında ev içinden sahneler değil, şehrin bu ıssız hali geliyor. İkinci görüntü de yine dışarıdan: Bizim sokağa giren ambulans iki bina ötemizde durmuş, yanıp sönen mavi ışık uzun süre salonun duvarlarına yansımıştı. Pencereden baktığımızda ambulans sürücüsünün bembeyaz –“uzaylı”– kıyafetini seçmiştik. Ürkütücüydü, uzun boylu seyretmek istemediğim için ambulanstaki öbür görevlilerin neler yaptığını, komşu binadan hasta alıp almadıklarını, nasıl hareket ettiklerini, mesela telaşlı olup olmadıklarını bilmiyorum ama o sahnenin etkisi uzun zaman sürdü.
O akşamı hatırladığımda zihnimde ister istemez sahnenin devamı canlanıyor, o akşam da öyle olmuştu, zihnimden uzak tutmaya çalışsam da birtakım görüntüler belirmişti. Hastanenin acil girişinde hastanın nasıl karşılandığı, nereye götürüldüğü, neler yapıldığı... O günlerde pek çokları gibi Covid19 haberlerini pürdikkat takip etmeye çalışıyordum. Yeni bir gelişme var mı, dünyada neler oluyor, yeni test yöntemleri var mı, aşısı, ilacı ufukta görünüyor mu? Evlerimize kapanıp sokaklardan, kalabalıklardan köşe bucak kaçarak korunmaya çalıştığımız virüsle her gün her an aynı ortamda bulunan sağlık emekçilerine ilişkin haberleri de kaçırmıyordum. Alkışlandıkları videoları seyrederken duygulanmamak mümkün değildi, yahut mesai bitiminde maskelerini çıkardıklarında yüzlerinin aldığı hali görüp de etkilenmemek. Yine de hastanelerin Covid servislerinde ya da yoğun bakımlarda neler yaşandığını, sağlık emekçilerinin nasıl bir telaş içinde çalıştıklarını pek bilemiyorduk. Okuduğumuz tek tük haberden, sosyal medya paylaşımından ya da yakınları hastanede olan tanıdıkların telefonda anlattıkları üç-beş cümleden ibaretti öğrenebildiklerimiz. Hatırlayalım, uzun süre boyunca daha çok sayılara odaklandık, azalıp çıkmasından konuştuk, gerçekleri yansıtıp yansıtmadıklarından.
Bana Yaklaşma! – Yoğun Bakım Günlüğü
Everest Yayınları
Ocak 2023
160 s.
2019’da yayımlanan öykü kitabı Uzağa Gidemem’le tanıdığımız Meral Saklıyan’ın geçtiğimiz aylarda çıkan Bana Yaklaşma!/Yoğunbakım Günlüğü[1] başlıklı kitabı Covid pandemisinin en zorlu zamanlarında hastanelerde neler yaşandığına ilişkin içeriden çok önemli bir tanıklık. Saklıyan bir yoğun bakım uzmanı, pandemide en zorlu görevi üstlenenlerden – akıldan çıkarmamak lazım, sadece pandemi döneminde değil, sair zamanlarda da en ağır durumdaki hastaların hekimliğini yapanlardan. Dolayısıyla “ıstırap ve sevinçlerin iç içe olduğu” bir yerde mesleğini yapan bir hekim. Meral Saklıyan uzmanlık alanının, yoğun bakım hekimliğinin bu yanını kısaca şöyle özetliyor kitabında.
“Yerin en az iki ya da üç kat altında bulunan yoğun bakım ünitelerinde uzun yıllarını geçirmiş bir hekimim. Onca yıl içinde kaç hastaya baktım, kaç hastanın öte âleme gittiğine şahit oldum, bilmiyorum. […] Sadece ölümle sonlanmıyordu yaşananlar, bezen de gidecek gibi görünen bir hastanın kalmak için uzun süre direndiği ve bu savaşı kazanarak hepimizi şaşırttığı oluyordu.” (s. 14)
Pandeminin üçüncü ya da dördüncü ayında, başını gömdüğü yerden çıkarıp “olanların büyüklüğünü, ciddiyetini, kıyıcılığını ve yok edişini fark ettikçe” defterine hastalıkla, salgının gidişatıyla, gün içinde neler yaptıklarıyla ilgili notlar almaya başlayan Meral Saklıyan, o günlerde hastalıkla ilgili belirsizliği süren (hatta azalacağına artan) birçok mesele bulunduğunun altını çizdikten sonra, tek bir şeyden emin olduğunu belirtiyor.
“Fikrimin olduğu bir konu var ki, o da hiçbirimizin daha önceki kendimiz olmadığıydı. […] Pandemi başlamadan önceki ben de şimdiki ben değilim. O insan yok artık, tabii ki o dünya da yok.” (s. 58)
Bana Yaklaşma!, günü gününe tutulmuş notlardan oluşmuyor, Saklıyan notlarını Covid pandemisinin bütün dünyayı kasıp kavurduğu ilk aylarından itibaren sıcağı sıcağına tutmuş olsa da, bunları bir anlatı olarak kurguladığı kitaba oldukları gibi almamış, elimizin altındaki bildiğimiz günlüklerden değil yani. İki farklı zamandan seslendiği söylenebilir yazarın. Bunları kabaca “yaşanan zaman” ve “anlatılan zaman” diye tanımlamak mümkün, ancak çok önemli bir nokta var altının çizilmesi gereken: Pandemi henüz sona ermedi, dolayısıyla “yaşanan zaman” sona erip de sırayı “anlatılan zamana” devretmiş değil. Bugün gündemimizde çok alt sıralara inmiş olmasına rağmen, unutmayalım, pandemi devam ediyor – tam bu yazıyı yazdığım günlerde Sağlık Bakanlığı uzun süredir yapmadığı bir şeyi yaparak Covid19 vaka ve vefat sayılarını ilan etti mesela. Dolayısıyla “yaşanan zaman” sadece “anlatılan zamanı” değil, “okunan zamanı” da içerecek şekilde genişlemiş durumda. Kuşkusuz, henüz aşıların bulunmadığı, büsbütün evlere kapandığımız aylardaki gibi geçmiyor günlerimiz, ama kolayca unutuverdiğimiz kadar gerilerde kalmış da değil. Bilmiyorum, Meral Saklıyan bunu murat etti mi, ama kitabın yaşanan zamanla anlatma zamanının iç içe geçtiği, yer değiştirdiği, üst üste ya art arda geldiği kurgusu/yapısı, hafızanın oynadığı oyunlara (daha doğrusu bizim olumsuz şeyleri bir an önce unutmaya eğilimli olmamızın hafızamıza oynattığı oyunlara) karşı bir tetikte olma işlevi görüyor sanki.
Bu dediğimi biraz açmaya çalışayım. Mesela Saklıyan, alttaki alıntıda görüleceği üzere pandeminin ilk aylarını kaleme alırken salgından bu yana bir hayli zaman geçmiş izlenimi verebilecek bir kip yeğlemiş.
“Bilinçaltımız sürekli uyarı göndermeye, korku senaryoları üretip bizi etkilemeye çalışıyordu: Her an tehlikedesin… […] Biz doktorlar ise yaşanan her şeye rağmen dışarıdan iyi görünüyorduk. Toplumda korku enerjisi o kadar yaygındı ki, biz her ne olursa olsun bunun dışında kalmalıydık.” (s. 61)
Bu kiple anlatılan pekâlâ 1918 İspanyol Gribi de olabilirdi. Yaşanan zamanla anlatılan zaman arasındaki mesafeyi salt zamansal bir mesafe olarak düşünmemek lazım; bu aynı zamanda duygusal bir mesafe. Buradan bakınca, öyle ya da böyle, anlatan kişinin artık farklı bir ruh halinde olduğunu söylemek mümkün, çünkü meselenin az biraz dışından, ötesinden bakıyor, olabildiği ölçüde nesnel bir dille aktarmaya çalışıyor, bu da bize aradan çok zaman geçmiş duygusu veriyor. Ne var ki birkaç sayfa ilerlediğimizde ve Saklıyan’ın anlattıkları daha kişisel anılar halini aldığında kip değişmediği halde duygusal mesafe değişebiliyor, bir hayli azalıyor. Şöyle de demek mümkün: Anlatı geçmiş zaman kipinde kaleme alınmış olmasına rağmen, anlatma zamanı yaşanan zamanla neredeyse bitişmiş hissi vermeye başlıyor. Şu satırlar Saklıyan’ın çalıştığı hastaneye ilk Covid19 hastasının geldiği günden:
“Herkes birbirini uyarıyordu. Çift maske takın, dezenfektan kullanın, eldiven çift olsun, koruma gözlüksüz girmeyin, tekrar dezenfektan kullanın… Hepimiz gibi ben de neyle karşılaşacağımı merak ediyorum. Şimdiye kadar hiç görmediğimiz bir canavarın odada beni beklediğini, içeriye girer girmez üzerime çullanıp nefesimi keseceğini hayal ettim. Nasıl meydan okunurdu ki bu yaratığa?” (s. 67)
Bana Yaklaşma!’nın her bölümü bu şekilde kaleme alınmamış. Saklıyan, “Ağlamamak İçin Yazıyorum” başlıklı parçada mesela hem anlatıcıyı hem de kipi değiştirmiş, öbür parçalara nazaran öyküyü daha çok andıran bir üslubu yeğlemiş. Tanrı-anlatıcı kim olduğunu bilmediğimiz (sahiden bilmiyor muyuz?) bir yoğun bakım hekimini anlatıyor.
“Uyandı. Oh çok şükür. Yatağında olduğu için memnun. Birden yüzü soluyor. Bir an önce şu dikenli yataktan kalkmak gerek, yoğun bakımda hastalar bekliyor çünkü. Hep böyle mi olacak? Bu durum daha ne kadar sürecek?” (s. 75)
Saklıyan’ın kitap boyunca, pandemi sırasında tanık olduğu ya da bizzat yaşadığı olayların yanı sıra Covid19 üzerine düşüncelerini, izlenimlerini, tahmin ve muhakemelerini de aktardığı yaptığım alıntılardan anlaşılıyor olmalı. Kitapta yer alan parçaları bir tür içerisinde tanımlamak oldukça zor; hatıra, günlük, deneme, mektup ve öykü iç içe geçmiş, birbirlerini destekliyor yahut birbirlerini takip ediyorlar – son yıllarda yaygınlık kazanan deyişle türler arasındaki sınırların belirsizleştiğinden söz etmek daha doğru olacaktır. Aslına bakılırsa böyle bir yapının yeğlenmesi birçok sınırın belirsizleştiği Covid19 dönemini anlatmak için de çok uygun.
“Covid19 virüsü dünyada yayılmadık köşe bucak bırakmamıştı. Zengin, yoksul ayırmadan ölüm tehdidi savuran bu salgın hepimizi derinden etkiledi. Hiç bilmediğimiz bir evrenden dünyadaki bizlere ölümcül bir savaş açılmış, iyi-kötü, zengin-fakir, güzel-çirkin… herkesi hedef almış, sosyal sınıf gözetmeksizin silahını alnımıza dayamıştı.” (s. 59-60)
Saklıyan’ın vurguladığı bu durum, salgının ayrım gözetmediğine ilişkin bu farkındalık pandeminin ilk zamanlarında çok yaygın bir kanaatti, ama zaman geçtikçe dünya genelinde bunu fark etmemenin, görmezden, fark etmezden gelmenin yeğlendiği ortaya çıktı. İnsanların ve toplulukların birbirlerini tehdit olarak gördükleri, alışılmış, bilindik dünya algısı yerini olduğu gibi korudu zihinlerde, insanlığın ortak tehdide karşı ortak tutum almakta hiç başarılı bir sınav vermediği anlaşıldı. Yine de bu “ortak tehdit” deneyimi yaşandı, bu büsbütün göz ardı edilebilecek bir şey değil. Dolayısıyla ortak tehdidin öteden beri bilinen, başka türlüsünün mümkün olmadığı yaygın biçimde kabul edilen ayrımları silikleştirdiğini de yaşayarak gördük. Sonrasında eski hale –belki de ayrımlar daha pekişmiş olarak– dönülmüş de olsa, bütün dünya bu çok istisnai deneyimi yaşadı, hiçbir şeyin hep bildiğimiz gibi gitmeyebileceğini gördü, buna birçok anlamıyla sınırlar da dahil. İşte bu nedenle Saklıyan’ın salgını konu alan kitabında türler arasındaki ayrımın belirsizleştiği bir anlatı tarzını yeğlemesi oldukça manidar.
Beri yandan, Bana Yaklaşma!’da belirsizleşen bir başka sınır daha var ki, kitabı benzer Covid19 günlüklerinden ayıran en temel neden bu olabilir. Meral Saklıyan, uzun süre yoğun bakım hekimi olarak virüsle mücadele ettikten sonra virüse yakalanmış, hastalığı da oldukça ağır geçirmiş. Dolayısıyla doktor ile hasta arasındaki sınırın nasıl ortadan kalktığına dair de bir anlatı bu kitap. Her iki konumu da çok içeriden ve çok içten anlatıyor Saklıyan. Hasta sayısının zirve yaptığı pandeminin en zorlu zamanlarında vermek zorunda kaldığı en zorlayıcı kararların başında hiç kuşkusuz yoğun bakımda son kalan boş yatağa kimin yatacağına ilişkin vermek zorunda kaldığı karar geliyor. Böyle bir anda nasıl ve neleri düşünerek karar verdiğini içtenlikle okuyucuyla paylaştığı gibi, oldukça ağır seyreden hastalığı sırasında “hasta/hekim” olarak kendi tedavisine ilişkin nasıl bir karar verdiğini de anlatıyor.
Sakın Yaklaşma!’yı okurken şurada daha bir-iki yıl önce yaşadıklarımızın ne kadar tuhaf olduğunu bir kez daha hatırlamamak mümkün değil. Kimsenin kimseye yaklaşamadığı, öpüşüp sarılmak bir yana, kimselerle el sıkışamadığımız bir dönemdi. Sadece virüsü, başkalarını, soluduğumuz havayı değil, kendimizi de tehdit olarak gördüğümüz, belirsizliğin gezegen çapında yaşandığına tanık olduğumuz bu dönemde pandeminin savaş meydanlarında, hastanelerde virüsle mücadele eden hekimlerin salgını nasıl yaşadıklarını, hastanelerin ne halde olduğunu, hastaların ve hasta yakınlarının böylesi bir olağanüstü dönemde nasıl tutumlar aldıklarını öğreniyor, hatırlıyoruz. Dünyanın nasıl bir tecrübeden geçtiğine ve bunu ne kolay geride bıraktığına (bıraktı mı sahiden?) şaşırıyoruz. Bu yaşananlardan ders alıp almadığımız, bu dönemin kişisel hayatlarımızda ne izler, ne tortular bıraktığı gibi sorular da üşüşüyor ister istemez zihinlere. Meral Saklıyan, henüz sona ermemiş bu dönemden söz ederken, “Kaybolmuştuk” diyor.
“Bu karanlıkta yolumuzu bulmuş gibi görünsek de bir ormana girmiş ve ormanın derinliklerinde yolumuzu kaybetmiştik. Çıkış yolu var mı, henüz kimse bilmiyor. Belki böyle bir yol yoktur endişesi, ayrıca gizli bir korku kaynağı olarak kendini hissettiriyor.” (s. 157)
Peki, bulduk mu, bulabilecek miyiz? Buna yanıt vermek kolay değil, ama bize yardımcı olacak iki şey var. Biri, bu yaşadığımız ve halen kısmen de olsa yaşamayı sürdürdüğümüz tuhaf dönemi unutmamalıyız. Kaybolduğumuzu unutursak bir yol bulmuş olmayız. Sakın Yaklaşma!’nın önemi tam da burada kendisini gösteriyor, hafızayı tazeliyor, unutmaya engel oluyor. Bize yol gösterebilecek öbür şey de Meral Saklıyan’ın vurguladığı şu önemli nokta.
“Biz gezegen sakinleri, yani canlılar ve cansızların tümü, aynı ağacın yapraklarıyız, aynı denizin dalgalarıyız ve aynı gezegenin duvarlarını oluşturan bütünün tuğlalarıyız. Birileri kendi gücünün zehrine kanıp bu duvardan bir tuğla çekmeye kalkıştığında, herkesin ve her şeyin onun altında kalacağını kesinlikle bilmelidir.” (s. 158)
[1] Meral Saklıyan, Bana Yaklaşma!/Yoğunbakım Günlüğü, Everest Yayınları, 2023, 160 s.
Önceki Yazı
Neoliberalizmi nasıl bilirdiniz?
“Başta ABD olmak üzere liberal Batı düşünce dünyası ve medyasında neoliberalizmin sonu ilan edilirken, neoliberalizmin veya topyekûn kapitalizmin derinlikli bir sorgulamasının önünde şimdi yeni bir duvar örülüyor.”
Sonraki Yazı
Azınlık:
Kendimi evimde hissettiğim roman
“Ölümcül hastalığını öğrenince, 'başkalarının eserleriyle uğraşmak yerine', kalan ömrünü 'hayatta ilk kez kendisi için yazarak' geçirmek isteyen editör Edi’nin her yanıyla azınlık yaşamı olan bu romanı editörlükle çeviri dünyasının romanı olarak da okudum. Azınlık, kapalı Yahudi dünyasını biraz araladığı, hatta eleştirel bir gözle ele aldığı için de önemli.”